<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:image="http://purl.org/rss/1.0/modules/image/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
  <channel>
    <title>Konya AKTÜEL - Son Dakika Dünya ve Türkiye Haberleri  - Haberler - Galeriler - Videolar - Makalaler</title>
    <description>Son dakika güncel haberlerin yer aldığı haber sitemizde gündeme dair tüm gelişmeleri sıcağı sıcağına sitemizden takip edebilirsiniz.</description>
    <link>https://www.konyaaktuel.com.tr</link>
    <atom:link href="https://www.konyaaktuel.com.tr/xml/rss_google_tumu.php" rel="self" type="application/rss+xml" />
<item>
		   <title>Bakanlık Harekete Geçti, Fırsatçı Marketlere Su Zammı Denetimi! </title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/bakanlik-harekete-gecti-firsatci-marketlere-su-zammi-denetimi/539951/</guid>
		   <description>Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığının DOA makineleri üzerinden başlattığı iade sürecini fırsat bilen zincir marketlerin su fiyatlarına zam yaptığı iddiası üzerine Konya dahil tüm Türkiyede eş zamanlı denetim başlatıldı.</description>
                      <author>bilgi@konyaaktuel.com.tr (Tevfik PEKÇAK)</author>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/haberler/2026/07/bakanlik-harekete-gecti-firsatci-marketlere-su-zammi-denetimi-8515.jpg" />
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından ülke genelinde hayata geçirilen, DOA (Depozito Yönetim Sistemi) makineleri üzerinden iade sürecinin başlamasının ardından, fırsatçı zincir marketlerin içme suyu fiyatlarına fahiş oranlarda zam yaptığı ortaya çıktı.

Sosyal medyada ve kamuoyunda büyük tepki çeken iddialara göre; Türkiye genelinde zincir mağazaları bulunan ulusal perakende markaları, 3 Temmuz tarihi itibarıyla adeta birbirleriyle anlaşmış gibi aynı günlerde yapılan fiyat değişiklikleriyle sulara büyük bir zam bindirildi. Depozito sistemini fırsata çevirmeye çalışan marketlerin bu hamlesi üzerine bakanlık jet hızıyla harekete geçti.

Bakanlık Talimatıyla Tüm Türkiyede Denetim Başladı

Konuyla ilgili olarak Ticaret Bakanlığının verdiği acil talimatla birlikte harekete geçildi. Tüm Türkiyede olduğu gibi Konyadaki tüm marketlerde de eş zamanlı olarak fahiş fiyat ve su zammı denetimlerine başlandı.

Yetkililerden alınan bilgiye göre, fiyat sabitleme veya haksız kazanç sağlama şüphesi bulunan ilgili zincir firmalardan resmi savunma talep edildi.

"Denetimlerimiz Kararlılıkla Devam Etmektedir"

Yapılan açıklamada kamuoyuna şu bilgilendirme aktarıldı:

"Konuyla ile ilgili Bakanlığımızın talimatlarıyla tüm Türkiye’de olduğu gibi Konyamızda da tüm marketlerde denetime başlanmış ve ilgili firmalardan savunma istenmiştir. Denetimlerimiz il ve ilçelerimizde aynı kararlılıkla yoğun bir şekilde devam etmektedir. Kamuoyuna saygıyla duyurulur."

Tüketici mağduriyetinin önüne geçmek adına Konya merkez ve tüm ilçelerindeki market raflarında fiyat kontrol personelleri tarafından incelemelerin aralıksız süreceği belirtildi. Fahiş fiyat artışı tespit edilen şubelere ağır cezai yaptırımların uygulanması bekleniyor.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Wed, 08 Jul 2026 10:22:14 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Antalya Muratpaşa&#39;da turist beklentileri konuşuldu</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/antalya-muratpasada-turist-beklentileri-konusuldu/539950/</guid>
		   <description>Antalya Muratpaşa Belediye Başkanı Ümit Uysal, Antalya Ticaret ve Sanayi Odası (ATSO) tarafından düzenlenen Kaleiçi Zirvesi’nde, turizmde dünyanın yeni bir döneme girdiğini belirterek, “Yeni kuşak turistin beklentileri değişti. Elimizdeki mücevherin kıymetini bilmek ve yeni kuşak turizme hazırlanmak zorundayız&quot; dedi.</description>
                      <author>bilgi@konyaaktuel.com.tr (Tevfik PEKÇAK)</author>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/haberler/2026/07/antalya-muratpasada-turist-beklentileri-konusuldu-6dVjhk2P.webp" />
 ANTALYA (İGFA) - Antalya’nın tarihi merkezi Kaleiçi’nin geleceğinin ele alındığı zirveye Antalya Valisi Hulusi Şahin, ATSO Yönetim Kurulu Başkanı Yusuf Hacısüleyman, Antalya Büyükşehir Belediyesi Başkan Vekili Büşra Özdemir, Muratpaşa Kaymakamı İhsan Kara ile turizm sektörü temsilcileri katıldı. Zirvede sürdürülebilir turizm, tarihi mirasın korunması ve Kaleiçi’nin geleceği masaya yatırılırken, Başkan Uysal konuşmasının odağına yeni kuşak turizm anlayışını koydu.  Turizm anlayışının hızla değiştiğini belirten Başkan Uysal, artık turistlerin yalnızca konaklama değil, yaşanmışlık ve deneyim aradığını söyledi.“Yeni kuşak turistler özel ağırlanmayı değil, yaşadıkları kentin doğal dokusunun bir parçası olmayı istiyor&quot; diyen Uysal, “Onlara bunu hissettirecek otantik, bireysel destinasyonlar oluşturabilmemiz gerekiyor. Bunun yanında teknolojik olanakları da sunmalıyız. Antik kentlerimizi yapay zekâ destekli görsel uygulamalarla deneyimleyebilecekleri altyapıyı kurmak zorundayız. Yeni kuşak turizme hızla hazırlanmalıyız.&quot; dedi.  Kaleiçi’nin Antalya’nın sahip olduğu en önemli tarihi ve kültürel değerlerden biri olduğunu vurgulayan Başkan Uysal, bu mirasın doğru yönetildiğinde kentin uluslararası rekabet gücünü artıracağını söyledi. “Bambaşka bir turizm geliyor&quot; diyen Uysal, "Bu dönüşüm belediyenin tek başına yapacağı birkaç uygulamayla gerçekleşmez. Şehirlerimizi topyekûn yeni turizm anlayışına hazırlamamız gerekiyor. Elimizdeki mücevher de fena değil; onun kıymetini bilmeli, dünyaya çok daha güçlü sunabilmeliyiz" diye konuştu.  Turizmin sürdürülebilirliğinde güvenliğin temel unsur olduğuna da dikkat çeken Başkan Uysal, otellerde yakalanan güvenlik standardının tarihi kent merkezlerine ve antik alanlara da taşınması gerektiğini belirtti. </p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Wed, 08 Jul 2026 13:38:03 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Ay Yıldız Müşterek Karargâhı NATO Savunma Bakanlarını ağırladı</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/ay-yildiz-musterek-kararg-hi-nato-savunma-bakanlarini-agirladi/539949/</guid>
		   <description>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ev sahipliğinde düzenlenen 36’ncı NATO Devlet ve Hükûmet Başkanları Zirvesi kapsamında, yapımı devam eden Ay Yıldız Müşterek Karargâhı ilk kez NATO Savunma Bakanlarına kapılarını açtı.</description>
                      <author>bilgi@konyaaktuel.com.tr (Tevfik PEKÇAK)</author>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/haberler/2026/07/ay-yildiz-musterek-kararg-hi-nato-savunma-bakanlarini-agirladi-taXRAjkJ.webp" />
 ANKARA (İGFA) - 36’ncı NATO Devlet ve Hükûmet Başkanları Zirvesi kapsamında Ankara’da bulunan NATO Savunma Bakanları, inşası devam eden Ay Yıldız Müşterek Karargâhı’nda düzenlenen resepsiyonda ağırlandı.    Yeni karargâhın Yıldız bölümünde gerçekleştirilen programda, Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler konuk bakanları askerî bando eşliğinde karşıladı. Resepsiyonda hatıra fotoğrafı çekilirken, Bakan Güler konuklara Ay Yıldız Müşterek Karargâhı hakkında bilgi verdi. Bakan Güler, bayraktaki hilal ve yıldızdan esinlenerek tasarlanan kampüsün, Türkiye’nin savunma ve askerî komuta yapısını tek çatı altında birleştireceğini belirtti.    Ay Yıldız Müşterek Karargâhı’nın faaliyete geçmesiyle Genelkurmay Başkanlığı ile Kuvvet Komutanlıklarının aynı yerleşkede toplanacağını ifade eden Güler, bu yapının müşterek harekât kabiliyetini artırmayı, karar alma süreçlerini hızlandırmayı ve etkinliği yükseltmeyi amaçladığını söyledi.  https://twitter.com/tcsavunma/status/2074769376377459150   Karargâhın güvenliğinin "Çelik Kubbe" stratejisi kapsamında en üst düzey hava ve kara savunma tedbirleri ile modern teknolojik sistemler kullanılarak sağlanacağını aktaran Bakan Güler, yerleşkenin kriz ve savaş durumlarında kesintisiz iletişim ve sevk-idare imkânı sunacak şekilde tasarlandığını dile getirdi. Akıllı ve sürdürülebilir bina teknolojileriyle donatılan Ay Yıldız Müşterek Karargâhı’nın, Türkiye’nin savunma ve güvenlik alanındaki kararlı duruşunun sembollerinden biri olacağını belirten Güler, karargâhın hem Türkiye’nin hem de NATO ittifakının güvenliğine yönelik çalışmalara ev sahipliği yapacağını ifade etti. Milli Savunma Bakanlığı, ilk etkinliğin gerçekleştirildiği yeni karargâhın yakın zamanda hizmete alınmasının planlandığını duyurdu. </p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Wed, 08 Jul 2026 13:36:03 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Eskişehir&#39;de KPSS&#39;ye online hazırlık</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/eskisehirde-kpssye-online-hazirlik/539948/</guid>
		   <description>Eskişehir Büyükşehir Belediyesi, kamu personeli olma hayali kuran vatandaşların yanında olmaya devam ediyor. Büyükşehir Belediyesi Belkent A.Ş. bünyesinde hizmet veren Eskişehir Halk Okulu tarafından hayata geçirilen KPSS 2026 Online Hazırlık Programı, çevrim içi canlı derslerle başladı.</description>
                      <author>bilgi@konyaaktuel.com.tr (Tevfik PEKÇAK)</author>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/haberler/2026/07/eskisehirde-kpssye-online-hazirlik-2JaLsmiV.webp" />
 ESKİŞEHİR (İGFA) - Alanında uzman eğitmenlerin katkılarıyla yürütülen program kapsamında adaylar, sınava sistemli ve verimli bir şekilde hazırlanma fırsatı bulacak. Toplam 8 hafta sürecek ve 120 saatlik eğitimden oluşan programda matematikten Türkçeye, tarihten coğrafyaya ve vatandaşlık derslerine kadar KPSSnin temel branşları uzman isimler tarafından anlatılacak.  Programda Matematik derslerini Mertcan Güler, Türkçe derslerini İbrahim İşbilir, Vatandaşlık derslerini Elif Özeren, Coğrafya derslerini Hakan Ertürk, Tarih derslerini ise Bülent Gümüş ve Füsun Uzan verecek.  Eskişehir Halk Okulunun güçlü dijital altyapısı üzerinden gerçekleştirilen çevrim içi canlı derslerde adaylar, interaktif sanal sınıflarda eğitmenlerle birebir iletişim kurabilecek, merak ettikleri soruları anında uzmanlarına yöneltebilecek. Dershane disiplinini evlerinin konforunda yaşayacak kursiyerler, güncel sınav stratejileri doğrultusunda hazırlanan yoğunlaştırılmış eğitim programıyla KPSSye daha donanımlı hazırlanacak.  Program kapsamında adaylara 3 deneme sınavı, yardımcı eğitim materyalleri ve yıl sonu kampı desteği de sunulacak. 6 Temmuzda başlayan eğitimler, 28 Ağustos tarihine kadar devam edecek.  Kontenjanla sınırlı ve ücretli olarak düzenlenen programla Eskişehir Büyükşehir Belediyesi, eğitimde fırsat eşitliğini destekleyerek kamuya atanmayı hedefleyen adaylara nitelikli bir hazırlık süreci sunuyor. </p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Wed, 08 Jul 2026 13:28:03 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Ordu Ünye&#39;de bisiklet ve yürüyüş yolu ağı genişliyor</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/ordu-unyede-bisiklet-ve-yuruyus-yolu-agi-genisliyor/539947/</guid>
		   <description>Ordu Büyükşehir Belediyesi, Ünyede sağlıklı yaşamı teşvik edecek ve ulaşımı daha güvenli hale getirecek bisiklet ve yürüyüş yolu projesini etap etap hayata geçiriyor. İlçede 2021 yılında tamamlanan 4,5 kilometrelik bisiklet yolunun devamı niteliğindeki 2. etap çalışmaları tüm hızıyla sürüyor.</description>
                      <author>bilgi@konyaaktuel.com.tr (Tevfik PEKÇAK)</author>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/haberler/2026/07/ordu-unyede-bisiklet-ve-yuruyus-yolu-agi-genisliyor-hndeWOLH.webp" />
 ORDU (İGFA) - Ordu Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Mehmet Hilmi Güler’in sağlıklı yaşam ve çevreci ulaşım vizyonu doğrultusunda Ordu genelinde hayata geçirilen bisiklet yolları her geçen gün büyüyor.  Ünye Çamlıktan Gölevi Mahallesi’ne (Hasan Bey Otele) kadar uzanan 3 kilometrelik güzergâh ile Çamlık Mesire Alanı içerisinde yer alan 1 kilometrelik yürüyüş yolunu kapsayan çalışma tamamlandığında, ilçedeki bisiklet ve yürüyüş yolu ağı toplam 10 kilometreye ulaşacak.  BİSİKLET YOLUNUN ASFALTI DÖKÜLDÜ  Çalışmalarını aralıksız sürdüren Büyükşehir Belediyesi tarafından mevcut yaya kaldırımı yanında oluşturulan bisiklet yolunda sıfır asfalt kaplama üzerine renkli asfalt uygulaması ile baskı beton yürüyüş yolu inşa ediliyor. Ayrıca güzergâhtaki alanlara modern aydınlatma direkleri ile çeşitli kent mobilyalarının kurulumu yapılıyor.  ÇAMLIK’A ESTETİK DOKUNUŞ  Ünye’nin ve Ordu’nun göz bebeği mekanlarından olan Çamlık’a da özel önem veren Büyükşehir Belediyesi, Ünye Çamlık’ta yürüyüş ve bisiklet yolları inşa ediyor. Çalışmalar çerçevesinde Çamlık Mesire Alanında da düzenlemeler yürüten Büyükşehir Belediyesi, yürüyüş yolları ve mesire alanının zemin kaplamalarını yenilerken, kent mobilyaları ile aydınlatma elemanlarını da modern hale getirdi. Bisiklet yolu içinde alt yapı çalışmalarını sürdüren ekipler, Çamlık-Ayanikola arasındaki bisiklet ve yeşil yürüyüş yolunun asfalt kaplamasını tamamladı.  Öte yandan Büyükşehir Belediyesi tarafından yürütülen çalışmaların kısa sürede tamamlanarak kullanıma açılması hedefleniyor. </p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Wed, 08 Jul 2026 13:26:02 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Türkiye ve Suudi Arabistan arasında şehircilik ve konut alanında yeni iş birliği</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/turkiye-ve-suudi-arabistan-arasinda-sehircilik-ve-konut-alaninda-yeni-is-birligi/539946/</guid>
		   <description>Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum, Riyad’da Suudi Arabistan Belediyeler ve Konut Bakanı Macid Bin Abdullah El-Hukeyl ile bir araya geldi. Görüşmede şehir planlama, konut, altyapı ve akıllı şehirler alanlarında iş birliğini güçlendirecek mutabakat zaptı imzalandı.</description>
                      <author>bilgi@konyaaktuel.com.tr (Tevfik PEKÇAK)</author>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/haberler/2026/07/turkiye-ve-suudi-arabistan-arasinda-sehircilik-ve-konut-alaninda-yeni-is-birligi-VrOQlXww.webp" />
 ANKARA (İGFA) - Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum, Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da gerçekleştirdiği temaslar kapsamında Belediyeler ve Konut Bakanı Macid Bin Abdullah El-Hukeyl ile görüştü.  Görüşmenin ardından iki ülke arasında "Belediye ve Konut Sektörleri Alanında Mutabakat Zaptı" imzalandı. Anlaşmayla birlikte şehir planlama, konut, altyapı, dijital dönüşüm ve akıllı şehir uygulamaları başta olmak üzere birçok alanda Türkiye ile Suudi Arabistan arasındaki iş birliğinin geliştirilmesi hedefleniyor.  Bakan Kurum, görüşmede ayrıca Emlak Konut Global tarafından Mekke’de hayata geçirilen Hayat Mekke Projesi hakkında değerlendirmelerde bulunulduğunu belirtti. Projenin yüzde 25’lik bölümünün yabancı yatırımcılara satışına imkan tanınması konusunda mutabakata varıldığı ifade edildi. Bakan Kurum, temaslarda ayrıca Türkiyenin COP31 Başkanlığı kapsamında hazırladığı uygulama odaklı Eylem Gündemi çerçevesinde iklime dirençli şehirler başta olmak üzere öncelikli çalışma alanlarının da ele alındığını aktardı.    Bakan Kurum, Suudi Arabistanlı mevkidaşı Macid Bin Abdullah El-Hukeyl’e misafirperverliği ve iş birliği için teşekkür ederek, imzalanan mutabakatın iki ülke arasındaki ilişkileri şehircilik ve konut alanında daha ileri bir noktaya taşıyacağını ifade etti. </p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Wed, 08 Jul 2026 13:24:02 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Konya Ticaret Odası&#39;dan girişimcilik ekosistemine güç katacak adım</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/konya-ticaret-odasidan-girisimcilik-ekosistemine-guc-katacak-adim/539945/</guid>
		   <description>Konya Ticaret Odası (KTO) tarafından hayata geçirilen Girişimcilik ve İnovasyon Merkezi bünyesinde başlatılan “Yatırımcı Ağı&quot; projesinin lansmanı geniş katılımla gerçekleştirildi.</description>
                      <author>bilgi@konyaaktuel.com.tr (Tevfik PEKÇAK)</author>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/haberler/2026/07/konya-ticaret-odasidan-girisimcilik-ekosistemine-guc-katacak-adim-3vqN9S7A.webp" />
 KONYA (İGFA) -  Konya’nın girişimcilik potansiyelini yatırımcı desteğiyle buluşturmayı hedefleyen proje, yenilikçi fikirlerin ekonomik değere dönüşmesine önemli katkı sağlayacak.  Konya Ticaret Odası Başkanı Selçuk Öztürk, Yatırımcı Ağı’nın Konya iş dünyası için stratejik bir adım olduğunu belirterek, “Yatırımcı Ağı ile yenilikçi fikirleri doğru yatırımcılarla buluşturacak, girişimcilerimizin finansmana erişimini kolaylaştıracak ve Konya’da girişim sermayesi kültürünü güçlendireceğiz&quot; dedi.  Konya Ticaret Odası (KTO) Girişimcilik ve İnovasyon Merkezi bünyesinde hayata geçirilen Yatırımcı Ağı projesinin lansman toplantısı gerçekleştirildi. Programa; Konya Valisi İbrahim Akın, Konya Teknik Üniversitesi (KTÜN) Rektörü Prof. Dr. Osman Nuri Çelik, Selçuk Üniversitesi (SÜ) Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Zeki Bayramoğlu, Konya Ticaret Odası (KTO) Yönetim Kurulu Başkanı Selçuk Öztürk, Sanayi ve Teknoloji Konya İl Müdürü Vehbi Konarılı, Konya Çalışma ve İş Kurumu (İŞKUR) İl Müdürü Önder Çiftci, Ticaret İl Müdürü Mustafa Çağlayan, Mevlana Kalkınma Ajansı (MEVKA) Genel Sekreteri Dr. İhsan Bostancı, Konya Ovası Projesi (KOP) Bölge Kalkınma İdaresi Başkanı Murat Karakoyunlu, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Konya İl Başkanı Sedat Göncü, iş dünyasının temsilcileri ve çok sayıda davetli katıldı.  BAŞKAN ÖZTÜRK: "KONYANIN ÜRETİM GÜCÜNÜ YÜKSEK KATMA DEĞERLİ YAPIYA DÖNÜŞTÜRMEYİ HEDEFLİYORUZ"  Programın açılış konuşmasını yapan Konya Ticaret Odası Yönetim Kurulu Başkanı Selçuk Öztürk, Konyanın tarih boyunca üretim, ticaret ve medeniyetin güçlü merkezlerinden biri olduğunu belirterek, şehrin bugün de üretim kabiliyeti ve güçlü ihracat ağıyla Türkiye ekonomisine önemli katkılar sunduğunu söyledi.  KTO olarak yaklaşık 40 bin üyeden aldıkları güçle Konya ekonomisinin gelişmesi ve şehrin Türkiye ekonomisinden daha fazla pay alması için çalıştıklarını ifade eden Öztürk, değişen küresel rekabet koşullarında yalnızca üretmenin yeterli olmadığını vurguladı.  Teknoloji, inovasyon, markalaşma ve tasarımın rekabet gücünün temel unsurları haline geldiğini belirten Öztürk, şöyle konuştu: "Konyanın üretim gücünü daha nitelikli, daha rekabetçi, daha yenilikçi ve daha yüksek katma değerli bir yapıya kavuşturmayı hedefliyoruz. Artık şehirlerin gücü yalnızca sanayi altyapısıyla değil; ürettikleri bilgiyle, geliştirdikleri teknolojiyle, destekledikleri girişimlerle ve kurdukları iş birliği kültürüyle ölçülmektedir."  "YATIRIMCI AĞI, GİRİŞİMCİ İLE SERMAYEYİ BULUŞTURACAK"  Konuşmasında KTO Girişimcilik ve İnovasyon Merkezinin kuruluş amacına da değinen Başkan Öztürk, merkezin fikir aşamasındaki girişimcilerden büyüme potansiyeli taşıyan işletmelere kadar geniş bir yelpazede destek sağlayacağını ifade etti. Yatırımcı Ağı Projesinin bu vizyonun en önemli adımlarından biri olduğunu belirten Öztürk, şu değerlendirmede bulundu: "Bu proje ile yenilikçi fikirleri doğru yatırımcılarla buluşturmayı, girişimcilerimizin finansmana erişimini kolaylaştırmayı ve Konyada girişim sermayesi kültürünü güçlendireceğiz. Yatırımcı Ağını yalnızca bir finansman mekanizması olarak değil; tecrübenin genç fikirlerle buluştuğu, sermayenin yenilikle birleştiği ve Konya iş dünyasının yeni nesil girişimlerle ortak gelecek kurduğu stratejik bir platform olarak görüyoruz." Öztürk, Yatırımcı Ağının Konyada girişimcilik kültürünü daha da güçlendireceğine, yenilikçi projelerin yatırımcılarla buluşmasına önemli katkılar sağlayacağına inandığını belirterek, projenin Konyaya ve Türkiye ekonomisine hayırlı olmasını temenni etti.  VALİ AKIN: "KONYANIN KADİM TİCARET KÜLTÜRÜ GELECEĞİN TEKNOLOJİSİYLE BULUŞUYOR"  Konya Valisi İbrahim Akın da konuşmasında, Yatırımcı Ağı Projesinin Konyanın ekonomik ve teknolojik vizyonuna önemli katkılar sağlayacağını belirtti. Konyanın tarih boyunca üretim ve ticaretin merkezi olduğuna dikkat çeken Akın, şunları söyledi: "Hazreti Mevlânanın pergel felsefesinde olduğu gibi; bir ayağımız kadim geleneğimizde sabit dururken, diğer ayağımızla tüm dünyayı ve küresel teknolojik gelişmeleri takip etmek durumundayız. Selçuklunun mirası olan bu birikimi dijital dönüşüm, inovasyon ve girişimcilikle taçlandırarak Konyayı Türkiye Yüzyılının lokomotif şehirlerinden biri haline getirme kararlılığındayız." Yatırımcı Ağı Projesinin girişimciler ile yatırımcıları aynı platformda buluşturacağını ifade eden Akın, devletin her zaman yenilikçi fikirlerin ve girişimcilerin yanında olduğunu vurguladı. Akın, "Yerel yönetimlerimiz, üniversitelerimiz ve Konya Ticaret Odamız arasında kurulan güçlü dayanışma ağı, şehrimizin geleceğe daha kararlı yürümesini sağlamaktadır. Yatırımcı Ağı Projesinin geleceğin küresel markalarının Konyadan çıkmasına vesile olmasını temenni ediyorum." dedi.  YATIRIMCI AĞININ İŞLEYİŞİ TANITILDI  Programda KTO Girişimcilik ve İnovasyon Merkezi Müdürü Muhammed Canpolat da bir sunum gerçekleştirerek, Yatırımcı Ağının yapısı, çalışma modeli ve girişimcilere sağlayacağı destekler hakkında katılımcılara bilgi verdi. Canpolat, 2025 Aralık ayında kurulan Girişimcilik ve İnovasyon Merkezi’nin kısa sürede toplam 369 girişimciye ulaştığını ifade ederek “Yatırımcı Ağı&quot; projesi ile daha fazla girişimcinin fikrini ticarileştirebileceğini söyledi.  Lansman programı, katılımcılar arasında gerçekleştirilen değerlendirmeler ve hatıra fotoğrafı çekimiyle sona erdi. </p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Wed, 08 Jul 2026 13:22:02 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Malatya&#39;da mobil konkasörler devrede</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/malatyada-mobil-konkasorler-devrede/539944/</guid>
		   <description>Malatya Büyükşehir Belediye Başkanı Sami Er, şehrin üç noktasına kurulan mobil konkasörlerle hem yol yapımında kullanılan malzemelerin üretildiğini hem de maliyetsiz bir şekilde kırsalda hızlı bir şekilde hizmet verildiğini söyledi.</description>
                      <author>bilgi@konyaaktuel.com.tr (Tevfik PEKÇAK)</author>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/haberler/2026/07/malatyada-mobil-konkasorler-devrede-LY1Vdd3w.webp" />
 MALATYA (İGFA) - Malatya Büyükşehir Belediyesi Kırsal Hizmetler Dairesi, Arapgir, Kuluncak ve Pütürge’de kurduğu mobil konkasör tesislerinde kırsal yolların sathi kaplama ve stabilize malzeme ihtiyaçlarının karşılanması için üretim yapıyor.  Yol yapımı ile sathi kaplama için gerekli olan mıcır ve dolgu malzemelerini doğrudan sahada üretimini gerçekleştiren Büyükşehir Belediyesi bu noktada hem nakliye maliyetini ortadan kaldırıyor hem de kırsal bölgelere daha hızlı hizmet ulaştırıyor. Arapgir Suceyin’de kurulan mobil konkasör tesisinde incelemede bulunan Büyükşehir Belediye Başkanı Sami Er, “Merkez ve kırsalda yol yapım ve bakımıyla ilgili çok hummalı bir çalışma yürütüyoruz. 95 noktada kurulan şantiyelerimizde yolla ilgili çalışmalarımız titizlikle sürüyor&quot; dedi.     “YIL SONUNA KADAR 150 BİN TON MALZEME ÜRETİLMİŞ OLACAK&quot;  Mobil konkasör tesislerinde bugüne kadar 50 bin ton malzeme üretildiğini, yıl sonuna kadar 150 bin ton üretim yapılacağını kaydeden Başkan Er, “Malzemenin naklinin kolay olması için şehrimizin üç noktasına mobil konkasörler kurduk. Arapgir Suceyin, Kulucak ve Pütürge Tepehan’da kurduğumuz konkasörlerle malzemeler, daha hızlı ve maliyetsiz bir şekilde yerine ulaştırılıyor. Arkadaşlarımız bu bölgelerde hummalı bir çalışma içerisindeler. Çalışma arkadaşlarımıza emeklerinden dolayı teşekkür ediyorum. Bugüne kadar 50 bin ton malzeme üretildi. Yıl sonuna kadar 150 bin tonun üzerinde malzeme üretilmiş olacak&quot; bilgisini paylaştı </p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Wed, 08 Jul 2026 13:08:02 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Atık durumdaki meyveleri hammaddeye dönüştürdü</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/atik-durumdaki-meyveleri-hammaddeye-donusturdu/539943/</guid>
		   <description>Akademisyen Doç. Dr. Ümmügülsüm Zor, atığa dönüşen tarımsal ürünleri katma değerli hammaddelere dönüştürmek amacıyla Ecohub Kimya ve Biyoteknolojiyi kurdu.</description>
                      <author>bilgi@konyaaktuel.com.tr (Tevfik PEKÇAK)</author>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/haberler/2026/07/atik-durumdaki-meyveleri-hammaddeye-donusturdu-QPJIHdv2.webp" />
 İSTANBUL (İGFA) - Türkiye’de girişim ekosistemi, parlak fikirlerle ekonomiye değer yaratan çalışmalar üretiyor.  Ecohub Kimya ve Biyoteknoloji kurucusu Doç. Dr. Ümmügülsüm Zor; kaynak verimliliği, planlama gibi salt işletme alanına özgü akademik bilgiyi yaratıcı bir fikirle birleştirerek, tarım ekosistemine değer katan bir işe imza attı.  Meyve ağaçlarında atığa dönüşen olgunlaşmamış meyvelerin ve lif bakımından zengin tarımsal atıkların ekonomiye kazandırılması için çalışmalar yapan Zor, bu ürünleri hammaddeye dönüştürmeyi başardı. “Zengin içerikli potansiyel hammaddeyi çöpe attığımızı gördüğümde  ürünlerin dönüştürülmesini sağlayacak bir projeyi hayata geçirme kararı aldım&quot; ifadesini kullandı.  Nestlé Kahvaltılık Gevrekler’in ve Migros’un tarım ve gıda alanında kadın girişimcileri desteklemek amacıyla hayata geçirdiği “Tam Tahıl Tam Destek&quot; projesinde üçüncü olarak hibe desteği kazandığını anlatan Zor, girişimini güçlendirdiğini belirtti. Türkiye’deki girişimcilik ekosisteminin her geçen gün büyüdüğünü belirten Ümmügülsüm Zor, yeni programlar ve projelerin girişimciliği desteklediğini ifade ederek, "Başvurduğum ve hibe desteği elde ettiğim Tam Tahıl Tam Destek projesiyle de aynı zamanda görünürlük ve mentorluk alanında kazanımlar sağladım. Ayrıca fikir maratonu ve mentorluk süreci sayesinde işimizi farklı açılardan değerlendirme ve ölçeklenebilirliğimizi güçlendirme fırsatı yakaladık. Daha ötesinde aynı değer zincirinde faaliyet gösteren diğer girişimlerle tanışıp ileriye dönük çok güzel iş birliği modelleri kurma imkânımız oldu. Aynı değer zincirindeki fikirleri bir araya getiren ve bir odak noktası sunan bu projede; farklı paydaşlarla temas etme, iş modelimizi daha net ifade etme ve değer önerimizi dış gözle test etme imkânı da bulduk&quot; diye konuştu. </p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Wed, 08 Jul 2026 13:06:02 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Borsa İstanbul&#39;da gong Golda Gıda için çaldı</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/borsa-istanbul-da-gong-golda-gida-icin-caldi/539942/</guid>
		   <description>Halka arz sürecini başarıyla tamamlayan Golda Gıda’nın gong töreni bugün Borsa İstanbul’da gerçekleşti. Golda Gıda’nın payları Borsa İstanbul Ana Pazar’da işlem görmeye başladı.</description>
                      <author>bilgi@konyaaktuel.com.tr (Tevfik PEKÇAK)</author>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/haberler/2026/07/borsa-istanbul-da-gong-golda-gida-icin-caldi-2918.jpg" />
Makarnadan una, irmikten bakliyata, bisküviden gofrete kadar geniş ürün yelpazesi ile Anadolu buğdayının lezzetini sofralarımıza taşıyan Bera Holding iştiraki Golda Gıda, 8 Temmuz 2026 Çarşamba günü Borsa İstanbul’da düzenlenen gong töreni ile sermaye piyasalarına adım attı. 

Misyon Yatırım Bankası ve Gedik Yatırım liderliğinde, 1-2 Temmuz’da gerçekleşen halka arzını başarıyla tamamlayan şirket, GOLDA koduyla, Borsa İstanbul Ana Pazar’da işlem görmeye başladı.

Gong töreni; Borsa İstanbul A.Ş. Genel Müdürü Korkmaz Ergun, Bera Holding Yönetim Kurulu Başkanı Haşim Şahin, Bera Holding Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Osman Elvan, Bera Holding Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Telat Seher, Golda Gıda Genel Müdürü Fatih Doğan, Gedik Yatırım Yönetim Kurulu Başkanı ve CEOsu Onur Topaç, Gedik Yatırım Genel Müdürü Ersan Akpınar, Misyon Yatırım Bankası Genel Müdürü Muhammet Cerit ve çok sayıda davetlinin katılımıyla gerçekleşti.



Törende konuşan Borsa İstanbul A.Ş. Genel Müdürü Korkmaz Ergun, “Golda Gıda; köklü birikimi ve yüksek üretim kapasitesiyle, ülkemiz gıda arzı güvenliğinde önemli bir role sahiptir. Modern üretim tesisiyle ve ihracatıyla ülke ekonomisine çok değerli katkılar sağlamaktadır. Bugün Borsamızda işlem görmeye başlayarak, sermaye yapısını daha da güçlendirecek ve böylece küresel ölçekteki yerini sağlamlaştıracaktır. Başarılı faaliyetlerinden dolayı Golda Gıda’yı tebrik ediyorum. Halka arzda emeği geçen herkese, tüm şirket çalışanlarına ve aracı kurum yetkililerine teşekkür ediyorum. Halka arzın, sermaye piyasalarımıza hayırlı olmasını diliyor, Golda Gıda’ya Borsamız ailesine hoş geldiniz diyorum." dedi.



“Küresel Pazarlardaki Varlığımızı Güçlendireceğiz&quot;

Golda Gıdanın Borsa İstanbulda işlem görmeye başlamasını şirketin sürdürülebilir büyüme yolculuğunda önemli bir dönüm noktası olarak gördüklerini belirten Bera Holding Yönetim Kurulu Başkanı Haşim Şahin, “Yaklaşık 30 yıllık üretim tecrübemizle Karamanda oluşturduğumuz güçlü üretim altyapısını bugün sermaye piyasalarının desteğiyle daha ileri taşımayı hedefliyoruz. Golda Gıdanın Borsa İstanbulda yerini almasını, yalnızca şirketimiz için değil, Anadoluda üreten, istihdam sağlayan ve katma değer oluşturan şirketlerin sermaye piyasalarında daha güçlü temsil edilmesi adına da önemli bir adım olarak görüyoruz. Bu yolculuğun, bölgemizden daha fazla üretim şirketinin kurumsallaşmasına ve sermaye piyasalarıyla buluşmasına katkı sağlayacağına inanıyoruz. Halka arzla beraber Golda Gıda’nın üretim kapasitesini artıracak, modernizasyon yatırımlarını hızlandıracak ve operasyonel verimliliği daha da güçlendireceğiz. Yüksek katma değerli ürünlere odaklanan şirketimizin, ürün portföyünü genişleterek mevcut ihracat pazarlarındaki etkinliğini artıracağına ve yeni pazarlara açılarak küresel ölçekte büyümesini sürdüreceğine inancım tam" dedi.

“Golda Gıda’nın hem yatırımcılara hem de ülke ekonomisine uzun vadeli değer yaratacağına gönülden inanıyoruz&quot;

Programda söz alan Misyon Yatırım Bankası Genel Müdürü Muhammet Mustafa Cerit, “Misyon Bank ve Gedik Yatırım olarak, gıda sektöründeki üretim gücü, kalite odaklı yaklaşımı, ihracat ağırlıklı faaliyet yapısı ve sürdürülebilir büyüme vizyonuyla Türkiye ekonomisine katkı sağlayan Golda Gıda’nın halka arzına liderlik etmekten mutluluk duyuyoruz. Toplam yaklaşık 805 milyon TL değerindeki bu halka arzda, yatırımcılardan gelen yaklaşık 1,8 milyar TL’lik talep hem markaya hem de sürdürülebilir bir geleceğe duyulan güveni açıkça göstermektedir. Borsa İstanbul tarafından paylaşılan verilere göre; halka arzda toplam filtre edilmemiş veriler baz alındığında, toplam talep, satışa sunulan adedin 2,2 katı olarak gerçekleşmiş, yatırımcılardan toplamda 760.095 adet emir iletilmiştir. Dağıtım sonucunda 749.674 yatırımcıya 87.449.998 TL nominal değerli payların satışı ve dağıtımı başarıyla tamamlanmıştır. Bu yüksek ilgi, bir yandan yatırımcıların sürdürülebilir iş modellerine duyduğu güveni yansıtırken, diğer yandan da Golda Gıda’nın gelecek vizyonunun ne kadar güçlü bir temele dayandığını göstermektedir. Elde edilecek gelirlerin büyük kısmının şirketin büyüme yatırımlarında kullanılacak olması, Golda Gıda’nın üretim kapasitesini, operasyonel gücünü ve sektördeki rekabetçi konumunu daha da güçlendirecektir. Bugün borsada işlem görmeye başlayan Golda Gıda’nın, kaliteli ve çevreye duyarlı üretim anlayışı ve vizyonuyla hem yatırımcılarına hem de ülkemiz ekonomisine uzun vadeli değer yaratacağına gönülden inanıyoruz&quot; dedi.

Mevcut piyasa koşullarının halka arzların yeniden başlaması için giderek daha elverişli bir zemin oluşturduğunu ifade eden Cerit, şöyle konuştu:

“Misyon Bank ve Gedik Yatırım olarak, sermaye piyasalarının sadece finansal değil, çevresel ve toplumsal değer üretiminin de merkezinde olduğuna inanıyoruz. Bu nedenle, sürdürülebilir büyüme vizyonuna sahip şirketlerin borsaya kazandırılmasını ülkemiz adına stratejik bir sorumluluk olarak görüyoruz. Misyon Bank’ın sermaye piyasalarına yönelik güçlü uzmanlığı, yenilikçi finansman çözümleri geliştirme kabiliyeti ve kurumlar arası etkin koordinasyon yetkinliği ile Gedik Yatırım’ın 35 yıllık sermaye piyasaları tecrübesi, Golda Gıda halka arz sürecinde uzun vadeli değer yaratma hedefimizi destekleyen güçlü bir iş birliğine dönüştü. Böylece Misyon Bankın 2026 yılı ilk halka arzını kutluyor, Gedik Yatırımın 2011 yılından bu yana konsorsiyum lideri, eş lideri ya da üyesi olarak görev aldığı toplam 33 halka arza bir yenisini daha ekliyoruz. Halka arzlar, sadece finansman sağlamanın değil, aynı zamanda şirketlerin kurumsallaşma, büyüme ve uluslararası rekabet gücü kazanma süreçlerinde önemli bir dönüm noktasıdır. Bu anlayışla, ülkemizin dört bir yanında üretim yapan, istihdam yaratan, değer üreten şirketleri sermaye piyasalarına kazandırmak için var gücümüzle çalışmaya devam edeceğiz.&quot;
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Wed, 08 Jul 2026 12:31:59 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>NATO Savunma Sanayii Forumu&#39;nda Türkiye&#39;nin uydu projeleri gündemde</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/nato-savunma-sanayii-forumunda-turkiyenin-uydu-projeleri-gundemde-imece-2-ve-imece-3-tanitildi/539940/</guid>
		   <description>Türkiye’nin yerli uzay teknolojilerindeki önemli projeleri arasında yer alan İMECE-2 ve İMECE-3 uyduları, NATO Savunma Sanayii Forumu’nda gündeme geldi. Projelerle Türkiye’nin uzay tabanlı yer gözlem kapasitesinin artırılması hedefleniyor.</description>
                      <author>bilgi@konyaaktuel.com.tr (Tevfik PEKÇAK)</author>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/haberler/2026/07/nato-savunma-sanayii-forumunda-turkiyenin-uydu-projeleri-gundemde-imece-2-ve-imece-3-tanitildi-8VUgqAVy.webp" />

ANKARA (İGFA) - Türkiyenin yüksek çözünürlüklü yer gözlem uydusu projeleri İMECE-2 ve İMECE-3, NATO Savunma Sanayii Forumunda ele alındı.

TÜBİTAK Uzay tarafından yapılan açıklamada, NATO Genel Sekreter Yardımcısı Radmila Šekerinskanın forumda NATO müttefikleri arasında hayata geçirilmesi planlanan yüksek bütçeli savunma sanayii projelerine ilişkin değerlendirmelerde bulunduğu ve Türkiyenin yeni nesil uydu projelerine atıfta bulunduğu belirtildi.

Takım Uydu Geliştirilmesi Projesi (TUGEP) kapsamında geliştirilen İMECE-2 ve İMECE-3 uyduları, mevcut İMECE uydusuyla birlikte görev yapacak şekilde tasarlanıyor. TSTAR-L uydu platformu üzerinde geliştirilen yeni nesil uydularla, takım uydu mimarisinin oluşturulması ve daha geniş alanların daha kısa sürede görüntülenmesi hedefleniyor.

Projelerin hayata geçirilmesiyle birlikte yeniden ziyaret sürelerinin azaltılması ve Türkiyenin uzay tabanlı yer gözlem kabiliyetlerinin önemli ölçüde geliştirilmesi amaçlanıyor.

İMECE-2 ve İMECE-3 projeleri, Türkiyenin ilk metre altı çözünürlüğe sahip yer gözlem uydusu İMECE ile elde edilen bilgi birikimi ve mühendislik tecrübesi üzerine inşa ediliyor. Projelerde uydu platformu, elektro-optik kamera, uçuş bilgisayarı, yıldız izler, tepki tekeri ve güç yönetimi gibi kritik alt sistemlerde geliştirilen yerli teknolojilerin yeni nesil uydulara aktarılması planlanıyor.

TÜBİTAK Uzay, İMECE programıyla kazanılan teknolojik altyapının yeni projelerle daha da geliştirilerek Türkiyenin yer gözlem uyduları alanındaki teknoloji ekosistemini güçlendireceğini belirtti.

</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Wed, 08 Jul 2026 12:52:02 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Konya Ticaret Odası&#39;ndan Girişimcilik Ekosistemine Güç Katacak Adım</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/konya-ticaret-odasi-ndan-girisimcilik-ekosistemine-guc-katacak-adim/539939/</guid>
		   <description>Konya Ticaret Odası (KTO) tarafından hayata geçirilen Girişimcilik ve İnovasyon Merkezi bünyesinde başlatılan, “Yatırımcı Ağı&quot; projesinin lansmanı geniş katılımla gerçekleştirildi. TOBB Yönetim Kurulu Üyesi ve Konya Ticaret Odası Başkanı Selçuk Öztürk, “Yatırımcı Ağı ile yenilikçi fikirleri doğru yatırımcılarla buluşturacak, girişimcilerimizin finansmana erişimini kolaylaştıracak ve Konya’da girişim sermayesi kültürünü güçlendireceğiz&quot; dedi.</description>
                      <author>bilgi@konyaaktuel.com.tr (Tevfik PEKÇAK)</author>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/haberler/2026/07/konya-ticaret-odasi-ndan-girisimcilik-ekosistemine-guc-katacak-adim-5179.jpg" />
Konya Ticaret Odası (KTO) Girişimcilik ve İnovasyon Merkezi bünyesinde hayata geçirilen Yatırımcı Ağı projesinin lansman toplantısı gerçekleştirildi.

BAŞKAN ÖZTÜRK: "KONYANIN ÜRETİM GÜCÜNÜ YÜKSEK KATMA DEĞERLİ YAPIYA DÖNÜŞTÜRMEYİ HEDEFLİYORUZ"

Programın açılış konuşmasını yapan Konya Ticaret Odası Yönetim Kurulu Başkanı Selçuk Öztürk, Konyanın tarih boyunca üretim, ticaret ve medeniyetin güçlü merkezlerinden biri olduğunu belirterek, şehrin bugün de üretim kabiliyeti ve güçlü ihracat ağıyla Türkiye ekonomisine önemli katkılar sunduğunu söyledi. KTO olarak yaklaşık 40 bin üyeden aldıkları güçle Konya ekonomisinin gelişmesi ve şehrin Türkiye ekonomisinden daha fazla pay alması için çalıştıklarını ifade eden Öztürk, değişen küresel rekabet koşullarında yalnızca üretmenin yeterli olmadığını vurguladı.



Teknoloji, inovasyon, markalaşma ve tasarımın rekabet gücünün temel unsurları haline geldiğini belirten Öztürk, şöyle konuştu:

"Konyanın üretim gücünü daha nitelikli, daha rekabetçi, daha yenilikçi ve daha yüksek katma değerli bir yapıya kavuşturmayı hedefliyoruz. Artık şehirlerin gücü yalnızca sanayi altyapısıyla değil; ürettikleri bilgiyle, geliştirdikleri teknolojiyle, destekledikleri girişimlerle ve kurdukları iş birliği kültürüyle ölçülmektedir."

"YATIRIMCI AĞI, GİRİŞİMCİ İLE SERMAYEYİ BULUŞTURACAK"

Konuşmasında KTO Girişimcilik ve İnovasyon Merkezinin kuruluş amacına da değinen Başkan Öztürk, merkezin fikir aşamasındaki girişimcilerden büyüme potansiyeli taşıyan işletmelere kadar geniş bir yelpazede destek sağlayacağını ifade etti. Yatırımcı Ağı Projesinin bu vizyonun en önemli adımlarından biri olduğunu belirten Öztürk, şu değerlendirmede bulundu:

"Bu proje ile yenilikçi fikirleri doğru yatırımcılarla buluşturmayı, girişimcilerimizin finansmana erişimini kolaylaştırmayı ve Konyada girişim sermayesi kültürünü güçlendireceğiz. Yatırımcı Ağını yalnızca bir finansman mekanizması olarak değil; tecrübenin genç fikirlerle buluştuğu, sermayenin yenilikle birleştiği ve Konya iş dünyasının yeni nesil girişimlerle ortak gelecek kurduğu stratejik bir platform olarak görüyoruz."

Başkan Öztürk, yatırımcı ağının Konyada girişimcilik kültürünü daha da güçlendireceğine, yenilikçi projelerin yatırımcılarla buluşmasına önemli katkılar sağlayacağına inandığını belirterek, projenin Konyaya ve Türkiye ekonomisine hayırlı olmasını temenni etti.



VALİ AKIN: "KONYANIN KADİM TİCARET KÜLTÜRÜ GELECEĞİN TEKNOLOJİSİYLE BULUŞUYOR"

Konya Valisi İbrahim Akın da konuşmasında, Yatırımcı Ağı Projesinin Konyanın ekonomik ve teknolojik vizyonuna önemli katkılar sağlayacağını belirtti. Konyanın tarih boyunca üretim ve ticaretin merkezi olduğuna dikkat çeken Akın, şunları söyledi: "Hazreti Mevlânanın pergel felsefesinde olduğu gibi; bir ayağımız kadim geleneğimizde sabit dururken, diğer ayağımızla tüm dünyayı ve küresel teknolojik gelişmeleri takip etmek durumundayız. Selçuklunun mirası olan bu birikimi dijital dönüşüm, inovasyon ve girişimcilikle taçlandırarak Konyayı Türkiye Yüzyılının lokomotif şehirlerinden biri haline getirme kararlılığındayız."

Yatırımcı Ağı Projesinin girişimciler ile yatırımcıları aynı platformda buluşturacağını ifade eden Vali Akın, devletin her zaman yenilikçi fikirlerin ve girişimcilerin yanında olduğunu vurguladı. Akın, "Yerel yönetimlerimiz, üniversitelerimiz ve Konya Ticaret Odamız arasında kurulan güçlü dayanışma ağı, şehrimizin geleceğe daha kararlı yürümesini sağlamaktadır. Yatırımcı Ağı Projesinin geleceğin küresel markalarının Konyadan çıkmasına vesile olmasını temenni ediyorum." dedi.



YATIRIMCI AĞININ İŞLEYİŞİ TANITILDI

Programda KTO Girişimcilik ve İnovasyon Merkezi Müdürü Muhammed Canpolat da bir sunum gerçekleştirerek, Yatırımcı Ağının yapısı, çalışma modeli ve girişimcilere sağlayacağı destekler hakkında katılımcılara bilgi verdi. Canpolat, 2025 Aralık ayında kurulan Girişimcilik ve İnovasyon Merkezi’nin kısa sürede toplam 369 girişimciye ulaştığını ifade ederek, Yatırımcı Ağı Projesi ile daha fazla girişimcinin fikrini ticarileştirebileceğini söyledi.

Lansman programı, katılımcılar arasında gerçekleştirilen değerlendirmeler ve hatıra fotoğrafı çekimiyle sona erdi.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Wed, 08 Jul 2026 12:14:21 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>İstanbul Beylikdüzü&#39;nde çocuklar yaşam vadisinde buluştu</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/istanbul-beylikduzunde-cocuklar-yasam-vadisinde-bulustu/539938/</guid>
		   <description>İstanbulda Beylikdüzü Belediyesi tarafından düzenlenen Yaz Çocuk Etkinlikleri, 23 Ağustos tarihine kadar Yaşam Vadisi 1. Etap’ta çocuklara eğlence dolu anlar yaşatıyor.</description>
                      <author>bilgi@konyaaktuel.com.tr (Tevfik PEKÇAK)</author>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/haberler/2026/07/istanbul-beylikduzunde-cocuklar-yasam-vadisinde-bulustu-hOAwN364.webp" />
 İSTANBUL (İGFA) - Beylikdüzü Belediyesi, yaz tatiline renk katan etkinlikleriyle çocukları Yaşam Vadisi’nde bir araya getiriyor. Yaşam Vadisi 1. Etap’ta bulunan Sanatla Yaşam Atölyeleri alanında düzenlenen Yaz Çocuk Etkinlikleri kapsamında minikler, yaz akşamlarını sanatla iç içe ve eğlence dolu bir atmosferde geçiriyor.  23 Ağustos’a kadar devam edecek program, her cuma ve cumartesi günü gerçekleştiriliyor. Öte yandan, ücretsiz olarak düzenlenen etkinlikler, her yaş grubundan çocuğun katılımına açık olurken çocuklara çeşitli ikramlar da sunuluyor.    Etkinlik programında çeşitli atölye çalışmaları, kukla ve tiyatro gösterilerinin yanı sıra masal anlatımları ile müzikli drama çalışmaları da yer alıyor.  Çocukların hem eğlenirken öğrenmelerine katkı sunan hem de sosyal etkileşimlerini ve yaratıcılıklarını destekleyen etkinlikler, zengin içerikleriyle dikkat çekiyor. Ayrıca açık havada gerçekleştirilen programlar sayesinde çocuklar keyifli vakit geçirirken, aileler de Yaşam Vadisinin eşsiz atmosferinde yaz akşamlarının tadını çıkarıyor. Program hakkında detaylı bilgi almak isteyenler belediyenin www.beylikduzu.istanbul adresinden veya sosyal medya hesaplarından ulaşabilir.  </p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Wed, 08 Jul 2026 12:08:02 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Mersin&#39;de kavurucu sıcak uyarısı: Bu belirtilere dikkat!</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/mersinde-kavurucu-sicak-uyarisi-bu-belirtilere-dikkat/539937/</guid>
		   <description>Mersin Büyükşehir Belediyesi Sağlık İşleri Dairesi, artan sıcaklıklar nedeniyle yurttaşları uyararak özellikle risk grubundaki bireylerin dikkat etmesi gereken önlemleri hatırlattı.</description>
                      <author>bilgi@konyaaktuel.com.tr (Tevfik PEKÇAK)</author>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/haberler/2026/07/mersinde-kavurucu-sicak-uyarisi-bu-belirtilere-dikkat-yIPSYiHN.webp" />
 MERSİN (İGFA) - Mersin Büyükşehir Belediyesi Sağlık İşleri Dairesi Başkanlığı yetkilileri, etkisini gün geçtikçe daha da artıran sıcak hava dalgasına karşı yurttaşlara önemli uyarılarda bulunarak; özellikle risk grubunda olan yaş almışlar, çocuklar, kronik hastalığı bulunanlar, hamileler ve bakıma ihtiyaç duyan bireylerin dikkat etmesi gereken önlemleri hatırlattı.  Mersin’de yaz mevsiminin etkisini artırmasıyla birlikte, hava sıcaklıkları da mevsim normallerinin üzerine çıkmaya başladı. Gün içerisinde hissedilen sıcaklığın daha da yükselmesi, özellikle risk grubunda yer alan yurttaşlar açısından çeşitli sağlık sorunlarını beraberinde getiriyor.  Yurttaşların sıcak çarpması, sıvı kaybı ve güneşin zararlı etkileri gibi durumlardan korunması adına uyarılarda bulunan Sağlık İşleri Dairesi Başkanlığı yetkilileri, özellikle günün en sıcak saatlerinde koruyucu önlemlerin alınması gerektiğini vurguladı.  Güneş ışınlarının zararlı etkilerine bağlı rahatsızlıklara karşı önerileri sıralayan Büyükşehir Sağlık İşleri Dairesi Başkanlığı yetkilileri, olası risklerin en aza düşürülmesini amaçlıyor.  DR. SAMRAY: “GÜNDE EN AZ 2-3 LİTRE SIVI TÜKETEREK, AŞIRI SIVI KAYBI ÖNLENMELİ&quot;  Mersin Büyükşehir Belediyesi Sağlık İşleri Dairesi Başkanlığı’nda görev yapan Dr. Özge Samray, son günlerde artan sıcaklıklar yüzünden, özellikle sıcak çarpması riskinin artış gösterdiğini belirtti.  Sıcak çarpmasının belirtileri hakkında bilgi veren Dr. Samray, “Sıcak çarpması; 40 derecenin üzerinde ateş, çarpıntı, bulantı, kusma, zihin bulanıklığı gibi semptomlarla kendini gösteriyor.  Bu durumda bazı koruyucu önlemler alınması gerekir. Yurttaşlar giyimlerinde pamuklu kumaşlar tercih etmeli ve sıvı tüketimine mümkün olduğunca dikkat edilmeli. Günde en az 2-3 litre sıvı tüketilmesini öneriyoruz&quot; dedi. Araç kullanan yurttaşlara da önemli uyarı ve tavsiyelerde bulunan Dr. Samray; yaş almışların, çocukların ve evcil hayvanların, kliması çalışmayan araçlarda bırakılmaması gerektiğini vurgularken, patlama riski olan malzemelerin de araçtan çıkarılması gerektiğinin altını çizdi. </p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Wed, 08 Jul 2026 12:06:02 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Eti Bakır&#39;dan İkiztepe Höyüğü kazılarına 4. yıl desteği</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/eti-bakirdan-ikiztepe-hoyugu-kazilarina-4-yil-destegi/539936/</guid>
		   <description>Eti Bakır, Samsunun Bafra ilçesindeki İkiztepe Höyüğü kazılarına verdiği desteği bu yıl da sürdürdü. Şirket, arkeolojik mirasın korunmasının yanı sıra bilimsel araştırmalar ve bölgesel kalkınmaya katkı sağlamayı hedefliyor.</description>
                      <author>bilgi@konyaaktuel.com.tr (Tevfik PEKÇAK)</author>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/haberler/2026/07/eti-bakirdan-ikiztepe-hoyugu-kazilarina-4-yil-destegi-T84G2ZgC.webp" />
 SAMSUN (İGFA) - Katma değerli sanayinin öncü şirketlerinden Eti Bakır, Samsunun Bafra ilçesinde yürütülen İkiztepe Höyüğü kazılarına desteğini dördüncü yılında da devam ettiriyor.  Şirketin, sürdürülebilir büyüme ve sorumlu madencilik anlayışı doğrultusunda hayata geçirdiği "Yerin Altındaki Bütün Cevherleri Çıkarıyoruz" projesi kapsamında desteklenen kazılar, Anadolunun önemli kültürel miraslarından biri olan İkiztepe Höyüğündeki bilimsel çalışmalara katkı sunuyor. Kazı çalışmalarına verdiği desteğin yanı sıra Ar-Ge laboratuvarlarını bilim insanlarının kullanımına açarak buluntuların analiz süreçlerine de katkı sağlayan şirket ayrıca, faaliyet gösterdiği bölgelerde kültür turizmini destekleyerek yerel kalkınmanın güçlendirilmesini amaçlıyor.  Eti Bakır Genel Müdürü Asım Akbaş, kültürel mirasın korunmasının şirketin öncelikleri arasında yer aldığını belirterek, dört yıldır sürdürülen desteğin Anadolunun binlerce yıllık tarihinin gün yüzüne çıkarılmasına katkı sağladığını ifade etti. Akbaş, kazıların kültür turizmini canlandırarak bölge ekonomisine de değer kattığını vurgulayarak, yeni kazı sezonunda da bilimsel araştırmalara destek vermeyi sürdüreceklerini söyledi.    İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Kazı Başkanı Doç. Dr. Aslıhan Beyazıt ise İkiztepe Höyüğünün Samsunun en önemli arkeolojik alanlarından biri olduğunu belirterek, Eti Bakırın sağladığı destek sayesinde araştırmaların kesintisiz şekilde devam ettiğini ve bölgenin tarihine ilişkin yeni bulguların gün yüzüne çıkarılabildiğini dile getirdi.  Milattan önce 4 binli yıllara uzanan geçmişiyle Anadolu tarihine ışık tutan İkiztepe Höyüğü, bakır işlemeciliğinin en eski örnekleri arasında gösterilen eserleriyle dikkat çekiyor. Kazılarda bugüne kadar bakır alaşımlı silahlar, günlük kullanım eşyaları, süs objeleri, erken dönem tekstil dokumacılığına ait buluntular ve Karadenize özgü ahşap mimari kalıntıları ortaya çıkarıldı. Bu yönüyle İkiztepe Höyüğü, Anadolunun tarih öncesi yaşamına ilişkin önemli veriler sunmayı sürdürüyor. </p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Wed, 08 Jul 2026 11:56:03 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Kocaeli&#39;de dere yataklarına periyodik bakım</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/kocaelide-dere-yataklarina-periyodik-bakim/539935/</guid>
		   <description>Kocaeli Büyükşehir Belediyesi İSU Genel Müdürlüğü, olası taşkınların önüne geçmek, suyun doğal akışını korumak ve çevre kirliliğinin oluşmasını engellemek amacıyla Kocaeli genelindeki dere yataklarında temizlik çalışmalarını aralıksız sürdürüyor.</description>
                      <author>bilgi@konyaaktuel.com.tr (Tevfik PEKÇAK)</author>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/haberler/2026/07/kocaelide-dere-yataklarina-periyodik-bakim-zvVXHbt6.webp" />
 KOCAELİ (İGFA) - Kocaeli Büyükşehir Belediyesine bağlı ekipler tarafından gerçekleştirilen çalışmalar kapsamında dere yataklarında biriken çamur, doğal birikintiler ve çeşitli atıklar temizlenerek taşkın riskinin azaltılmasına katkı sağlanıyor.   İSU Genel Müdürlüğü ekipleri tarafından Kocaeli genelinde yılın ilk 6 ayında toplam 110 derede yaklaşık 357 bin 800 metre uzunluğundaki dere yatağında periyodik temizlik çalışması gerçekleştirdi. Çalışmalar kapsamında dere yataklarında biriken çamur, doğal birikintiler ve çeşitli atıklar temizlenirken toplam 22 bin 800 ton atık bertaraf edildi. Düzenli olarak sürdürülen dere temizliği çalışmalarıyla suyun doğal akışının korunması, taşkın riskinin azaltılması, çevre kirliliğinin önlenmesi ve dere ekosisteminin korunması hedefleniyor.    ATIKLAR TAŞKIN RİSKİNİ ARTIRIYOR  Dere yataklarına gelişi güzel bırakılan plastik şişeler, poşetler, evsel atıklar, mobilya parçaları, ağaç dalları ve benzeri malzemeler suyun doğal akışını engelleyerek taşkın riskini artırıyor. Özellikle kuvvetli yağışlarda suyun akışını zorlaştıran bu atıklar dere taşkınlarına, su baskınlarına ve çevrede çeşitli olumsuzlukların yaşanmasına neden olabiliyor. Temizlenen noktalara aynı tür atıkların yeniden bırakılması ise ekiplerin çalışmalarını güçleştirirken yürütülen temizlik faaliyetlerinin etkinliğini de azaltıyor.  Dere yataklarına bırakılan atıklar yalnızca taşkın riskini artırmakla kalmıyor; çevre kirliliğine, kötü koku oluşumuna ve haşere popülasyonunun artmasına da neden oluyor. Aynı zamanda dere ekosistemine zarar veren bu olumsuzluklar, kent estetiğini de olumsuz etkiliyor. Dere yataklarının temiz tutulması; çevrenin korunması, doğal yaşamın sürdürülebilirliği ve olası afet risklerinin azaltılması açısından büyük önem taşıyor. </p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Wed, 08 Jul 2026 11:54:03 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>EİB Haziran&#39;da ihracatta tarihi rekor kırdı</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/eib-haziranda-ihracatta-tarihi-rekor-kirdi/539934/</guid>
		   <description>Ege İhracatçı Birlikleri son 1 yıllık dönemde ihracatını yüzde 3’lük artışla 19 milyar dolar seviyesine taşıdı. EİB 4 yıldır 18,5 milyar dolar seviyesine takılıp kalan ihracatında 19 milyar dolara ulaşma mutluluğu yaşıyor.</description>
                      <author>bilgi@konyaaktuel.com.tr (Tevfik PEKÇAK)</author>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/haberler/2026/07/eib-haziranda-ihracatta-tarihi-rekor-kirdi-Jmq4BCax.webp" />
 İZMİR (İGFA) - “EİB 2026 Yılı İlk Yarı Değerlendirme Toplantısı&quot;nda konuşan Ege İhracatçı Birlikleri Koordinatör Başkın Muhammet Öztürk, haziran ayında gerçekleştirdikleri 1 milyar 744 milyon dolarlık ihracatla 87 yıllık tarihlerinin aylık ihracat rekorunu kırdıklarını, 2026 yılının ilk yarısında küresel ekonomideki belirsizlikler, jeopolitik riskler ve yüksek maliyet baskısına rağmen ihracattaki güçlü performanslarını sürdürdüklerini vurguladı.  215 ÜLKE VE GÜMRÜKLÜ BÖLGEYE İHRACAT YAPTIK  2026nın ilk yarısında 215 ülke ve gümrüklü bölgeye ihracat yapıldığını, 115 ülkeye ihracatın artırıldığını aktaran Öztürk şöyle devam etti: “Almanya, ABD ve İtalya en büyük ihraç pazarlarımız olmayı sürdürdü. Avrupa Birliğine ihracatın yüzde 14 artışla 4,6 milyar dolara yükselirken, toplam ihracatta AB’nin payı yüzde 49a ulaştı.&quot;  Ticaret Bakanlığı’nın ihracatçılara sağladığı devlet desteklerinde aracılık göervini 2026 yılında da sürdürdükleri bilgisini veren Öztürk, “Yılın ilk yarısında 2 bin 325 firma ve iş birliği kuruluşuna toplam 1 milyar 568 milyon liralık destek ödenmesine aracılık ettik. 2025 yılının ilk yarısına göre aracılık ettiğimiz devlet destekleri tutarı yüzde 48 arttı&quot; ifadelerini kullandı.  Yılın ikinci yarısında çalışmaların yapay zekâ, dijital dönüşüm, sürdürülebilirlik ve inovasyon başlıklarında yoğunlaşacağını dile getiren Öztürk, ihracatçıların yeni pazarlara erişimini artırmak amacıyla uluslararası fuar, ticaret heyeti ve UR-GE projelerine hız vereceklerini söyledi. İhracatçıların rekabet gücünün korunması için destek mekanizmalarının güçlendirilmesi gerektiğine dikkat çeken Öztürk, döviz dönüşüm desteğinin artırılması, çalışan başına verilen istihdam desteğinin 5 bin liraya çıkarılması, reeskont kredi limitlerinin günlük 6 milyar liraya yükseltilmesi ve üretici ihracatçılara yönelik kurumlar vergisi indiriminin 2026 yılını da kapsayacak şekilde uygulanmasının sektör açısından büyük önem taşıdığını ifade etti.  ÇİFT HANELİ İHRACAT ARTIŞINI SAĞLAYACAK EKOSİSTEM İSTİYORUZ  2026 yılını 19 milyar doların üzerinde ihracatla tamamlamayı hedeflediklerini vurgulayan Öztürk, "İhracatın yeniden ekonomik büyümeye güçlü katkı sağladığı bir döneme girmek istiyoruz. Bunun için ihracatımızda çift haneli büyümeyi sağlayacak ekosistemi kurmalıyız. Üretim, yatırım ve ihracat odaklı politikalarla Türkiyenin küresel rekabet gücünü artırmaya devam edeceğiz&quot; diyerek sözlerini noktaladı.  Ege İhracatçı Birlikleri bünyesinde 8 yıldır ihracat şampiyonu olan Ege Demir ve Demirdışı Metaller İhracatçıları Birliği, 2026 yılının ilk yarısında 1,3 milyar dolarlık ihracat performansıyla zirvedeki yerini korudu.    Ege İhracatçı Birlikleri Koordinatör Başkan Yardımcısı ve Ege Demir ve Demirdışı Metaller İhracatçıları Birliği Başkanı Fatih Uysal, 2026 yılının ilk yarısında yılsonu için belirledikleri 2,5 milyar dolar ihracat hedefine ulaşacak bir performans ortaya koyduklarını yüksek maliyetler, finansmana erişim ve ABnin yeni ticaret politikalarına karşı yapısal destek çağrısı yaptı.Alt sektörlerde farklı bir görünüm yaşandığına dikkat çeken Uysal, “Demirdışı metaller ihracatımız yüzde 20 artış gösterdi. Çelik ihracatımız ise küresel kapasite fazlası, düşük fiyat baskısı ve ticaret kısıtlamalarının etkisiyle yüzde 7 geriledi. Birlik kanalıyla 182 ülkeye ihracat gerçekleştirdik. Avrupa Birliğinin en önemli pazarımız olmayı sürdürdü. Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Balkanlarda pazar çeşitlendirme çalışmalarına hız verdik&quot; diye konuştu.  Sektörün en önemli gündem maddelerinin finansmana erişim, yüksek üretim maliyetleri ve kur-enflasyon dengesindeki bozulma olduğuna işaret eden Başkan Uysal, ihracatçıların uluslararası rekabet gücünü koruyabilmesi için uygun finansman imkânlarının genişletilmesi ve maliyetleri azaltacak yapısal düzenlemelerin hayata geçirilmesi gerektiğine dikkati çekerek, "Avrupa Birliğinin çelik ürünlerine yönelik yeni ticaret önlemleri ile 1 Ocak 2026 itibarıyla mali yükümlülük aşamasına geçen Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması sektör açısından yeni bir dönemi başlattı. Birliğimizin üyelerinin yeşil dönüşüm sürecine uyumunu desteklemek amacıyla eğitim, webinar ve UR-GE projelerini hayata geçiriyoruz. Ayrıca, saatlik mahsuplaşma uygulamasının sanayicilerin güneş enerjisi yatırımlarının verimliliğini olumsuz etkiliyor. İhracatçıların yeşil dönüşüm yatırımlarını sürdürebilmeleri için aylık mahsuplaşma sistemine yeniden geçilmesi gerekiyor.  Yılın ikinci yarısında küresel talepteki yavaşlama, jeopolitik gelişmeler ve maliyet baskılarının devam etmesini bekliyoruz. Teknoloji, sürdürülebilirlik ve katma değerli üretime yönelik yatırımlar sektörün rekabet gücünü artıracak. Gerekli yapısal adımların atılması halinde ihracatımız yeniden güçlü bir ivme yakalayabilecek ve 3 milyar doları aşabilecek güçte" diye konuştu. </p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Wed, 08 Jul 2026 11:52:02 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Kocaeli Körfez&#39;de 58 sokak Büyükşehir&#39;le vitrine çıkıyor</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/kocaeli-korfezde-58-sokak-buyuksehirle-vitrine-cikiyor/539932/</guid>
		   <description>Kocaeli Büyükşehir Belediyesi, kent genelinde sürdürdüğü üstyapı yatırımlarına Körfez ilçesi Mimar Sinan Mahallesi’nde hız kesmeden devam ediyor. 58 sokağı kapsayan dev çalışmalarda 24 sokağın üstyapısı tamamlandı. Yol ve kaldırım imalatlarını sürdüren ekipler, mahalleyi modern ve konforlu ulaşım ağına kavuşturuyor.</description>
                      <author>bilgi@konyaaktuel.com.tr (Tevfik PEKÇAK)</author>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/haberler/2026/07/kocaeli-korfezde-58-sokak-buyuksehirle-vitrine-cikiyor-Q7zIKbwD.webp" />
 KOCAELİ (İGFA) - Kocaeli Büyükşehir Belediyesi, Körfez Mimar Sinan Mahallesi’nde yürüttüğü çalışmalarla altyapı ve üstyapı yatırımlarını hız kesmeden sürdürüyor. Bu kapsamda mahallede bulunan 58 sokaktan 33’ünde altyapı çalışmaları tamamlandı.  Altyapı çalışmalarının ardından üstyapı için sahaya inen Yol ve Bakım Dairesi Başkanlığı ekipleri, söz konusu sokakların 24’ünde asfalt serimi ve asfalt yama çalışmalarını gerçekleştirdi. Toplam 13 bin 345 metre uzunluğundaki yol ağında yapılan çalışmalar kapsamında, 9 bin 200 metrelik bölümde asfalt serimi yapılırken, 2 bin 160 metrelik kısımda ise asfalt yama çalışması uygulandı. Böylece toplam 11 bin 360 metrelik yolun üstyapı yenilemesi tamamlanarak vatandaşların hizmetine sunuldu.    EKİPLER YOĞUN TEMPODA ÇALIŞIYOR  Büyükşehir ekipleri, çalışmalarını mahallenin farklı noktalarında eş zamanlı olarak sürdürüyor. Bu kapsamda Elifli ve Topel sokaklarda trimer kazı ile terasman imalatları devam ederken, Gül Sokak’ta PMT serimi gerçekleştiriliyor. Öte yandan Petkimliler Caddesi’nde baskı beton, Celal Atik Sokak’ta ise süpürge beton imalatı yapılarak yol ve kaldırım düzenlemeleri hızla ilerliyor.  Altyapı çalışmalarının tamamlandığı sokaklarda üstyapı imalatlarını vakit kaybetmeden sürdüren Büyükşehir ekipleri; asfalt, kaldırım ve çevre düzenleme çalışmalarını etaplar halinde tamamlayarak Mimar Sinan Mahallesi’ni daha güvenli, konforlu ve modern ulaşım altyapısına kavuşturmayı hedefliyor. </p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Wed, 08 Jul 2026 11:36:03 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Antalya Konyaaltı&#39;nda kapsamlı kanal temizliği</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/antalya-konyaaltinda-kapsamli-kanal-temizligi/539931/</guid>
		   <description>Antalya Büyükşehir Belediyesi ASAT Genel Müdürlüğü, sivrisinek oluşumu, kötü kokular ve kış aylarında yaşanabilecek taşkın riskine karşı yağmur suyu kanallarında periyodik temizlik çalışmalarını sürdürüyor.</description>
                      <author>bilgi@konyaaktuel.com.tr (Tevfik PEKÇAK)</author>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/haberler/2026/07/antalya-konyaaltinda-kapsamli-kanal-temizligi-lSBHAX26.webp" />
 ANTALYA (İGFA) - Antalya Büyükşehir Belediyesi ASAT Genel Müdürlüğü, Konyaaltı bölgesinde özellikle yoğun yağış dönemlerinde yağmur sularının denize tahliyesini sağlayan açık kanallarda biriken otlar, sazlıklar, ağaç dalları, çamur ve katı atıklar iş makineleri ve budama ekipleriyle temizliyor. Bu çalışmalarla hem kötü koku ve haşere oluşumu önleniyor hem de olası taşkın risklerine karşı önlem alınıyor.  KÖTÜ KOKUYA GEÇİT YOK  Konyaaltı’nda yürütülen dere temizlik çalışmasıyla ilgili açıklamalarda bulunan ASAT Kanal ve Dere Temizlik Sorumlusu Volkan Daldal, “Gürsu Mahallesi’nde çalışmalarımızı yürütüyoruz. Daha önce Uncalı ve Uluç mahallelerimizde de temizlik çalışmalarımızı gerçekleştirdik. Halk arasında Arı Deresi olarak bilinen bölgede kapsamlı bir temizlik yapıyoruz&quot; dedi. Yaz sezonuyla birlikte kötü koku ve görüntünün önüne geçmeyi amaçladıklarını ifade eden Daldal, “Vatandaşlarımızın daha konforlu bir yaşam sürdürebilmesi için periyodik olarak dere temizlik çalışmalarımızı sürdürüyoruz&quot; diye konuştu. Daldal, çalışmaların 2 iş makinesi ve 7 personelin desteğiyle titizlikle yürütüldüğünü kaydetti.  MAHALLE MUHTARINDAN TEŞEKKÜR  Gürsu Mahalle Muhtarı Özlem Saday, Arı Deresi’nde yürütülen temizlik çalışmalarından duydukları memnuniyeti dile getirerek, “Yağışların fazla olması nedeniyle dere içerisindeki otlar yeniden çoğalmıştı. Bu durum hem suyun akışını olumsuz etkiliyor hem de kötü kokuya neden oluyordu. Bu yıl ikinci kez gerçekleştirilen temizlik çalışmaları mahallemiz için büyük önem taşıyor. Taleplerimize karşılık veren Antalya Büyükşehir Belediyesi ve ASAT ekiplerine teşekkür ediyoruz&quot; dedi. </p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Wed, 08 Jul 2026 11:22:02 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>DEÜ, araştırma ekosistemini yeni iş birliğiyle güçlendirdi</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/deu-arastirma-ekosistemini-yeni-is-birligiyle-guclendirdi/539930/</guid>
		   <description>Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ), bilimsel araştırma ve teknoloji geliştirme alanındaki stratejik iş birliklerine bir yenisini daha ekledi.</description>
                      <author>bilgi@konyaaktuel.com.tr (Tevfik PEKÇAK)</author>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/haberler/2026/07/deu-arastirma-ekosistemini-yeni-is-birligiyle-guclendirdi-zNYrxJeA.webp" />
 İZMİR (İGFA) - Dokuz Eylül Üniversitesi, bilimsel üretim kapasitesini artırmaya ve araştırma ekosistemini güçlendirmeye yönelik çalışmalarını yeni iş birlikleriyle sürdürüyor. Bu kapsamda Dokuz Eylül Üniversitesi, Atlas Üniversitesi ve Dokuz Eylül Üniversitesi İzmir Biyotıp ve Genom Merkezi (İBG) arasında kapsamlı bir iş birliği protokolü imzalandı.  Protokole, Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Bayram Yılmaz, Atlas Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Ali Sınağ ve Dokuz Eylül Üniversitesi İzmir Biyotıp ve Genom Merkezi (İBG) Müdürü Prof. Dr. Ali Osman Kılıç imza attı. İmza törenine Atlas Üniversitesi Mütevelli Heyet Üyesi Prof. Dr. Faruk Aydın da katıldı.  İmzalanan protokol kapsamında; ortak bilimsel araştırma projelerinin geliştirilmesi, öğrenci ve araştırmacı değişim programlarının hayata geçirilmesi, staj olanaklarının artırılması, lisansüstü tez çalışmalarının desteklenmesi, ortak eğitim programlarının düzenlenmesi ile Ar-Ge ve teknoloji geliştirme faaliyetlerinde kurumlar arasında iş birliğinin güçlendirilmesi hedefleniyor.  "GELECEĞİN BİLİM İNSANLARININ YETİŞMESİNE KATKI SUNACAK"  İş birliğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Bayram Yılmaz, üniversiteler arasındaki güçlü iş birliklerinin bilimsel gelişimin en önemli unsurlarından biri olduğuna dikkat çekti.  İmzalanan protokolün araştırma altyapısının daha etkin kullanılmasına, bilgi ve deneyim paylaşımının artırılmasına, disiplinler arası çalışmaların teşvik edilmesine ve ortak bilimsel üretimin güçlendirilmesine katkı sağlayacağını belirten Rektör Prof. Dr. Bayram Yılmaz, bilimsel üretimi ve araştırma ekosistemini güçlendirecek bu iş birliğinin nitelikli projelerin geliştirilmesine ve geleceğin bilim insanlarının yetişmesine önemli katkılar sunmasını diledi.  İş birliği protokolüyle birlikte iki üniversite ile DEÜ İzmir Biyotıp ve Genom Merkezi arasında eğitim, araştırma ve teknoloji geliştirme alanlarında uzun vadeli ve sürdürülebilir bir ortaklık oluşturulması hedefleniyor. Protokolün, ortak projelerin hayata geçirilmesine, araştırmacılar arasındaki akademik etkileşimin artırılmasına ve bilimsel bilgi üretiminin ulusal ve uluslararası düzeyde daha da güçlendirilmesine katkı sağlaması bekleniyor. </p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Wed, 08 Jul 2026 11:12:02 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>İstanbullular &#39;Terasta Caz&#39; konserleri ile buluşuyor</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/istanbullular-terasta-caz-konserleri-ile-bulusuyor/539929/</guid>
		   <description>Yaz akşamlarının vazgeçilmez buluşmalarından biri haline gelen “Terasta Caz&quot; konserleri, temmuz ayında da İstanbul Kitapçısı Kadıköy şubesinin terasında müzikseverlerle buluşmaya devam ediyor.</description>
                      <author>bilgi@konyaaktuel.com.tr (Tevfik PEKÇAK)</author>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/haberler/2026/07/istanbullular-terasta-caz-konserleri-ile-bulusuyor-dh5i1YAz.webp" />
 İSTANBUL (İGFA) - İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ tarafından hayata geçirilen “Terasta Caz&quot; konserleri, temmuz ayında da şehrin ritmine kısa bir mola vermek isteyen İstanbulluları müzikle buluşturmaya devam ediyor.  Serinin temmuz ayındaki ilk konseri 1 Temmuz’da Lara Çetin &amp; Barış Öztürk Duo performansıyla gerçekleşti. İstanbul Kitapçısı Kadıköy şubesinin terasında düzenlenen konserde, katılımcılar cazın farklı seslerini keşfederken yaz akşamının keyifli atmosferini deneyimledi. Serinin 8 Temmuz’daki konserinde “Fatih Oral Quartet&quot; müzikseverlerle buluşacak. Neyzen Fatih Oral’ın bestelerinden oluşan repertuvarıyla sahne alan grup; modal, makam, folk ve pentatonik gamlardan beslenen doğaçlamalarıyla Türk cazının özgün örnekleri arasında yer alıyor.  22 Temmuz’da “Ajda Ahu Giray &amp; Ricardo Moyano Duo&quot;, Frankofon caz etkilerini taşıyan repertuvarı ve özgün yorumlarıyla dinleyicilere keyifli bir caz akşamı yaşatacak. Serinin son konseri ise 29 Temmuz’da “Esra Gürçay &amp; Kerem Can Dündar Duo&quot;nun özgün yorumları ve kendine has müzikal yaklaşımıyla gerçekleşecek.  Terasta Caz konserleri, temmuz ayında da İstanbul Kitapçısı Kadıköy şubesinde cazın farklı yorumlarına ev sahipliği yapmaya devam edecek. </p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Wed, 08 Jul 2026 11:10:02 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Mersin Büyükşehir&#39;den yaralı canlara umut</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/mersin-buyuksehirden-yarali-canlara-umut/539928/</guid>
		   <description>Mersin Büyükşehir Belediyesi, sokakta yaralanan kedi ve köpekleri Kaşlı Hayvan Bakımevi ve Doğal Yaşam Alanı’nda tedavi ederek yeniden yaşama kazandırıyor.</description>
                      <author>bilgi@konyaaktuel.com.tr (Tevfik PEKÇAK)</author>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/haberler/2026/07/mersin-buyuksehirden-yarali-canlara-umut-9TYKUqFR.webp" />
 MERSİN (İGFA) - Mersin Büyükşehir Belediyesi, sokakta yaralanan ve yaşam mücadelesi veren can dostlarına umut olmaya devam ediyor. Büyükşehir Belediyesi Kaşlı Hayvan Bakımevi ve Doğal Yaşam Alanı’nda tedavi altına alınan yaralı kedi ve köpekler, veteriner hekimlerin özverili çalışmaları sayesinde yeniden sağlığına kavuşuyor.  Büyükşehir Belediyesi Veteriner İşleri Dairesi Başkanlığı ekipleri, Alo 185 Teksin Çağrı Merkezi üzerinden gelen ihbarlar doğrultusunda yaralı hayvanlara en kısa sürede ulaşıyor.  Olay yerine giden ekipler tarafından güvenli şekilde alınan can dostlar, vakit kaybetmeden Kaşlı Hayvan Bakımevi ve Doğal Yaşam Alanı’na ulaştırılarak veteriner hekimlere emanet ediliyor.  Merkezde gerçekleşen muayene ve tetkiklerin ardından tedavi süreci başlatılan yaralı kedi ve köpekler, uzman veteriner hekimlerin ve teknik ekibin yoğun çabasıyla yaşama tutunuyor.  Kimi trafik kazası, kimi darp, kimi ise farklı nedenlerle yaralanan patili dostlar; uygulanan tedavi, bakım ve rehabilitasyon süreçlerinin ardından sağlıklarına kavuşarak yeni bir yaşam şansı elde ediyor.  BÜYÜKŞEHİR EKİPLERİ, AĞIR YARALI 3 CAN DOSTU SAĞLIĞINA KAVUŞTURDU  Kaşlı Hayvan Bakımevi ve Doğal Yaşam Alanı’nda yürütülen özverili çalışmaların en anlamlı örnekleri arasında yer alan Mucize, Demircan ve Serum, yaşama tutunan patili dostlardan yalnızca birkaçı. İlk getirildiklerinde yaşam belirtileri oldukça zayıf olan bu hayvanlar, günler süren titiz tedavi ve bakımın ardından ayağa kalktılar. Büyükşehir Belediyesi, sokakta yaşayan her canın yaşam hakkını korumak ve onları yeniden sağlığına kavuşturmak için, veteriner hekimleri ve saha ekipleriyle çalışmalarına aralıksız devam edecek. </p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Wed, 08 Jul 2026 11:08:02 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Lise öğrencileri GTÜ&#39;de bilimle tanıştı</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/lise-ogrencileri-gtude-bilimle-tanisti/539927/</guid>
		   <description>Türkiyenin dört bir yanından gelen lise öğrencileri, GTÜ bünyesindeki araştırma laboratuvarlarında uygulamalı çalışmalar yaparak bilim dünyasıyla tanıştı.</description>
                      <author>bilgi@konyaaktuel.com.tr (Tevfik PEKÇAK)</author>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/haberler/2026/07/lise-ogrencileri-gtude-bilimle-tanisti-eYSdzCiq.webp" />
 KOCAELİ (İGFA) - Gebze Teknik Üniversitesi (GTÜ), gençlerin bilimsel meraklarını desteklemek ve araştırma kültürünü erken yaşta kazandırmak amacıyla düzenlenen "Bilimle Tanış: Araştırma Staj Programı"na ev sahipliği yaptı. Bu yıl kapsamı genişletilen programda, Türkiyenin farklı illerinden gelen 275 lise öğrencisi üniversitenin 23 farklı bölümünde ağırlandı.  İLK GÜN ORYANTASYON VE AÇILIŞ KONUŞMALARI  GTÜ Kongre ve Kültür Merkezinde gerçekleştirilen açılış oturumu ile başlayan programın ilk gününde, GTÜ Basın ve Halkla İlişkiler Müdürü Öğr. Gör. M. Çağatay Aktürk ile Bilim İletişimi Ofisi Koordinatörü Dr. Öğr. Gör. Çiçek Tomrukçu tarafından oryantasyon eğitimi ve bilgilendirme sunumu yapıldı.  Ardından GTÜ Rektör Yardımcıları Prof. Dr. Elif Damla Arısan ve Prof. Dr. Mahmut Durmuş, açılış konuşmalarıyla öğrencileri selamlayarak kendilerine verimli bir süreç geçirmeleri yönünde tavsiyelerde bulundu. İlk gün programı, bölümlerdeki tanışma etkinlikleriyle devam etti.  23 BÖLÜMDE UYGULAMALI LABORATUVAR DENEYİMİ  Bir hafta boyunca süren etkinlikler kapsamında öğrenciler; Mühendislik, Havacılık ve Uzay Bilimleri, Temel Bilimler, Mimarlık ve İşletme Fakülteleri, Nanoteknoloji ile Biyoteknoloji Enstitüsüne bağlı 23 farklı bölümde yürütülen çalışmaları yakından inceledi.  Bilgisayar, Biyomühendislik, Biyoteknoloji, Çevre, Elektronik, Endüstri, İnşaat, Kimya, Makine, Malzeme Bilimi, Uçak, Siber Güvenlik Mühendisliği ile Fizik, Kimya, Matematik, Moleküler Biyoloji ve Genetik (MBG), Nanoteknoloji, Veri Bilimi, Endüstriyel Tasarım, Mimarlık, İktisat, İşletme ve Yönetim Bilişim Sistemleri alanlarında atölye ve laboratuvar çalışmaları gerçekleştirildi.  Akademisyenler ve araştırma görevlilerinin rehberliğinde birebir uygulamalar yapan lise öğrencileri, teorik bilgileri pratik becerilere dönüştürme fırsatı buldu.   Bu etkinlikler, öğrencilerin gelecekteki üniversite yolculuklarında daha bilinçli ve doğru bölüm tercihleri yapabilmelerine katkı sağladı.  KAPANIŞ TÖRENİ VE SERTİFİKA TAKDİMİ  Programın son gününde, katılımcı öğrenciler için bir kapanış töreni düzenlendi. Tören kapsamında genç araştırmacılara katılım belgeleri; GTÜ Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Elif Damla Arısan, bölüm başkanları ve öğretim üyeleri tarafından takdim edildi.  "Bilime İlk Adım GTÜde Atılıyor" vizyonuyla gerçekleştirilen etkinlik, toplu hatıra fotoğrafı çekimiyle sona erdi. </p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Wed, 08 Jul 2026 11:06:03 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>İstanbul Maltepe&#39;de Çocuk Tiyatrosu Zümrütevler&#39;de</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/istanbul-maltepede-cocuk-tiyatrosuzumrutevlerde/539926/</guid>
		   <description>İstanbul Maltepe Belediyesi, “Yaz Çocuk Tiyatroları&quot;nın ikinci adresi Zümrütevler oldu. Pazar yerinde gelen çocuklar, “Hansel ve Gretel: Kayıp Ormanlar Ülkesi&quot; isimli tiyatroyu büyük bir keyifle izlerken aileleri de onlara eşlik etti.</description>
                      <author>bilgi@konyaaktuel.com.tr (Tevfik PEKÇAK)</author>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/haberler/2026/07/istanbul-maltepede-cocuk-tiyatrosuzumrutevlerde-h2qsSzPU.webp" />
 İSTANBUL (İGFA) - İstanbul Maltepe Belediyesi, “Yaz Çocuk Tiyatroları&quot;nın ikinci gününde onlarca çocuk, Zümrütevler semt pazarında bir araya geldi.  Hansel ve Gretel’in maceralarını modern bir bakış açısıyla ele alan ve yeşile duyulan sevgi, arkadaşlık ve güven temalarıyla harmanlayan “Hansel ve Gretel: Kayıp Ormanlar Ülkesi&quot; hem güldürdü hem de düşündürdü.  Tiyatro Boz tarafından sahnelenen ve rollerini Emir İnci, Ekin Duygu, Ragıpcan Yılmaz, İlkim Sima Taşkın ve Özgür Karaböcek’in canlandırdığı oyunda oyuncuların performansı büyük beğeni topladı.  Oyunda maceraperest kardeşler Hansel ve Gretel’in bir haritayı takip ederek ormanı kötü kalpli bir cadının büyüsünden kurtarmaya çalışması konu ediliyor. </p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Wed, 08 Jul 2026 10:58:02 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Konya Karatay&#39;da Kick Boks&#39;ta çifte madalya</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/konya-karatayda-kick-boksta-cifte-madalya/539925/</guid>
		   <description>Bolu’da düzenlenen Türkiye Kick Boks Şampiyonası’nda Karatay Belediyesporlu sporcular Ahmet Hakan Göksel ve Uğur Ali Göksel, gümüş ve bronz madalya kazanarak önemli bir başarıya imza attı.</description>
                      <author>bilgi@konyaaktuel.com.tr (Tevfik PEKÇAK)</author>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/haberler/2026/07/konya-karatayda-kick-boksta-cifte-madalya-9cGUFlux.webp" />
 KONYA (İGFA) - Karatay Belediyespor Kulübü Kick Boks takımı sporcularından Ahmet Ali Göksel ve Uğur Ali Göksel, Bolu’da düzenlen Türkiye Kick Boks Şampiyonası’nda elde ettiği dereceler ile önemli başarılara imza attı.  1-9 Temmuz tarihleri arasında Karaçayır Spor Salonu’nda devam eden Türkiye Kick Boks Şampiyonası’nda mücadele eden Karatay Belediyespor Kulübü sporcuları, Gençler kategorisinde kürsüye çıkma başarısı gösterdi. Ring sporları müsabakalarında mücadele eden Karatay Belediyesporlu sporcular, organizasyonu bir gümüş ve bir bronz madalya olmak üzere toplam iki madalya ile tamamladı.  Şampiyonada Gençler Full Contact 51 kilogram kategorisinde mücadele eden Ahmet Hakan Göksel, başarılı performansıyla Türkiye ikincisi olarak gümüş madalyanın sahibi oldu. Aynı kategoride ringe çıkan Uğur Ali Göksel ise turnuvayı Türkiye üçüncüsü olarak tamamlayarak bronz madalya kazandı.  Elde edilen bu derecelerle birlikte Karatay Belediyespor Kulübü, şampiyonayı iki madalya ile tamamlayarak kick bokstaki başarılı performansını bir kez daha ortaya koydu. Türkiyenin dört bir yanından sporcuların katıldığı organizasyonda kazanılan iki madalya, Karatay Belediyespor Kulübünün kick boksta istikrarlı yükselişinin göstergesi oldu.    KILCA: GENÇLERİMİZLE GURUR DUYUYORUZ   Karatay Belediye Başkanı Hasan Kılca, Türkiye Kick Boks Şampiyonasında elde edilen derecelerin Karatay adına gurur verici olduğunu belirtti.  Sporun ve sporcunun her zaman yanında olduklarını ifade eden Başkan Hasan Kılca, "Karatay Belediyespor Kulübümüz, farklı branşlarda elde ettiği başarılarla ilçemizi en iyi şekilde temsil etmeye devam ediyor. Türkiye Kick Boks Şampiyonasında Gençler kategorisinde gümüş madalya kazanan Ahmet Hakan Göksel ile bronz madalyanın sahibi olan Uğur Ali Gökseli gönülden tebrik ediyorum. Sporcularımızın bu başarısında emeği geçen antrenörlerimizi, kulüp yöneticilerimizi ve ailelerini de kutluyorum." dedi.  Gençlerin spora yönelmesini önemsediklerini vurgulayan Başkan Kılca, Karatay Belediyesi olarak spor yatırımlarını ve genç sporculara verdikleri desteği sürdüreceklerini belirterek, "Gençlerimizin azim ve disiplinle çalışarak elde ettiği her başarı, bizler için büyük bir mutluluk ve gurur kaynağıdır. Karatay Belediyesporun önümüzdeki süreçte de yeni şampiyonlar yetiştireceğine inanıyor, tüm sporcularımıza başarılarının devamını diliyorum." ifadelerini kullandı. </p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Wed, 08 Jul 2026 10:56:02 +0300</pubDate>
		   </item>
			  
  
    
<item>
		   <title>İlk Yarı Sonucu</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yazarlar/erdal-kucuksehir/ilk-yari-sonucu/652/</guid>
		   <description>Hem küresel ölçekte hem de Türkiye özelinde büyük beklentilerle girilen 2026 yılının ilk yarısını kapatmış olduk. Yeni yıla girerken görünen...</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/yazarlar/2021/11/erdal-kucuksehir-5414-t.jpg" />
Hem küresel ölçekte hem de Türkiye özelinde büyük beklentilerle girilen 2026 yılının ilk yarısını kapatmış olduk. Yeni yıla girerken görünen fotoğraf nasıldı, gelin hatırlayalım;

2026 yılına girilirken dünya ekonomisinin genel olarak ılımlı bir büyüme patikası izleyeceği, ancak aşağı yönlü risklerin devam ettiği belirtilmişti. Özellikle gevşek para politikalarının gecikmeli etkileri ile ABD ve Çindeki olumlu gelişmelerin küresel ekonomik momentumu yeniden güçlendirmesi beklenmekteydi. Bu durum, dünya genelindeki ekonomik canlılığı destekleyerek daha pozitif verilere sebep olacaktı. Bununla beraber, pozitif senaryonun jeopolitik gerilimler, tedarik zinciri sorunları ve enerji fiyatlarındaki dalgalanmalar gibi risklere açık olduğu da dile getirilmekteydi.



Türkiye ekonomisi için 2026 yılının, dezenflasyon ve sürdürülebilir büyüme hedefleri doğrultusunda para politikalarında sıkı duruşun korunduğu bir yıl olması beklenirken, özellikle yüksek seyreden faiz oranlarının ve enflasyonun yılın ikinci çeyreği itibarıyla iyileşme patikasına gireceği, böylelikle hem faiz hem enflasyon tarafında hissedilir bir iyileşme yaşanacağı öngörülmekteydi.

Fakat Şubat ayı sonunda patlak veren ve bugün itibarıyla bir sonuca bağlanmamış olan İran-ABD-İsrail eksenli savaş, beklentiler ile gerçekleşmeler arasındaki farkı derinleştirdi. FED’in, bu yıl yapılacak ara seçimlerin de etkisiyle faiz indirim döngüsüne devam etmesi beklenirken, şimdi kurul üyelerinin bazıları faiz artırımını destekler hale geldi. IMF ve Dünya Bankası, 2026 yıl sonu için küresel büyümeyi %3 seviyesinde öngörürken, yalnızca Çin’in yavaşlayan büyümesini temel risk unsuru olarak değerlendiriyordu. Oysa risk beklenmeyen yerden geldi ve yıl sonu hedefleri sorgulanır hale geldi.

Avrupa tarafında ise apayrı sorunlar var. Bana göre Avrupa Birliği kurumları ve Merkez Bankası, öncelikle birlik içerisinde karar alma mekanizmalarını daha hızlı ve şeffaf hale getirmedikçe üretim ve rekabet kabiliyetleri sorgulanır hale gelecek. Enerji tarafında Ukrayna-Rusya savaşı ile başlayan, İran savaşı ile zirveye çıkan sorunlar, Avrupa’nın birçok sektörde rekabet gücüne ciddi anlamda zarar verdi. 2035 sonrasında küresel üretim kapasitesinin yarısının Çin tarafından karşılanabileceğine ilişkin senaryolar gündemdeyken, bence Avrupa geleceğini tekrar masaya yatırıp değerlendirmeli.



En büyük ihracat pazarı Avrupa Birliği ülkeleri olan ülkemizin de buna dair, başta sanayi politikası olmak üzere, bir yol haritası çıkarması kaçınılmaz hale geldi. Biz Türkiye olarak İran merkezli jeopolitik gerilimin enerji fiyatları üzerindeki maliyet baskısıyla karşı karşıya kaldık. Bu durum, Merkez Bankamızın yıl sonu enflasyon hedef aralığında, faiz oranlarında ve büyüme öngörülerinde değişikliğe gitmesine neden oldu.

2026 yılına girerken %13-16 bandında öngördüğümüz enflasyon, Haziran sonu itibarıyla %18’e gelirken, faiz indirimleri ise yılın belki de son çeyreğine ötelenmiş oldu. Üstelik kur, 6 ayda sadece %8 civarında değerlendiği için Türk Lirası da reel anlamda %10 daha değer kazandı. Bu kime nasıl yansıdı derseniz, onun cevabını siz değerli okurlarıma bırakıyorum.

Yılın kalan döneminde ne bekleniyor sorusuna birçok cevap vermek mümkün. Daha önceki yazılarımda belirttiğim gibi, belirsizliği yönetmek ve tahminlerde bulunmak çok zor bir iş. Zira gerek yaklaşan ABD ara seçimleri, gerek İran-İsrail hattında yarın ne yaşanacağının bilinmemesi, gerekse ülkemizde siyaset kaynaklı bugünden yarına değişen iklim, herhangi bir öngörüde bulunmayı zorlaştırıyor.

Umarım ki hem ülkemiz hem de dünya ekonomisi için maçın ikinci yarısı olumlu geçsin. Aksi halde hem küresel ölçekte hem de ülkemizde gelir dağılımı, büyüme rakamları, enflasyon, emtia fiyatları, küresel ve ulusal faiz oranları daha kötü hale gelecek bir senaryo ile karşı karşıya kalabiliriz.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Mon, 06 Jul 2026 08:10:08 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Demokrasi ve Siyasi Denklemler</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yazarlar/emrullah-bilgin/demokrasi-ve-siyasi-denklemler/651/</guid>
		   <description>Demokrasi kavramının gereklerinden biri olan siyasetin, toplumun çoğunluğuna ulaşmasında bazı sosyal talep ve beklentilerin karşılığını bulması...</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/yazarlar/2021/10/emrullah-bilgin-2808-t.jpg" />
Demokrasi kavramının gereklerinden biri olan siyasetin, toplumun çoğunluğuna ulaşmasında bazı sosyal talep ve beklentilerin karşılığını bulması siyasetin temelini oluşturmaktadır.

Demokrasi veya el erki, halkın yasaları müzakere etme ve yasal düzenlemelere karar verme yetkisine (doğrudan demokrasi) veya bunu yapmak için yönetim görevlilerini seçme yetkisine (temsili demokrasi) sahip olduğu bir yönetim biçimidir. Kimin, "halk" kabul edildiği ve yetkinin insanlar arasında nasıl paylaşıldığı veya hangi yetkilerin verildiği konuları zaman içinde ve farklı ülkelerde farklı oranlarda değişiklik göstermiştir. Demokrasinin özellikleri arasında; genellikle toplanma özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, mülkiyet hakları, din özgürlüğü, ifade özgürlüğü, vatandaşlık, yönetilenlerin rızası, genel oy hakkı, özgürlük hakkından ve yaşam hakkından haksız yere mahrum bırakılmamak ve azınlık hakları yer alır. Türkçeye (Fransızca démocratie) kelimesinden geçmiştir.



Küresel ekonomide, yörüngesinden çıkarılmış demokrasi anlayışı, emperyal sistem haksızlıkları, adaletsizlikleri içinde barındırmaktadır. Demokratik sistemler ve düzenler sosyal devleti oluşturmalıdır. Sosyal adalet sosyal demokrasiyi getirmeli, sosyal ahlakı inşa etmelidir. Oysaki günümüz demokrasisinde; serbest piyasa ekonomisi olarak adlandırılan bu kapitalist düzende, ulusları ve insanları kandırmak; ikna etmek, razı etmek olarak adlandırılıyor ve adına da uluslar arası diplomatik başarı, satış yeteneği, ticari yetenek deniliyor. Kısacası bu küresel emperyalizm toplumsal ahlaktan yoksun, yoksul ve aç insanları, imkanı olmayan, fırsat verilmeyenleri ya bu yeteneklerini acımasızca geliştirmelerini yada çalmaya, hırsızlığa zorlamaktadır. Akademik seviyede yapılan araştırmalarda toplumda ki suç artış oranlarının temelinde bu ve benzer nedenlerin yattığı belirtilmiştir.

Adı demokrasi olsa da siyasi ahlaktan yoksun olan toplumlarda öncelikle kişiler, kurumlar ve hatta demokrasinin vazgeçilmezlerinden olan siyasi partiler, siyasal kurumlar bu haksızlığa, hukuksuzluğa, ahlaksızlığa zorlanmaktadırlar. Şişirilmiş, çarpıtılmış, çıkarlar temeline oturtulmuş, “halka hizmet&quot; yada “demokrasi&quot;sloganı altında yapılan her türlü haksızlık ve hukuksuzluk ve taraflılık normal bir uygulama olarak sunulmaktadır. Dünyayı yöneten süper güçler veya emperyalist güçler ve devletler artık küresel politikalarında demokrasiyi veya özgürlük anlayışlarını bir sömürü aracı olarak kullanmaktadırlar. Bu gün artık bu sihirli kelimelerin hedefini bulmayan içi boş hamasetten ileri gitmediği görülmektedir.



Bu hamaset hem kapitalist sistem için hem de sosyalist sistem için de aynıdır. Demokrasi ve özgürlükler ülkelerin veya toplulukların askeri ve ekonomik güçleri ile doğru orantılı olarak gerçekleşmektedir. Siyasetin kirlenmeye doğru gittiği bir dönemde toplumda karşılık bulacak temiz bir siyaseti oluşturabilmek, özellikle Türkiye şartlarında zor olduğunu savunanlar çoğunluktadır. Ancak hepten umutsuz olmak da doğru değildir. Türk toplumunun önemli bir kesimi bu duyarlılığını hiç bir zaman kaybetmemiştir, kaybetmez.

Son dönemlerde basında ve sosyal medya platformlarında sıkça gündeme getirilen ve toplumun geneline ulaşması gereken siyasetin doğru kişiler tarafından, doğru bir dille oluşturulması gerektiği görüşü ve yorumları yapılmaktadır. Bu görüş siyasetin duayenleri tarafından da sık sık paylaşılmaktadır. Türkiye’nin iktidar ve muhalefet yapısı ile hukuki ekseninin emperyalist güçlerin hedefleri doğrultusunda evrilmesinden söz edilmektedir.

Yurtdışı küresel güçlerin; Türkiye’de iktidarı ve muhalefeti belirledikleri bir çizgide tutmak, Ortadoğu’da Türkiye üzerinden planlanan amaçlarına ulaşmada, Türkiye de siyasal dizaynı oluşturmak istedikleri yorumları yapılmaktadır. Küresel güçlerin Türkiye’nin aleyhine olan hedeflerine ulaşmasına engel olabilmesi, iktidarın veya muhalefetin yeniden yapılanmasını yada dağılmadan yeni bir siyaset üretmesini ön plana çıkarmaktadır. Ancak bu yeni siyaseti üretecek tarafın toplumun çoğunluğuna ulaşması ile mümkün olacaktır.

Toplum çoğunluğuna ulaşan siyasetin genel geçer şartlarının önde geleni halkın güncel ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarını doğru okumaya, kapsayıcı bir vizyon sunmaya ve güvenilir bir liderlik sergilemeye dayanır.

Toplumsal siyasal tabanın genişletilmesi ve kitlesel desteğin kazanılması için temel gereksinimlerin öncelenmesi gerekir. Bunlardan bazıları; yalnızca prosedür gereği vaatlere değil, doğru talep analizi, ekonomik istikrar ve güvenlik gibi somut yönelimlere ihtiyacı vardır. Siyasetin odağında somut toplumsal ihtiyaçların yer alması gerektiği bu yorumların başında yer almaktadır. Kapsayıcı ve bütünleştirici dil, Toplumun farklı kesimlerini (kültürel, etnik veya sınıfsal) ötekileştirmeden kucaklayan, kutuplaştırmaktan uzak bir dil benimsenmeli ve kullanılmalıdır. Güvenilirlik ve tutarlılık, Siyasal aktörlerin geçmiş icraatları ve söylemleri ile günlük eylemleri arasında tutarlılık bulunmalıdır. Siyasetçiye duyulan güven, çoğunluğa ulaşmanın temelinde yatar.



Etkili iletişim ve toplumsallaşma, siyasi mesajların, geleneksel ve dijital medya araçları aracılığıyla seçmenin kılcal damarlarına kadar ulaştırılması, seçmenle duygusal ve rasyonel bir bağ kurulmasını sağlar. Örgütlü yapı, Geniş kitlelere hitap edebilmek için tabana yayılmış, disiplinli ve aktif saha çalışması yürütebilen siyasi parti teşkilatlarına sahip olmak gerekir.

Toplum çoğunluğuna ulaşması gereken siyaset, sadece belirli bir kesime hitap etmek yerine, hukuki zeminde kapsayıcı, meşru ve toplumsal aidiyet kuran bir yaklaşımı gerektirir. Bu siyaset anlayışı, steril bir prosedür dili veya kaba popülizmden kaçınarak milli aidiyet ile özgürlüğü, devlet ciddiyeti ile halk iradesini aynı çerçevede buluşturmayı hedefler.

Toplum çoğunluğuna ulaşmak için gereken siyaset, ne steril bir prosedür dili olabilir, ne sadece suçlayıcı dil, ne de kaba bir popülist refleks. Asıl ihtiyaç, milli aidiyet ile özgürlüğü, devlet ciddiyeti ile halk ihtiyacını, düzen ile değişimi, haysiyet ile umudu aynı çerçevede buluşturan bir çoğunluk siyaseti oluşturmalıdır.

Son dönemde siyaset tartışmaları sık sık, “otoriter siyaset&quot; ile “demokratik siyaset&quot; karşıtlığı içinde yürütülüyor. Bu çerçeve bütünüyle yanlış değildir. Medyanın baskılandığı, kurumların aşındığı, devlet imkânlarının partizanlaştığı ortamlarda bu ayrım elbette yapılır. Fakat siyasetin asıl meselesi buraya sıkıştırıldığında, daha temel bir soruyu geri plana itiliyor.



Toplum çoğunluğunun iradesine ulaşacak siyaset nasıl kurulur?

Seçmen çoğu zaman sandığa, “otoriterliğe mi, demokrasiye mi oy veriyorum?&quot; iradesiyle gitmez. Daha somut sorularla karar verir. Bu ülkeyi kim toparlar? Kim benim hayatıma, güvenliğime, onuruma ve geleceğime temas ediyor? Kim yalnızca itiraz etmiyor, aynı zamanda bir yön ve yol gösteriyor? Kim memleket adına daha inandırıcı konuşuyor?

Bu yüzden meseleye sadece rejim tipleri üzerinden değil, çoğunluğa ulaşan siyaset bağlamı üzerinden bakmak daha sağlıklı olacaktır. Siyasi mücadele, yalnızca bir rejim tartışması değil, aynı zamanda toplumsal meşruiyet, aidiyet, güven, yön ve umut üretme meselesidir. Kendi siyasal hatalarını görmezden gelme, yok sayma veya arka planda bırakmak demek değildir, doğru olan onlarla yüzleşebilmektir. Türkiye de doğru bilinen yanlışlardan biri olan, Finansal anlamda “siyasal kirlilikten&quot; uzaklaşmak en doğru olanıdır ve bunu çoğu siyasal oluşumlar kullanmaktadır.

Asıl soru, toplumun çoğunluğunu taşıyacak bir siyasal çerçeve nasıl kurulabilir?

Bu soruya cevap ararken hem Filip Milačić’in, “How to Defeat the Authoritarian Message&quot; (Otoriter Mesaj Nasıl Yenilebilir?) yazısı hem de, “Keep Positive and Defend Democracy: Framing Democratic Messages under Authoritarianism&quot; (Pozitif Kalın ve Demokrasiyi Savunun: Otoriterlik Altında Demokratik Mesajların Oluşturulması) araştırması önemli bir ortak noktaya işaret ediyor. İkisi de farklı yerden aynı gerçeği hatırlatıyor: Seçim yalnızca yanlışları teşhir ederek kazanılmaz. Toplumun kendisini ait hissedeceği, güven duyacağı ve geleceğini göreceği bir siyasal anlatı kurmak gerekir.



Milačiće göre otoriter-popülist siyaset yalnızca propaganda ile değil; millet, aidiyet, düzen, güvenlik ve ortak kader duygusuna hitap ettiği için güç kazanır. Demek ki buna karşı üretilecek siyaset, sırf hukuk, kurumlar ve yolsuzluk diliyle sınırlı kalamaz. Toplum çoğunluğu, kendisini soyut normların değil, somut bir siyasal topluluğun parçası olarak hisseder. Bu nedenle aidiyet alanını rakibe terk eden bir siyaset, teknik olarak doğru olsa bile çoğunluk üretemez.

Öte yandan, “Keep Positive and Defend Democracy&quot; çizgisi de başka bir eksikliği gösterir. Sürekli korku, alarm ve tehdit dili üzerinden siyaset kurmak, muhalefeti reaktif bir pozisyona hapseder. Oysa insanlar sadece kötüye karşı değil, iyi bir ihtimal için de harekete geçer. Kalıcı çoğunluklar yalnız öfkeden değil, umut ve yön duygusundan da doğar. Demek ki çoğunluk siyaseti, yalnızca iktidarın yanlışlarını göstermek değil; ülkenin nasıl toparlanacağını, hayatın nasıl düzeleceğini, geleceğin nasıl kurulacağını da anlatmak zorundadır. Ancak bunu anlatacak, savunacak siyasetinde parçalanmış değil, bir ve bütün olma koşullarını oluşturması gerekir.

Tam da burada esas ders ortaya çıkıyor. Mesele, otoriter bir dille taklit etmek değildir. Mesele, toplum çoğunluğunun hangi siyasal ihtiyaçlarla hareket ettiğini doğru okumaktır, anlamaktır. Bir tarafın ihtiyaçları, kendi çevresine ait siyasal ihtiyaçlar etrafında politika üretmek yeterli olmayıp toplumsal ihtiyaçların sahiplenilmesi gereklidir. Toplumun çeşitli kesimlerinin ihtiyaçları ve eksikliklerini de kapsamalıdır.

Bu bakımdan İnsanlar yalnızca prosedür istemez, prosedürler daha çok teorisyenlerin cephesinde yer aldığından, yön de isterler. Yalnızca eleştiri istemez, eleştiri siyasetin temel ögelerinden biri olduğundan, güven de isterler. Yalnızca değişim istemez, değişim her dönemde konjonktürel olarak gerçekleştirildiğinden, dağılmadan değişim isterler. Yalnızca özgürlük istemez, özgürlük bağımsızlığın ön şartı olduğundan, aynı zamanda anlam, aidiyet ve toplumsal süreklilik de isterler.

Bu yüzden öncelikli olan memleket adına konuşabilmektir. İktidara karşı olmak, tek başına bir siyasal kimlik oluşturamaz. Toplum, sadece karşı çıkanı değil, aynı zamanda kendini taşıyabilecek ve uygulanabilir siyasal programı olanı arar. Muhalefet, kendisini yalnızca yanlışlara itiraz eden bir blok gibi kalmak yerine, ülkenin bütününü toparlayabilecek bir irade gibi asgari müştereklerde buluşturmak ve kurmak zorundadır. Haklı tarafta olmak yada görünmek yeterli değildir. Asıl önemli olan memleketin geleceğini kurabileceğinin gerçek ve somut kavramlarla gösterilmesi gerekir.



İkinci öncelik, aidiyet dilini meşru zeminde gerçekleri de göz ardı etmeden yeniden oluşturmaktır. Vatan, millet, ortak tarih, ulusal haysiyet, ortak kader ve toplumsal onur gibi kavramlar rakibe bırakıldığında, toplumun en derin duygusal alanı da bırakılmış olur. Bu alanların gerçekçi hedeflerle doldurulması gerekir. Buradaki mesele hamaset yapmak değil; siyasal topluluğu tanımaktır. Toplum psikolojisinde İnsanlar için sadece hizmet almak yeterli değildir, ait oldukları ülkenin saygın, güvende ve istikamet sahibi ve toplumun yapısına uygun devlet politikasının olduğunu da hissetmek ister. Demokratik siyaset, bu duyguyu küçümseyerek değil, meşru ve kapsayıcı biçimde temsil ederek güçlenebilir. Demokratik siyaset, toplumun yapısına, anlayışına ve konjonktürel gelişmelere göre değişiklik gösterir.

Üçüncü öncelik, umudu soyut iyimserlik olarak değil, inandırıcı yön duygusu olarak üretmektir. Umut, boş moral cümleleri olmamalıdır. Umut, &quot;iyi gitmeyen her şey düzeltilebilir&quot; kavramını güçlendiren somut bir istikamet hissi olmalıdır. Umudun arkasındaki gerçek hedefler önemlidir. İnsanlara yalnızca tehlike anlatan bir muhalefet, bir süre sonra toplumda yorgunluk üretir. Oysa insanları peşinden sürükleyen şey, yalnızca korku değil, korkulardan, umutsuzluklardan somut projelerle çıkış ihtimalinin güçlendirilmesidir. Bu nedenle muhalefet sadece alarm veren değil, aynı zamanda toparlayan bir dili kullanmak zorundadır.

Dördüncü öncelik, ahlaki doğruluğu siyasal etkiye çevirebilmektir. En büyük yanılgılardan biri, haklı olmayı yeterli görmektir. Oysa haklılık ile çoğunluk kurmak aynı şey değildir. Çok doğru eleştiriler dile getirilebilir ama bunlar toplumun yaşayacağı siyasi dile çevrilemeyebilir. Yolsuzluk, hukuksuzluk, liyakatsizlik ve ekonomik bozulma ancak daha büyük öyküye bağlanabilirse siyasal enerji üretebilir. İnsanlar sadece, “iktidar kötü&quot; dendiği için değil; “ülke yeniden ayağa kalkabilir&quot; dendiğinde harekete geçer.

Beşinci öncelik, düzen ile değişimi aynı çerçevede buluşturabilmektir. Kriz toplumları yalnızca değişim talep etmez; değişimin kaos üretmemesini de ister. Bu nedenle muhalefetin siyaseti, bir yandan yenilenme ve dönüşüm vadederken öte yandan süreklilik, ciddiyet ve güven de sunmalıdır. Sert kopuş ile donuk restorasyon arasında üçüncü bir yol gerekir; dağılmadan yenilenme, savrulmadan dönüşme, kırmadan toparlama. Toplum çoğunluğu çoğu zaman tam da bunu arar.

Altıncı öncelik, sessiz çoğunluğu ciddiye almaktır. Kırsal, taşra, kararsızlar, kültürel olarak muhafazakâr ama ekonomik olarak huzursuz seçmen, yalnız seçim günü hatırlanarak kazanılamaz. Onlara üstten bakan, onları sadece manipüle edilmiş kitleler gibi gören dil, muhalefeti kendi dar çevresine hapseder. Çoğunluk siyaseti, sadece kendi haklı çevresine konuşmakla değil; henüz ikna olmamış toplumsal katmanların onurunu tanımakla kurulur.



Bütün bunların toplamı bizi şu sonuca götürüyor. Asıl ihtiyaç, meşru, kapsayıcı, aidiyet kuran, umut veren, yön gösteren ve çoğunluğu taşıyan bir siyaset üretmektir. Böyle bir siyaset ne steril bir prosedür diline mahkûm olur ne de kaba bir popülizme savrulur. Onun gücü, milli aidiyet ile özgürlüğü, devlet ciddiyeti ile halk iradesini, düzen ile değişimi, haysiyet ile umudu aynı çerçevede buluşturabilmesinden gelir. Toplum çoğunluğuna ulaşacak siyaset tam da burada doğar.

Sonuç olarak mesele, toplumun çoğunluğu hangi siyasal dille, hangi duygusal çerçeveyle ve hangi gelecek vaadiyle kazanılacağıdır. Seçim sadece itirazla değil; milli aidiyet, yön ve umutla kazanılır. Gerçek çoğunluk yolu ancak bu bütünlüğü kurulabildiğinde açılabilir.

Adaletin ve dürüstlüğün hâkim olduğu bir Türkiye ve dünyaya kavuşabilmek dileğiyle.

Esen kalın…
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Fri, 26 Jun 2026 15:20:22 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Türkiye Büyürken</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yazarlar/erdal-kucuksehir/turkiye-buyurken/650/</guid>
		   <description>Bayram sonrası açıklanan 2026 yılı ilk çeyrek büyüme rakamlarıyla Türkiye ekonomisi, 23 çeyrek boyunca büyüme başarısı göstermiş oldu. %2,5...</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/yazarlar/2021/11/erdal-kucuksehir-5414-t.jpg" />
Bayram sonrası açıklanan 2026 yılı ilk çeyrek büyüme rakamlarıyla Türkiye ekonomisi, 23 çeyrek boyunca büyüme başarısı göstermiş oldu. %2,5 olarak açıklanan büyüme rakamı, kimi iktisatçılara göre beklentilerin üzerinde, kimilerine göre ise beklenenden daha düşük seviyede. Özellikle şubat sonunda ortaya çıkan İran–ABD–İsrail savaşının etkileri göz önüne alındığında, bence bu rakam küçümsenmeyecek seviyede.

Büyüme rakamlarının Gayrisafi Millî Hasıla’ya eklediği katkı dikkate alındığında, büyük ihtimalle Türkiye kişi başına düşen gelir seviyesinde tarihinin en yüksek seviyelerini yakalamış durumda. Bozulan refah seviyesi, gelir adaletsizliği, hane halkının harcama kalemleri, gelecek döneme ait enflasyon beklentileri gibi birçok tartışılacak alt başlığa rağmen, günün sonunda akıllarda kalan; Türk ekonomisinin 23 çeyrek boyunca büyüme başarısı göstermesi.



Büyüme rakamının alt kalem dağılımına gelecek olursak; her zaman olduğu gibi hane halkı tüketimi en büyük lokomotif. Bilgi ve iletişim ile inşaat sektörleri büyümeye pozitif etki yaparken, tarımın katkısı bence en önemli unsur. Bir türlü baş edemediğimiz gıda enflasyonu açısından tarım sektörünün büyümesi en dikkate değer başlık. Geçmiş dönemlerde büyümeye pozitif etkisi olan ihracatımızın, bu dönem büyümeye negatif yönde etki etmesi de ciddiye alınmalı.

Yıllardır dönem dönem değişkenlik göstermekle beraber, sanayi sektörü uzun süredir daralma göstermeye devam ediyor. Yatırımlar kalemi ise GSYH ile paralel hareket ettiği göz önüne alındığında, büyüme rakamıyla doğru orantılı bir düşüş göstermiş durumda.
Büyüme ile kalkınma arasındaki farkın toplumda bir karşılığı yok. Takımınızın çok iyi oynaması, inanılmaz bir baskı kurması, sahayı rakibe dar etmesi şüphesiz önemli; ancak olmayan bir pozisyondan yediği gol, maç sonunda sahadan yenik ayrılmanıza sebep olacaktır. Taraftar ya da kamuoyu sadece skorla ilgilendiği için, sizin sahada yarattığınız harika oyun çoğu zaman konu olmayacaktır. Son 10 yılda bu konuda çok şey söylendi, yazıldı, çizildi; fakat kredi, tüketim ve inşaat üçgeninin dışına çıkarak imalat, tasarruf ve yatırım eksenine geçmemiz mümkün olmadı.

Oysa büyüme; GSYH’nin üretim ve hizmetlerden oluşan toplam hacmindeki genişlemeyi ifade eden niceliksel bir göstergedir. Kalkınma ise büyümenin toplumsal refaha, verimlilik artışına, adil gelir dağılımına, eğitim ve sağlık kalitesine dönüşmesidir. Büyümek için daha fazla üretmek ve hizmet satmak yeterliyken, kalkınmak için bu değerin dengeli paylaşımı esastır.



Son 3 yılı kendi içerisinde değerlendirdiğimizde, sanayinin GSYH içerisindeki payı %21’lerden %17’lere gerilemiştir. İmalat tarafının payı ise aynı dönemde %18,5’ten %14,9’a düşmüştür. Gayrimenkul faaliyetlerinin payı %7’den %11’e çıkmıştır. Kamu yönetimi, eğitim, insan sağlığı ve sosyal hizmetlerin payı ise %13’ten %14’e yükselmiştir. Dış ticaret hacmimizde yaşanan daralma, ekonominin enflasyonla mücadele kapsamında soğumaya başladığını ifade ediyor olabilir. Ancak ihracatta yaşanan daralmanın, ithalatta yaşanan daralmadan daha fazla olması dikkate değerdir.

Hâlâ iç talebin taşıdığı büyüme rakamlarında, son çeyrekle kıyaslandığında karşımıza çıkan 0,1’lik veri ise aslında ekonomik aktivitenin yatay seyrettiğini bize söylüyor. Buradan yola çıkarak, uygulanan para politikasının enflasyona etkisinin istenen seviyede olmamasına rağmen, daha sert bir duruşa sebep olmadığını söyleyebilirim.

Sanayi ve imalatı yeniden merkeze alan bir büyüme modeline dönmek zorundayız. Teşvik ve destek uygulamalarımız revizyona muhtaç durumda. Hâlâ kurtulamadığımız, ancak sürekli söylem ürettiğimiz ara malı ithalatı konusunda artık söylemler eylemlere dönüşmek zorunda. Kur seviyesinden bağımsız bir ihracat stratejisini yeniden gözden geçirmek zorundayız. Yıllardır kimsenin yeterince üzerine düşmediği verimlilik konusunda ciddi projeler üretmemiz şart.



Gayrimenkul şüphesiz kısa vadede önemli bir kalem. Ancak gayrimenkul faaliyetlerinde görülen artışı; teknoloji, ihracat ve verimlilik gibi alanlarda da görmeden sürdürülebilir bir büyüme yakalamamız mümkün değil. Asıl önemlisi ise iş gücü ödemelerinin GSYH’daki payının değişmemesi. Buna olumlu bakardım; ancak vergi sistemimizin düşük ve orta gelir grupları için de aynı yapıda olması, özellikle dolaylı vergiler vasıtasıyla gelir dağılımının daha da bozulması dikkate alındığında; Türkiye büyürken emeği gerçek bir refaha dönüştürerek hem büyümeyi hem de kalkınmayı hedeflemelidir.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Mon, 08 Jun 2026 19:13:01 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Bilgelik mi? Yoksa cehalet mi?</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yazarlar/emrullah-bilgin/bilgelik-mi-yoksa-cehalet-mi/649/</guid>
		   <description>Cehalet bilime sebep olduğu gibi bilimde cehalete yol açar diyen Stuart Firestein, bilime merkezinde cehaletin olduğu yeni bir yörünge çiziyor; bilim,...</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/yazarlar/2021/10/emrullah-bilgin-2808-t.jpg" />
Cehalet bilime sebep olduğu gibi bilimde cehalete yol açar diyen Stuart Firestein, bilime merkezinde cehaletin olduğu yeni bir yörünge çiziyor; bilim, yörüngesinde ilerleme gücünü de cehaletin yol açtığı sorularda buluyor.

Cehaletin kasıtlı aptallığı değil de, bilgideki boşluktan ötürü bilememe halini açıkladığı anlamına dönelim. Kasıtlı aptallık, anlamazlığı ve aydınlanmamışlığı içinde barındırırken, bilgideki boşluğun yarattığı cehalet, o boşluğu doldurma arzusu doğurur. İşe doğru soruları sorarak başlarız ve doğru sorulara yol açan cehalet, Firestein’a göre, bilimcinin elindeki en değerli kaynaktır.

“Cehalet mutluluktur.&quot; sözü Sokratese atfedilir, bazı kaynaklarda ise Descartesa. Thomas Gray bir şiirinde, “cehaletin mutluluk olduğu yerde, Bilge olmak aptalca.&quot; demiştir.



Çoğu kaynaklara göre Cehalet, bilgi ve tecrübe eksikliğidir. "Cahil" kelimesi, habersiz, hatta bilişsel uyumsuzluk ve diğer bilişsel ilişkilerdeki bir kişiyi tanımlayan ve önemli bilgi veya olgulardan habersiz olan bireyleri tanımlayabilen bir sıfattır. Cehalet üç farklı tipte ortaya çıkabilir: olgusal cehalet (bazı olguların bilgisinin olmaması), nesne cehaleti (bazı nesnelere aşina olmama) ve teknik cehalet (bir şeyin nasıl yapılacağına dair bilgi eksikliği) gibi tipleri vardır.

İslam’a göre cahil kimse, azgın, arzularının esiri, vahşi, şiddet taraftarı ve aceleci bir karaktere sahip, yani “barbar&quot; demektir ve klasik kaynaklarda bu anlamda da kullanılmıştır. Terim olarak cahiliye, İslâmdan önce Arapların dinî ve sosyal hayata hâkim olan batıl inanç, tutum ve davranışlarını ifade eder. Cahil yada cehalet bilgi eksikliğini ifade eden bir değer yargısıdır. Somut olgulara dayalı eleştiri niteliğinde, kamu tartışması içinde ve ölçülü kullanıldığında hakaret sayılmaz. Bu anlayışla bu tür eleştiriler asla hakaret olarak algılanmamalıdır. Amaç bu eleştirilerle doğruyu bulabilmektir..

Prof. Dr. Hasan ONAT’a göre cehalet bu gün yalnızca bir eksiklik değil, neredeyse bir kimlik gibi sunuluyor. Onat, "Bilmemek sorun olmaktan çıkarılıyor. Hatta bazen övünülecek bir tavra dönüştürülüyor. Asıl tehlike tamda burada başlıyor. Oysa din, aklı dışlayan bir alan değildir. Tam tersine; düşünmeyi, sorgulamayı, anlamayı ve hikmet aramayı emreder. Akıl ile inanç arasındaki bağ zayıfladığında, geriye sadece şekil kalır. Şekil büyür, öz küçülür. Bilginin yerine slogan, tefekkürün yerine ezber geçtiğinde din de toplumda zarar görür. Çünkü hakikat; cehaletin görüntüsüyle değil, aklın, ilmîn ve hikmetin sessiz derinliğiyle korunur. İnancı güçlü kılan şey cehalet değil idraktir. Dini savunmanın en sağlam yolu da aklı dışlamak değil; aklı, bilim ve ahlakı birlikte inşa etmektir" diyor.

Elbette ki toplumun tamamından bilim adamı olması beklenmez. Çünkü bu anlamda herkesin bireysel beceri ve yetkinlikleri vardır ve farklılık gösterecektir, göstermelidir. İhtiyaçlar hiyerarşisinde her bireyin bir görevi olacaktır. Her insan kabiliyet ve kapasitesini rol aldığı yerde öğrendiği kadarıyla ortaya koyar. Ancak önemli olan hangi seviyede ve dalda olursa olsun yapılan işin, üstlenilen görevin farkında olarak ve bilinçli bir şekilde insan yararına yapılmasının gerektiğini bilmesidir. İşte bu da eğitimle mümkündür. Bu eğitim aile, okul ve toplumda ki eğitimin tümünü kapsar.

Diğer taraftan cahil kimseler, bilgisiz kimseler değillerdir. Cahil kimseler, bildikleri şeyi yanlış bilenler yani bilgiyi yanlış anlayanlar, doğrusu söylense bile kendi bildiğinin doğruluğunu savunanlar ve kanıtlasanız bile bu kanıtı görmezden gelenlerdir. Sosyal bilimcilere göre cahillik yanlış bilgidir.

Sosyolojik açıdan, bireysel yanlış bilgi beraberinde suçu, günahı, hatayı ve birçok olumsuz vakayı peşinden getirir. Eğer bu engellenmez doğrusu öğretilmezse zamanla toplumsal yani sosyolojik bir olgu halini alır.

Cahilliğin nedenleri aslında toplumsaldır, toplum olarak gelişmeyi becerememiş topluluklarda cahil insan sayısı elbette fazladır. Cahilliğin temelinde, “Eğitimsizlik&quot; yatar. Toplum bilgi ve kültürel açıdan gelişemediği sürece, kentlileşmek, okulları, üniversiteleri artırmak, şehirleşmek, konfor alanlarındaki ilerleme bir tedbir olmakla birlikte, cahilliğin giderilmesi anlamında yeterli olamamıştır.

Bu anlamda Türkiye’de yaşayan insanların bilgi ve kültür farkındalığı ile cehalet düzeyleri arasında ki makas, plansız gelişme nedeniyle bir hayli açılmıştır ve bu konuda bir standart yani belirli genel bir seviye oluşturulamamıştır. Bilim, teknoloji ve konforda gelişme sağlanabilse de kültürel düzeyi artıramıyor veya cehaleti yeterince ortadan kaldıramıyor. Sosyolojik alanda ve diğer alanlarda bu sosyal stratejik derinlik ülkelerin gelişmişlik düzeyini belirlemiş oluyor.

Sosyal stratejik derinlik olmadan konfor düzeyinin artması, medeniyet okur yazarlığı (insan hakları, hukuk, adalet, bireysel ve toplumsal normlar vb.) beklenen düzeyde artırılamıyor. Örneğin; sebebi ne olursa olsun trafikte araçtan inip kavga etmek veya araçların önünü kesmek, anlaşamadığı yada sevgide karşılık bulamadıklarının katili olmak, spor müsabakalarını intikamcı sonuçlara döndürmek, yasa ve kamu düzeni uygulayıcıları ile çatışmak gibi bir çok davranış biçimleriyle örneklendirilebilir.

Siyasi/kültürel miras ve Türkiyenin üzerine oturduğu sosyo-kültürel ve tarihsel arka planın analizi ve buradan doğan potansiyel güç unsurları ile bu unsurların değişim ve dönüşümleri, çevre ile iletişim stratejik derinlik olarak yorumlanabilir.

Bazı toplum bilimcileri tarafından yapılan araştırmalarda konfor alanının genel olarak tek düze bir hayat tarzı sağladığı saptanmıştır. Yeni davranışlar üretilmesine gerek kalmadan dün yapılanların kopyalandığı döngüye sahip bir konfor alanı yarattıkları izlenmiştir. Kaygı ve korku seviyesini minimum ve sabit seviyede tutan bu ortam insanları her ne kadar huzurlu hissettirse de, bireysel yaratıcılığa bir zincir vurduğu belirtilenler arasındadır. Bireyler kendi elleriyle oluşturdukları hapishanelerinde artık gelişecek bir evrenin olmadığını düşünüyorlar. Bu statik durum zaman içerisinde bireysellikten toplumsallığa dönüşmektedir.

Bazı çevrelerin konfor alanları ile ilgili değişik görüşleri ise; Korku alanı bir konfor alanını yaratır ve herkesin konfor alanı kendine göredir. Bunun gelirle giderle veya konumla da ilgisi yoktur, şeklinde tanımlayanlarda vardır. Bu tür konfor alanları genellikle, güvenliğin ve yaşamsal faaliyetlerin kısıtlı olduğu veya engellendiği coğrafyalarda ve toplumlarda ön planda yer almaktadır.

Türkiye cehaletiyle övünen bir ülke olmamalıdır. Türkiye, tarihi hastalığı olan yolsuzluk ve buna sebep olan cehaletle savaşır durumdadır. Üstelik bu savaşı halk, kendine karşı yapmaktadır. Tabi ki bu gün imkanlar ve araçları artmasıyla dünden daha fazla yolsuzluk yada haksızlık veya adil olmayan uygulamalar var ve bunun sonucu ortaya çıkan fakirlikle mücadele ediliyor. Bu durumda ise iç ve dış yönlendirmelere fırsat doğuyor. Çünkü halk, bazı birleşmesini istemeyenler tarafından yönlendiriliyor. Toplum yaşam mücadelesi vermekten, hayatta kalma çabasından bu tür odakları fark edemiyor. Ülkenin GSMH’nın büyük bir bölümü belli gruplar tarafından paylaşılıyor, iktidarlarda kendi zenginlerini sermayelerini yaratıyor, sosyal ve ekonomik dengeler bozuluyor. Bu noktada devlet eğitim, hukuk ve gelir dağılımında adalet sağlayamadığı için ayrışmalara engel olmakta başarılı olamıyor. Fırsatçılık ön plana çıkıyor, düzen bozuluyor. İşte bu, yeni emperyalist düzenin parametrik etkenlerinden biri olarak kabul edilmektedir.



Gelişmekte olan ülkelerde ekonomiyi ayakta tutmak piyasa etkinliğini ve ticareti hareketlendirmek ve hacim yaratmak için inşaat sektörü, kıymetli madenler ve faiz gelirleri gibi üretime yönelik olmayan yada üretime etkisi az veya az katkı sağlayan alanlarda kullanmakla, iktisadi yada ekonomik gelişmede uzun vade de etkili olamamaktadır. İnşaat sektöründe uzun dönemde beklenen fayda potansiyel olarak minimum seviyede gerçekleşmektedir. Bu alanda gerekli mal ve ihtiyaç duyulan araç/malzemelerin bir çoğunun ithaliyle, üretimin ekonomik döngüsü kısa süreli olduğundan etkisi yüksek seviyede olamamaktadır. Aslında amaç arz-talep dengesini sağlamak olsa da geniş anlamda üretim araçlarını tamamıyla harekete geçiremiyor, yüksek kapasitede çokta bir şey üretemiyor, konut, barınma, yapı stoku ihtiyacı ile geçici istihdam ve arkasında sanatsal yapılar dışında entelektüel bir gelişme sağlayamıyor. İktidarlar, eğitime-sanayiye para harcayacağına, ekonomiyi inşaat sektörüyle ayakta tutmaya çalışırken, farkında olmadan toplumu manipüle etmiş oluyor, kitleler ekonomik okur yazarlıktan uzak ama para kazanmış oluyorlar, dolayısıyla elde edilen sermaye üretim alanlarına yönelemiyor.

Bu alanda elde edilen gelirlerin çok azı fabrika yapan fabrikaya dönüşebiliyor. Bu nedenle kaynaklar etkin kullanılamıyor veya verimi düşük alanlarda kullanılıyor. Toplumsal ve ekonomik arz talep dengesi kurulamıyor. Ülkelere yönelik şehir imar planları, sanat yapıları, kalkınma projeleri, fabrika yapan fabrikaların inşası gibi bilim ve teknolojiyi içeren inşaat alanları elbette ki bu kategoride değerlendirilemez. Bu anlamda son yüz yılda ülkeler arası savaşlar ile iç savaşlar nedeniyle Gazze, Ukrayna, Suriye, Lübnan ve Yemen gibi bir çok ülkede tahrip edilen sanat yapıları, binalar ve diğer yapıların imar edilmesi medeniyet göstergesi kültür ve sanat seviyesini temsil etmekle birlikte, ekonomik ölçekte olduğu kadar, sanatsal ölçek olarak da değerlendirilmelidir.

Ulusal bir kültürün birikmesi, toplumun ortaya çıkan yeni kavramlarla özdeşleştirilerek, geleneksel kültürünün oluşması, ekonomiyi destekleyen bilim, sanayi ve teknolojik alanda yapılan hamlelerle gerçekleştirilmektedir. Ülkelerin ekonomik istikrarı makro, mikro ekonomik planlar ve yöntemlerini de kapsar. Kentli olmak için kente taşınmak gerekmiyor. Kente her taşınanında kentli olduğu anlamına gelmiyor. Özellikle kentleri bu tür toplumsal göçlere hazırlamak gerekiyor. Kentli olmak, çağdaş medeniyeti bütünüyle olmasa bile, biraz anlamış olmayı gerektiriyor. Bu toplum kültürü şehir hayatını, sahip olduğu kültürle yozlaşmadan özdeşleştirmesi içselleştirmesi gerektiği sosyolojik bir gerçektir.



Örneğin bölgesel planlar dışında İstanbulda artık bir plan yapılaması zordur. Hatta dünyada bu kadar büyük şehirlerin planlanması zordur, yapılsa da beklenen sonucu alabilmek zordur. Çareyi Anadoluda aramalı, Anadolu şehirleri eğitim ve sanayiyle cazibe merkezi haline getirilmeli ve büyük kentlerin ağırlığı bu şekilde hafifletilmelidir. İşte bunun için kentlerde üretime ve dolayısıyla kalıcı istihdama yönelik yatırımlar ve gelişmeler sağlanmalıdır.

Bir ülke profesyonellerle yönetiliyorsa gelişme kaydedebilir. Siyasiler sayesinde bürokrasinin amatörler ve yetersizler elinde toplanması, toplumsal bir hastalık haline gelmiştir. Siyasilerin sonraki yılları ilk yılları kadar verimli olmayınca toplumsal temellere ve taleplere dayalı uygulamalar yerine, öncelikle siyasi kararların uygulanması gelişmenin, büyümenin hızını kesmekte veya yavaşlatmaktadır. Demokratik, ileri, katılımcı hedefleri olan hiç bir ülke cahil yada amatör kadrolarla idare edilmemelidir. Ancak Türkiye son elli yılda bu hastalıktan kurtulamamıştır.

Günümüzde eğitimin her alanda çökmesi de bir hastalık değilse nedir? Eğitimde toplumun yapısına uygun uzun vadeli planların ve modellerin gerçekleştirilememesi, çok sık sistem değişikliklerine gidilmesi verimini ve seviyesini düşürmektedir. Bu durumda ülkede düşünenler, sorgulayanlar çoğalmıyor ve bundan da endişe duyulmuyor. En çok AVMler, borsalar, gökdelenler, saraylar, Villalar, otomobiller, yollar, camiler düşünülüyor ve bundan da rahatsız olunmuyor.

Uzun vadeli stratejik planlamalar yetersiz kalıyor veya gecikiyor, çünkü planlama yapacak profesyoneller işbaşına getirilmiyor veya getirilemiyor. Önce yağma yapılıyor, sonra plan yapılıyor, taraflardan biri oy almak istiyor, diğerleri ise ev sahibi olmak istiyor ve bu taraflar birbirleriyle çok iyi anlaşabiliyorlar çünkü tüm bunlar hukukla uyumlu hale getiriliyor savunuları ön plana çıkıyor.



Türkiyede felsefe yapıldığı sanılmakta ya da felsefe anlayışı olmadığı için eleştiri kavramı da gelişmemektedir. Az gelişmiş toplumlarda ve ülkemizde eleştiri yapıldığı zaman, sanki hakaret edilmiş gibi algılanıyor! yorumları yapılıyor. Türkiye Cumhuriyeti, İslam toplumları tarihinde gerçekleştirilen en yeni ve büyük medeniyet projesi olarak kabul edilmektedir. 20nci yüzyılın en büyük toplumsal değişimi, Türkiye Cumhuriyeti devleti ve gerçekleştirdiği yeni düzen, Fransız ihtilalinden sonra en köklü değişim olarak değerlendirilmektedir.

Dünya tarihi 1453’de İstanbul’un fethi, 1923’de de Cumhuriyetle birlikte bir devrin sona erdiği ve yeni bir devrin başladığı çağ kapatıp, çağ açan en önemli dönemlerindendir. Son yüzyılda ise İslam toplumlarının çağdaş dünya ile sürüp giden uyuşmazlığı, Türkiyeyi de olumsuz bir şekilde etkilemektedir. Çünkü Türkiye inanç birliği nedeniyle bu toplumlara ve ülkelere sahip çıkmak durumundadır. Türkiye, son zamanlarda savunma sanayi ve enerji alanında ki gelişmeleri bu etkinin dışında tutmayı başarmıştır. Savunma sanayisinde ki gelişimi elbette dışa dönük bağımlılıktan kurtaracak dünyadaki yerini belirleyecektir.

Türk Mimar ve Akademisyen Prof. Dr. Doğan KUBAN Türkiye’deki cehalet anlayışına ve etkileyebileceği alanlar konusunda sert eleştiriler getirmektedir; “Türk aydını, Amerikan sömürgeciliği ve kırsal kültür tarafından esir alındı, olan bitenler ahlaki ve entelektüel iflastır, aydınlar doğrudan katılmıyor olsalar da, toplumu saran ahlaki çöküntüyü sanki normal bir olguymuş gibi izlemekle yetinerek, hoş göstererek, ona ortak oluyorlar.&quot;

“Bu ülkede ağaç ve orman katliamı var, su katliamı var, insan ve özellikle kadın katliamı var, hepsinin üzerinde, hayvanlarıyla birlikte doğa katliamı var, kent yaşamı katliamı var.&quot;

Bu bir kara mizah değildir. İyi yönde yapılanları karalamak olumsuz göstermek asla değildir. Çünkü dünyanın bilim ve teknolojide geldiği nokta herkes tarafından görülmektedir ve Türkiye bu gelişmelerden daha fazla pay almalıdır. Eleştiriler bu yönde anlaşılmalıdır, şeklinde açıklıyor. Bazı bölümlerde alıntı yapılan, Prof. Dr. Doğan KUBAN’ın bu yazısında belirttiği bazı hususlarda, zamanın gerisinde kalmış bazı önemli olumlu yada olumsuz öğelerin, Türk toplumu tarafından aşıldığı, bunda sadece Türkiyedeki bilim adamlarının veya entelektüel yapının değil, evrensel iletişimin gelişmesi ile emperyalist düzenin, mal ve ürünlerin pazarlama stratejilerinin de etkili olduğunu kabul etmek, bu seviyede koruyucu toplumsal projeler ortaya koymak gerektiği öngörülmektedir.



Türk toplumu, savaşçı genleri ile vatan savunmasının ortaya çıktığı durumlarda, hangi şartlar oluşursa oluşsun savaşmaktan geri kalmamıştır, kalmayacaktır. Bu durumu 126 yıl öncede, “Kurtuluş Savaşı&quot;nı yaşayarak vatanı, milleti ve insanlık için düşünüp çalışacak bir çok vatan severinin olduğunu öğrenmiş ve göstermiştir. Bu günde varlığıyla ülkesinin geleceğini hazırlayacak milyonlarca vatan sever insanın olduğunun farkındadır. İçinde bulunduğumuz süreçte sesleri az çıkıyor olabilir ve düşünceleri net olarak okunamayabilir. Ancak onlar gerçek medeniyetin, insani düşünce dünyasının ortaklarıdır. Bu sessiz kalabalıklar Türkiye’nin yeni derin devleti, her şeye rağmen gizli siperlerde yatan kalabalıklarıdır.

Birilerini diğerlerinden ayırmak ve ötekileştirmek mümkün değildir..!

Barışa ve refaha ulaşmış bir ülke olabilmek ümidiyle, Kurban Bayramınızı tebrik ederim.

Esen kalın.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Mon, 25 May 2026 12:27:34 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Rasyonel politikaları tartışmak</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yazarlar/erdal-kucuksehir/rasyonel-politikalari-tartismak/648/</guid>
		   <description>28 Şubat’ta İran, Amerika ve İsrail arasında; ucu açık, uluslararası hukukun yok sayıldığı bir savaş başladı ya da başlatıldı. Bu savaş,...</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/yazarlar/2021/11/erdal-kucuksehir-5414-t.jpg" />
28 Şubat’ta İran, Amerika ve İsrail arasında; ucu açık, uluslararası hukukun yok sayıldığı bir savaş başladı ya da başlatıldı. Bu savaş, bugüne kadar sonuca ulaşmamakla birlikte, her gün yapılan yeni açıklamalarla piyasaların manipüle edildiği bir sürece dönüştü. Nükleer gerekçelerle başlayıp Hürmüz Boğazı denklemiyle devam eden bu krizin nasıl sonuçlanacağından ziyade, etkilerini tartışmak gerekiyor.

Bize yansıyan kısmını Nisan ayı enflasyon rakamlarında görmüş olduk. Yılın ilk dört ayında yaşadığımız enflasyon %14 seviyelerine ulaştı. Hâliyle uygulanan para politikası da her kesim tarafından sorgulanır hâle geldi. Artık sivil toplum örgütleri, ekonomistler, oda ve borsa başkanları; uygulanan para politikasının esnetilmesinin mümkün olabileceğini, hedeflerin zaten tutmayacağını, birkaç puanlık sapmanın ise tolere edilebileceğini dillendiriyor.



%40’lı seviyelerden devralınan enflasyon, üç yıldır uygulanan ekonomik politikalar sonucunda %75’lere kadar çıktıktan sonra düşme eğilimine girmiş olsa da burada oluşan momentum ve halkta oluşan yüksek enflasyon algısı ne yazık ki değişmedi. Sokağın enflasyonu ile resmî rakamlar arasındaki fark, eninde sonunda bir tarafın lehine değişecekti. İlk etapta baskılanan kuru serbest bıraktık, ardından da enflasyon hedefiyle uyumlu şekilde kontrol ederek dezenflasyon sürecine katkı sağlamasını istedik. Ancak süreç; gerek siyasi gelişmeler gerekse dış etkiler nedeniyle beklentilerin çok üzerine çıktı.

Maliye politikası, programın başlangıcında programın aksine parasal genişlemeye hizmet ederken; son bir yılda gerek vergi tarafında gerekse kamu harcamaları tarafında para politikasıyla daha eş güdümlü hareket etmeye başladı. Aslında ham petrol ve türevleri öngörülen fiyat aralığında kalsaydı, program bu yılın sonuna doğru enflasyonu %23-25 aralığına düşürürken faiz oranlarını da bugüne kıyasla daha makul seviyelere getirmeyi başarabilirdi.

Savaşın orta ve uzun vadeli hedefleri tüm küresel ekonomide değişmeye başlayınca, bizde de farklı fikirler dillendirilmeye başlandı. Kurda bir düzeltme yapılması, faizlerde daha esnek olunması, iş gücü destekleri gibi iş çevrelerinden gelen birçok öneri ve talep bugünlerde çeşitli platformlarda kamuoyuyla paylaşılıyor.

Ancak bu öneriler sorunların çözümü değil. Zaten uzun zamandır sorunları çözmek için de gerçek anlamda uğraşmıyoruz. Eğer çözme irademiz olsaydı, bugün geniş tanımlı işsizlik oranımız %30’ları görmezdi. Rekabeti iş gücü maliyetlerinde arayarak, kur seviyesine güvenerek ihracat yaparak, düşük finansmanı verimsiz alanlarda kullanarak bugünlere gelmedik mi? Kamu maliyemiz hâlâ piyasanın en büyük borçlanıcısı konumunda değil mi?

Çünkü yüksek enflasyon; toplumsal olarak kimsenin memnun olmayacağı sonuçlar üreten ve bu sonuçların onarımının uzun yıllar aldığı bir hadisedir. Sayın Şimşek’in tabiriyle “rasyonel politikalara&quot; dönmeden önce öylesine garip politikalar uyguladık ki, sabit gelirli kesim üzerinde oluşan satın alma gücü kaybının telafisi mümkün olmadı.



Bu program, enflasyonla mücadele konusunda sürecin uzaması nedeniyle eleştirilse de eş güdüm içerisinde yürütülemeyen kamu maliyesi tarafı hep geriden geldi. Üstelik yüksek enflasyon beklentisi ve algısı, toplumsal olarak ahlaki değerleri de aşındırdı. Kimin neyi hangi kritere göre fiyatlandırdığını anlamak ya da bu fiyatları herhangi bir ekonomik temele dayandırmak bugün neredeyse mümkün değil. Denetim tarafı hep eksik kaldığı gibi, fiyatlar üzerinde kamu eliyle baskılama yapılması da istenmeyen sonuçlara yol açtı. Bunca olumsuzluğa rağmen, KKM gibi bir uygulamadan bu program sayesinde çıkılmış olması sevindirici bir gelişme olarak kayıtlara geçti.

Refah düzeyimiz bozulduğu gibi gelir dağılımı konusunda da iyi bir noktada değiliz. Sorunun çözümü kısa vadede para ve maliye politikalarından bekleniyor; ancak bunları destekleyecek yapısal sorunlarımız neredeyse hiç gündeme getirilmiyor. İhracatçımız döviz kurundan, inşaatçımız faiz seviyesinden, sanayicimiz ise iş gücü ve enerji maliyetlerinden şikâyetçi olunca; siyaset de doğal olarak vaktini bunlara harcamayı tercih ediyor.

Kaldı ki aynı siyasi irade, 2004-2016 yılları arasında yıllık ortalama %8 civarında enflasyon oranını yakalamayı başarmıştı. Son 10 yıla baktığımızda ise dönüp dolaşıp aynı şeyleri yaptığımızı, ancak farklı sonuçlar elde etmeyi umduğumuzu görüyor ve geleceğimiz adına üzülüyorum.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Mon, 11 May 2026 08:45:34 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Savaş kapasitelerinde değişim</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yazarlar/emrullah-bilgin/savas-kapasitelerinde-degisim/647/</guid>
		   <description>Dünyaya küresel barışı getireceğini ifade eden ABD Başkanları genellikle dönemlerinde huzursuzluğa, barışı tehdide yönelik politikalar ve söylemler...</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/yazarlar/2021/10/emrullah-bilgin-2808-t.jpg" />
Dünyaya küresel barışı getireceğini ifade eden ABD Başkanları genellikle dönemlerinde huzursuzluğa, barışı tehdide yönelik politikalar ve söylemler ürettiğine bir kez daha tanık olunmuştur.

ABD ve Trump savaşları sona erdirerek, barışı getireceğini ifade ederken şu an itibariyle pekte öyle olmadığını gösteren Başkanlardan biri olmuştur. Yine, “Amerika’yı yeniden büyük yapacağız&quot; söylemiyle ironik biçimde Amerika’yı büyük yapan değerlerin yok edilmesi izlenmektedir.

ABD ve İsrail’in İran’ın Tahran ve İsfahan ile diğer kritik kentlerine yönelik geniş çaplı hava harekatıyla 28 Şubat 2026 da başlayan savaş aralıksız devam etmişti. Savaşın başı itibariyle İran, balistik füzeler ve insansız hava araçlarıyla İsrail anakarasını, ABD anakarasına ulaşması mümkün olmadığından, menzil mesafesinde bulunan ve bu noktalardan tehdit edilen ABD üslerini ve körfezdeki hedefleri vurarak misilleme yapıyordu. Hürmüz boğazında ki gemi trafiği aksarken, bölgesel gerilim her geçen gün artıyor. İran, İsrail’in endüstri bölgelerini hedef alıyor.



İsrail hava savunma sistemlerinin havada tespit edip imha edemediği füzeler hedefleri vuruyordu. Başlangıçta İran’ın bu saldırılar karşısında, dünya kamuoyu ve strateji uzmanlarınca bir kaç gün dayanabileceği yorumları yapılıyordu. Ancak öyle olmadı. İran son ana kadar ayakta kalabilmeyi başarmıştı. Üstelik isabetli saldırılar gerçekleştirmiş, İsrail ve üslerin bulunduğu körfez ülkelerinin kritik tesislerine zarar vermiştir.

ABD ordusu savaşma kapasitesinden uzaklaştı mı?

ABD, körfez ülkelerine olası saldırılarda milyarlarca $ karşılığında koruma taahhüdünde bulunmuştu. Ama İran füzeleri tarafından vuruldular. ABD, körfez ülkelerine karşı taahhüdünü yerine getiremedi. Artık ABD ordusu ve gücü sorgulanır pozisyondadır. Belki de Amerikan ordusunun eski gücünde olmadığını söylemek yanlış olmayacaktır. İran savaşı sonrası en azından böyle bir görüntü veriyor.



Yüksek kapasiteli ve eş zamanlı çatışmalarda ABD kapasitesinin yetersiz kalabileceği yorumunu yapanların sayısı artmıştır. İsrail’in taşeronluğunda ABD İran saldırılarının başlatılması iki aya yaklaşmıştı. Barış antlaşması gerçekleşmese de ateşkes devam etmekte ve taraflar saldırılara ara vermiş olmakla birlikte her an her şey olabilir. Ancak çatışma sürecinde; ABD ve taşeronu İsrail İran’ı bile dize getiremedi. İran’la baş edemeyen bir ABD, daha güçlü karşıt güçlerle veya Çin’le Rusya ile olası bir savaşta baş edebilecek mi? Küresel bazı stratejistler ve yorumcuların başarabilecek düzeyde olup, olmadığı yaygın olarak tartışılmaktadır.

Kesin ifadeden uzaklaşılmasının nedeni, içinde bulunduğumuz süreçte, İran’a karşı meşru mazereti olmayan, ABD ve İsrail’in ileri ki süreçlerde olası bir çatışma ve savaşta Çin’e veya diğer bir ülkeye karşı kamuoyundan haklılık meşruiyeti alarak çatışması, NATO ve Pakistan, Hindistan, Türkiye gibi ülkelerin desteklerini alması halinde bu güce ve yetkinliğe ulaşabileceği yorumları yapılmaktadır.

Dünya kamuoyunun da izlediği ABD, İsrail-İran savaşının sona erdirilmesiyle ilgili 11 Nisan 2026’da İslamabad’da taraflar arasında yapılan kısa veya uzun süreli ateşkes ve kalıcı barış görüşmelerinden bir sonuç alınamadı. Ancak bu görüşmelerin devam etmeyeceği anlamına gelmemektedir.

İran’ın öne sürdüğü 10 maddelik ön şartlardan Uranyum zenginleştirilmesi ile Hürmüz boğazının kapatılması konuları ABD tarafından kabul görmemesi ile görüşmeler tıkanmış olmakla birlikte, görüşmelerin enformasyonla veya arka planda aracılar vasıtası ile devam ettiği anlaşılıyor. Doğrudan ilişkili olmadığı belirtilse de Lübnan-İsrail savaşında tarafların ateşkese varması güven vermemekle birlikte, İran, askeri gemiler dışında Hürmüz boğazını geçişlere açtığını açıklamıştı. Ancak ablukanın devam ettirilmesi nedeniyle bu süre çok kısa oldu. Buradan anlaşılan, taraflar arasında uluslararası mütekabiliyet sistemi işletiliyor, taraflardan biri özellikle ABD, Trump aleyhte yaptığı bir açıklama karşılığında İran’dan bir hamle gelmektedir.



ABD ve Trump’un uluslararası diplomasi diline uymayan bir dil kullanması İran’ın Hürmüz boğazının açılması konusunda kararsızlığını sürdürmektedir. On günlük aradan sonra tarafların görüşmelere devam edeceği belirtiliyor. Ancak süre daraldı 23 Nisan 2026’da sona eriyor. İran’ın uranyum zenginleştirilmesi, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın kontrolünde belli bir takvime bağlanması, İran’a taraflarca saldırılmayacağının garanti edilmesi ve bazı yaptırımların kaldırılması, savaş tazminatı ve özellikle dondurulan finansal kaynakların serbest bırakılması konusunda anlaşmaya varılması beklenmektedir. Bu sonuç İran’ın savaş başarısını arka planda bırakmış mı? oldu sorusuna ise, İran’ın savaş başarısının tarafları anlaşma noktasına getirdiğini belirtmek gerekiyor.

Hürmüz Boğazının ABD tarafından ablukaya alınması İran petrolünden faydalanan Çin’in uyanmasına neden olmuştur. Çin tüm bu gelişmeler karşısında uluslararası kamuoyuna bir açıklama yaparak, Çin’e ait gemilerin İran’la yapılan anlaşmalar gereği boğazdan geçeceğini ve buna engel olunmasının uluslararası su yolu kurallarına uymadığını belirtti. Çin lideri Kim Jong İsrail’in bir devlet olmadığını ve Washington destekli bir terör projesi olduğunu beyan etmesi ile sessizliğini bozmuştur.

Bir anlamda Hürmüz boğazı, Basra körfezini Umman denizine bağladığı, İran ve Umman karasuları dahilinde olması ve İran’ın Hürmüz boğazını kontrol etmesinin mümkün olduğu değerlendirilse de, anılan bölge uluslararası su yolu geçişi olarak bilinmektedir. Su yolu geçişleri genellikle BM Deniz Hukuku Sözleşmesi kapsamında, "transit geçiş" hakkı ile düzenlenir. İran’ın Hürmüz boğazını kontrol etmesi ne kadar BM Deniz Hukuku Sözleşmesine aykırı ise ABD’nin de Hürmüz boğazını ablukaya almasının aynı derecede aykırı olduğu belirtilmektedir.



İsrail ateşkese dahil olmadığı gerekçesi ile Lübnan’a karşı saldırıları ile barış konusundaki bu olumsuz tutumunu devam ettirmişti. Ancak gelinen aşamada taraflar arasında 10 günlük ateşkes anlaşması sağlandığı görülüyor. Bu ateşkesin, İran’ın Lübnan’da Hizbullah’a verdiği destek nedeniyle İran-ABD, İsrail savaşında olası anlaşmazlık ve çatışmaların başlatılması sonucu bozulabileceği de belirtiliyor. İran aynı zamanda Yemen’de Husi gruplarına da destek vermektedir.

İslamabad görüşmeleri tarafların yeniden güç toplaması ve lojistik desteklerin arttırılmasına yönelik zaman kazanmak mı? Yoksa gerçek anlamda savaşı bitirmek mi? olduğu ilerleyen süreçte anlaşılacaktır.

Diğer taraftan 17-19 Nisan 2026’da Antalya’da yapılan Uluslararası diplomasi formuna (ADF), 150 den fazla ülkeden 230’a yakın üst düzey devlet görevlisi katılmıştır. Belirsizliklerle mücadele anlamında, küresel krizler jeopolitik riskler ve belirsizlikler karşısında diplomasinin, diyaloğun ve işbirliğinin önemi vurgulandı. Adil dünya vurgusu, Türkiye, forumda daha adil ve barışçıl bir dünya düzeni için çözüm önerileri paylaşıldı. Yeni dış politika vizyonu çerçevesinde, Türkiyenin çok yönlü ve yenilikçi dış politika anlayışı, küresel meselelerin çözümünde proaktif bir platform olarak öne çıkarıldı. Bölgesel ve küresel gündem olarak, Gazze başta olmak üzere bölgesel çatışmalar, güvenlik, enerji ve dijital dönüşüm gibi konular tartışıldı. Forum kapsamında kritik toplantıların katkı sağladığı, yapılan ikili ve çoklu görüşmeler ve değerlendirmelerin diplomatik ve siyasal sonuçları yansıtılarak tamamlandı.

İran-ABD, İsrail savaşı sonucu dünya kamuoyunda yapılan yorumlar değerlendirildiğinde;

Son dönemlerde, ABD savunmaya her yıl yaklaşık 1 trilyon $ harcamasına rağmen, bugün yıllar öncesine kıyasla önemli ölçüde yetersiz kalan bir savunma sanayisi ve lojistik altyapısına sahip olduğu yorumlarını doğruluyor. ABD ordusu dünyanın en güçlü ordusu olmaya devam etse de, ekipmanlarının, savaş araç ve gereçlerinin eskimesi ve personel eksikliği gibi sorunlarla karşı karşıya kalması durumunun, uzun süreli ve eşzamanlı büyük çaplı çatışmalara müdahale etme kapasitesini sınırlamaktadır. Bu sorunun, soğuk savaşın sona ermesinin ardından dünyada tek kutuplu güç olarak kalmasından kaynaklı, başlayan savunma sanayi tabanının uzun süreli bir erozyona uğraması sürecinin sonucu olarak değerlendirilebilir. Bu sonucu daha çok etkileyen faktörlerin başında yönetim zafiyetleri yer almakla birlikte Obama, Biden ve Trump yönetimlerinin uluslar arası ilişkileri ve ekonomik politikaları askeri güç stratejisine dayandırmaları kırılma noktası olmuştur.



ABD’nin savunma sanayisi ile ilgili değerlendirmelerde;

1990larda Pentagonun önemli savunma ihaleleri için rekabet eden 51 büyük ana yüklenicisi ve konsorsiyumları vardı. Son dönemlerde bu yapı şirket konsolidasyonları (birleşmeler) yoluyla küçülerek, sadece beş dev savunma firmasının kaldığı bilinmektedir.

1) Lockheed Martin,

2) RTX (eski adıyla Raytheon),

3) General Dynamics,

4) Northrop Grumman

5) Boeing Military.

Bu konsolidasyon, tekelleşme yönlü gerçekleşmiş ve savunma sanayinde olması gereken rekabeti ortadan kaldırmıştır. Bu tekelleşme savaş araç ve gereçlerinin fiyatlarını oldukça yukarıya çekmiş ve büyük ölçekli üretim kapasitesini önemli ölçüde azaltmıştır. Örnek olarak 40 yıl önce birim fiyatı 25 milyon $ olan F-16’nın fiyatı, her ne kadar teknolojik yenilik ve ilaveler yapılmış olsa da aşırı bir fiyat yükselişi göstererek 4 kat artmış, en ucuzu bile 100 milyon $ düzeyine kadar çıkmıştır.

ABD savunma sanayisinin içinde yer alan askeri uçak sektöründe üretici firma sayısı 1990larda 8 iken bugün 3e düşmüştür.

Taktik füzelerde, mevcut üretimin yaklaşık %90ı sadece üç kaynağa bağlı kalmıştır.

Kara savaş araçları için 1990da 3 üretici firma varken, 2020 yılı itibariyle sadece General Dynamics kalmıştır.

Savunma sektörü, 1985ten bu yana yaklaşık 2 milyon olan vasıflı uzman mühendisini kaybederek işgücü 1,1 milyona kadar düşmüştür.

Neredeyse artık Mühimmat üretemeyen bir ABD var. Soğuk Savaş döneminde, Amerikan fabrikaları tam savaş koşullarında ayda 438.000 top mermisi üretebiliyordu. 2022deki Ukrayna işgalinden önce aylık üretim sadece 14.400 adetti. Milyarlarca dolarlık yatırımdan sonra bile 2024 ile 2026 arasında kapasite aylık 40.000 ile 55.000 mermi sayısına çıkabildi, ancak bu rakam 100.000 mermi hedefinden hâlâ çok uzaktadır.

ABD ordusu donanma açısından değerlendirildiğinde ise;

Deniz savaş unsurlarının küçüldüğü, 1991 yılında ABD’de 8 adet devlete ait tersane faaliyet gösterirken, bugün geriye sadece 4’ünün kaldığı (Portsmouth, Norfolk, Puget Sound ve Pearl Harbor); bu tersanelerinde neredeyse sadece bakım ve onarım yönünde faaliyette bulunduğu belirtilmektedir. Yeni savaş gemisi inşaası yapılmadığını söylemek yerinde olacaktır.

13 milyar $’a üretilen Gerald Ford’un savaşamayacak durumda olduğu değerlendirmeleri yapılmaktadır. Büyük okyanus gemileri inşa edebilen özel tersanelerin sayısı 1950lerden bu yana %80 civarında azaldığı belirtilmektedir. Bugün itibariyle, büyük savaş gemilerinin inşası, birkaç şirketin kontrolündeki sadece yedi ana tersanede, ancak her biri milyarlarca dolara mal olacak şekilde yapılabiliyor. Güçlü Ordu, Güçlü ABD demekse, ABD artık Hegemonyasını sürdüremeyecek kadar güçsüz bir duruma düşmüş olabilir mi?

Küresel strateji okuyucuları ve analistlerce bunun sebebi olsa, olsa ABD’nin tek kutuplu savunma politikaları ve savunma bütçelerinin rahatlığı, İnsan hakları, demokrasi ve özgürlük anlayışından uzaklaşması, tamamen emperyalizmin temsilcisi, lideri pozisyonunda olması, petro-dolar ve askeri sanayi kompleksi serüvenin de savaş ve çatışmaların haklı gerekçelere dayanmaması ve özellikle de İsrail’in meşru olmayan savaşlarına koşulsuz destek vermesinden kaynaklandığı ön görülmektedir.



Son dönemde de İran’la yapılan çatışmalarda haklı bir gerekçenin bulunmaması, İsrail’in arz-ı mevud çıkarları doğrultusunda kararlara dahil olması, buna rağmen üstünlük sağlayamaması ön planda değerlendirilmektedir.

Bu inatlaşmalar dünyayı bir felakete doğru sürüklüyor. Bu da İran’da ve Körfezde daha büyük zarara mal olabilecek saldırılar anlamına gelmektedir. Petrol fiyatları yükseliyor, piyasalar belirsizlik sonucu istikrarsızlaşıyor ve finansal araçların yönleri karmaşıklıklara yol açıyor ve savunma sanayi satıcıları ve bundan faydalanan çevreler dışında diğer firmalar ve ülke ekonomileri küçülmeye devam ediyor. Ekonomide ki bir kesim kazanırken diğer bir kesim kaybederek yoksullaşmaya devam ediyor. Gerçek anlamda sermaye yer değiştirmiyor zenginler daha çok zengin oluyor.

Bir Hitler stratejisi yürüten Trump ve İsrailin dünya için nelere mal olabileceği ortadadır. ABD halkı milyarlarca dolara mal olan bu anlamsız savaştan huzursuz, İsrail öyle veya böyle tükenmeye devam ediyor. Netanyahu’ya öfke doruğa ulaşmış boyuttadır. NATO ülkeleri ve diğer dünya ülkeleri bu savaşı NATO’nun savaşı olmadığı, İsrail ve ABD’nin tek taraflı bir savaşı olduğunda hem fikir oldukları ABD ve İsrail’e verilmeyen destekten anlaşılmaktadır.



Bu arada insanoğlunun umutla beklediği BM Güvenlik Konseyi ne yaptı? Toplandı ve ne Trumpa ne İsraile bir satır kınama ifadesinin bulunmadığı bir kararı Çin ve Rusya’nın çekimser, 13 ülkenin kabul oyuyla "İranın körfez ülkelerini vurmasını" kınadı.

Bu kadar da olmaz, dedirten bir anlamsız karar. İrana körfez ülkelerini vurmamasını söyleyen BM Konseyi, Trump ve İsraili bu işten vazgeçmesi için kınayamamıştır. İsrail’in Gazze mağdurları hakkında aldığı idam cezası kararının uygulanması konusunda sessizliğini koruyan BM ve bundan etkilenen dünya kamuoyu da güvenilirliğini her geçen gün kaybetmektedir. Bu durum küresel dünya için hiçte adil, hiçte hukuki ve insani boyutta evrensel bir karar değildir.

İsrail neden Ortadoğu’nun hakimi gibi davranır. Ortadoğu ve Körfez ABDnin binlerce kilometre uzağındadır. ABD uçak gemileri, uçakları, deniz piyadeleri bu coğrafyada ne arıyor, ne aramaya geldiler diye neden sorgulanmaz. Küresel dünyanın temsilcisi hatta kendisi BM Güvenlik Konseyi niye sormaz Herkes biliyor petrol, maden vs. aramaya geldiklerini.



İran nükleer silah üretmekle suçlanırken, işaret edilmesine rağmen İsrail’in mevcuttaki nükleer silahları neden sorgulanmaz. Uluslar Arası Atom Enerjisi İsrail’i neden denetleme kapsamına almaz? Tüm bu endişelere ve tespitlere rağmen, ABD harcamalar ve teknolojik kapasite açısından dünyanın en büyük askeri gücü olmaya devam ediyor. Konu bu günden daha çok geleceği ilgilendiriyor. örneğin eğer gelecek 10 yıla kadar veya daha yakın gelecekte Çin-ABD-Rusya vb. kapışması yaşanırsa, ABD savunma sanayisi ve dolayısıyla ordusu hazır mı? Sorusunu gündemde tutacaktır. Bu belirsizlikler ve savaşlar dünya insanının geleceğini daha çok ilgilendirmekte ve etkilemektedir.

Küresel güçlere güvenini kaybetmekte olan dünya insanı; mevcut küresel sistemde küresel barışın geleceği için önemli ipuçları vermekte ve mevcut sistem yerine, çok uluslu, çok merkezli yeni küresel güçlerin ortaya çıkmasıyla, yeni küresel sistemlerin, yeni küresel dengelerin oluşturulabileceği mümkün görülmelidir. Ancak ülkemiz için önemli olan; Türkiye’nin bu küresel sistemde ne kadar etkili olabileceği, nerede ve hangi boyutta yer alacağıdır.



Barışın hakim olduğu bir dünya gerçekleşmesi ümidiyle. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı Kutlu Olsun.

Esen kalın..
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Wed, 22 Apr 2026 13:14:00 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Öngörmek</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yazarlar/erdal-kucuksehir/ongormek/646/</guid>
		   <description>Tahmin etmek, önceden bilmek, projelendirmek gibi eşanlamlı kelimelerle de ifade ettiğimiz öngörü kelimesi kabul görmüş anlamıyla...</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/yazarlar/2021/11/erdal-kucuksehir-5414-t.jpg" />
Tahmin etmek, önceden bilmek, projelendirmek gibi eşanlamlı kelimelerle de ifade ettiğimiz öngörü kelimesi kabul görmüş anlamıyla bir olayın veya durumun gelecekte ne olacağını mantıklı sebeplere dayanarak, gerçekleşmeden önce doğru tahmin etmek ve ona göre hazırlıklı olmak ya da hazırlık yapmak anlamına gelir. Gerçi bize has, “Kervan yolda düzülür&quot; anlayışıyla pek uyuşmasa da planlamak ve tahmin etmek hayatta kalma mücadelesinde çoğu zaman işinize yarayacaktır.

Ekonomi elindeki verileri analiz ederken geleceğe dair öngörülerde bulunur. Değerli metallerden, borsalara, paritelerden, üretim rakamlarına, küresel ticaretten, lojistiğe tüm veriler birer öngörüden ibarettir. Bu öngörüler konunun uzmanı yüzlerce insanın emekleri sonucunda ekrana veya kağıda dökülürken bazıları kurumlarca kamuoyu ile paylaşılır bazıları ise kişiye özel olarak kalır.

Bu alışılagelmiş program ve planlamaların değiştiği revizyona uğradığı kırılma tarihleri vardır. Uzun tarihe değil sadece son 20 yıla bakacak olursak Lehman Brothers olayı Covid-19 ve Rusya - Ukrayna Savaşı bunların küresel çapta örneklerini teşkil ederken, bizim ulusal bazda çok daha değişik sebeplere dayanan kırılma zamanlarımız oldu. Sayın Trump’ın ikinci dönemi ise başlı başına ayrı değerlendirilmeli.



Artık dünyanın küresel çapta büyük olaylara dair öngörüde bulunmasına gerek kalmadı. Sayın Trump’ın, Amerika Birleşik Devletleri başkanı olduğu sürece öngörmek ya da yorum yapmaya lüzum olduğunu düşünmüyorum. Sabah söylediği öğlen söylediğine uymayan akşam kapanışta piyasaları manipüle edip ertesi sabaha başka bir gündemle kalkan bir başkan, Beyaz Saray’da olduğu sürece dünya ekonomisi nereye gider diye tahminde bulunmanın bir anlamı da kalmadı.

Venezuela Devlet Başkanı evinden alındığında Dünya artık eski dünya, hukuk artık eski hukuk değil diye kaleme almıştım. Güçlünün hukukunun egemen olduğu yeni dünya düzeninde neye dayanarak hangi öngörüde bulunabilirsiniz ki? İran-İsrail çatışmasına müdahil olan Amerika’nın 3 gün diye planladığı savaş nerelere geldi. Ayaküstü yapılan bir açıklama ile 115 dolara çıkan ham petrol 4 saat sonra tam tersi bir açıklama ile 85 dolara düşüyorsa elinizden ne gelir?



12 gün savaşının aksine İran savaşı bölgeye yayarak Hürmüz Boğazı’nı kilitleyince olumlu senaryo çöpe gitti. Şimdi masada kötü olan ve kötünün kötüsü olan senaryolar kaldı. Beklediği desteği en kadim müttefiki olan İngiltere’den bile göremeyen Trump, İsrail adına taşeron olarak başlattığı bu savaşta yalnız kalmasını hâlâ anlamamakta direniyor. Kendi savunma bakanlığının adını savaş bakanlığına çevirmekle yetinmeyen Başkan, bir savunma ittifakı olan NATO’yu saldırı yapmamakla suçluyor.

Kendine has üslupsuzluğu ile ülke liderlerine kameralar önünde hakaretler yağdırırken İran’da ölen masumları soran sunucuya ise görüşmeyeli ne kadar da güzelleşmişsin diyor. Tüm bu çirkinliklerin içerisinde küresel ekonomi 2026 yılına dair hedeflerini şimdiden revize ederek büyüme tahminlerini enflasyonu değiştirdi. Avrupa ve Japonya faiz artışını tekrar gündeme alırken dünyanın en büyük petrokimya şirketleri tek tek kapanma ilan etmeye başladı.



Polimerler tarafında Amerika menşeli firmalar haricinde tedarikte bulunmak oldukça zorlaşırken, Avrupalı firmalar sadece iç pazarlarına yönelik üretimi devam ettirme telaşına düştüler. Fiyat ise savaş öncesine göre dolar bazında neredeyse ik katına çıkmış durumda. Artan enerji fiyatları enerjide dışa bağımlılığı yüksek düzeyde bulunan Avrupa, Güney Kore, Japonya, Avustralya, Hindistan ve Pakistan gibi ülkelerde ek önlemlerin gündeme gelmesine sebep olurken çoğu analistin asıl hedef olarak gösterdiği Çin ise şu ana kadar sanki olup bitecekleri tek doğru öngören ülkeymiş gibi 9 ay yetecek ham petrol stoğuna sahip.

Biz bu savaşın politik tarafını gerçekten büyük bir akıl ile yönetiyor ve senaryonun kime hizmet edeceğinin bilinci ile olaylara yaklaşıyoruz. Dışişleri büyük bir özveri ile uygulamaya konulan senaryonun hayata geçmemesi adına 24 saat uğraş veriyor. Ekonomik anlamda ise güneşli günlerde çatıyı onarmayı beceremediğimiz için savaşın maliyetine katlanmak zorunda kalacağız. Enflasyon ile mücadelemiz büyük ihtimalle başka bir bahara kalırken faiz düşüşü beklentileri de ertelenmek zorunda kalacak.

Üstelik akaryakıt fiyatlarında yaşananlar bütçe açığına ve dış ticaret açığının büyümesine sebep olurken, ihracat tarafında maliyet oluşturma ve talep daralması sorunlarına bir de hammadde arzı ve navlun sorunları eklenecek. Trump varken savaş nereye evrilir bilmek çok zor ama sanayicimizi zor günlerin beklediğini söyleyebilirim.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Tue, 07 Apr 2026 17:36:25 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Yenilmezler de yenilebilir!</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yazarlar/emrullah-bilgin/yenilmezler-de-yenilebilir/645/</guid>
		   <description>ABD, İsrail’in İran’a saldırısına meşruiyet kazandırabilmek için önleyici saldırı olarak adlandırdı. Oysa, "önleyici saldırı" kavramı ortada...</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/yazarlar/2021/10/emrullah-bilgin-2808-t.jpg" />
ABD, İsrail’in İran’a saldırısına meşruiyet kazandırabilmek için önleyici saldırı olarak adlandırdı. Oysa, "önleyici saldırı" kavramı ortada çok yakın vadeli mutlak bir tehdit olmasını gerektirir ve böylesi bir tehdide dair hiçbir kanıtta yoktur.

Bu tercih edilmiş bir savaştır. İsrail ve ABD, İrandaki İslami rejimin zayıfladığını hesaplıyordu. Ciddi bir ekonomik krizin yanı sıra sene başındaki kitlesel protestoları vahşi bir şekilde bastırmanın sonuçlarıyla boğuşuyor. Ülkenin savunması da geçen yaz gerçekleşen savaşta gördüğü zararı henüz gideremediği öngörülmüştür. Bu nedenle ABD ve İsrail mevcut durumun kaçırılmaması gereken bir fırsatın oluştuğuna ve bu durumun değerlendirilmesi gerektiğinde kararlıydı. Bu tek taraflı karar, zayıflamış uluslararası hukuk sistemine, uygulanmayan BM Güvenlik Konseyi Kararlarına bir darbe daha indirmiştir.



ABD Başkanı Donald Trump da, İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu da İranın ülkelerine tehdit teşkil ettiğini belirtmişlerdi. Ancak, ABD Başkanı Trump daha da ileri giderek İranın, "küresel bir tehdit" olduğunu ileri sürdü. İslami rejimle düşman oldukları bariz olsa da, ABD ve İsrail ile İran arasındaki büyük güç farkı nedeniyle, bu saldırıları yasal açıdan öz savunmayla nasıl gerekçelendirebileceklerini kestirmek oldukça zordur.

Savaş siyasi bir eylemdir. Başlattıktan sonra silahlı çatışmaları kontrol etmek güçtür. Liderlerin net hedeflere ihtiyacı vardır.

İran, Binyamin Netanyahu ve İsrail’in yıllardır en tehlikeli düşmanı olarak gördüğü bilinmekteydi. Onun için bu aynı zamanda Tahrandaki rejime ve İranın askeri kapasitesine olabildiğince zarar vermek ve İsrail’deki siyasi geleceği için bir fırsat olarak görmektedir. ABD de yapılacak ara seçimler ile İsrailde bu yıl yapılacak bir genel seçim de Netanyahu, Hamasla iki yıl süren savaşın ardından, İsrailin savaşta olduğu zamanlarda siyasi pozisyonlarının güçlendiğine inanmaktadır.

Donald Trumpın hedefleri ise karakteristik bir şekilde değişti. Ocak ayında İrandaki protestoculara, "yardım yolda" demişti. Fakat o sırada ABD donanmasının büyük bir kısmı Venezuela lideri Maduroyu ABDye götürmekle meşguldü o yüzden elinde pek bir askeri seçeneği yoktu veya bu sonuç böyle olduğunu gösterdi.

Tek kutuplu dünya oluşturmaya çalışan ABD, İsrail’i vekil güç olarak kullanmakta, menfaatleri doğrultusunda sadece Ortadoğu da değil, petro-dolara engel olan tüm dünya üzerinde tek odaklı güç olarak baskı kurmakta, Rusya ve Çin’in ekonomik ve stratejik genişlemesine engel olmakta ve modern köle düzenini oluşturmaktadır.

Dünya üzerinde finansal kapitali ele geçiren siyonist sistemse ABD ve Trump’ı İsrail ve Netanyahu’yu çıkarları doğrultusunda kullanmaya devam etmektedir. İran saldırılarından anlaşılıyor ki petro-dolar savaşını seyretmekten başka bir şey yapamayan Avrupa’nın İsviçre bankalarında, İngiltere ve yandaşlarının da Şangay bankalarında bloke ettikleri küresel sermayelerinden başka bir etkilerinin olmadığı görülmektedir.

İkinci Dünya Savaşı’nda, milyonlarca insanın ölümüne, şehirlerin bombalarla yıkılmasına yol açan, unutulması imkânsız acılar yaratan bir tecrübeden geçen Avrupa nasıl bir daha birbirleriyle savaşmayacak bir düzen kurabildi?

Düşmanlığı nasıl aşabildi ve Ortadoğulular Avrupalıların yaptığını neden yapamıyor? ABDnin geçen yaz İranı bombalamasının ardından Trump, Tahranın nükleer programının "tamamen yok edildiğini" söylese de İranın nükleer hedeflerinin tehlikelerinden bahsetmeye devam etti ve ABD bölgeye iki uçak gemisi filosu gönderdi. İran ise nükleer silah geliştirmek istediğine dair iddiaları her zaman reddetti. Bu konuda uluslar arası denetime de açık olduğunu belirtmişti. Ama ABD ve İsrail ve taraftarları İran’ın uranyumu, hiç bir sivil kullanımla ilişkilendirilemeyecek bir seviyeye kadar zenginleştirdiği konusu dünya kamu oyunun gündeminde tutuldu. Trump ilk döneminde, Obama yönetiminin dış politikadaki en büyük başarısı olarak görülen İranla nükleer anlaşmadan çekilmişti.



İranın bugün benzer bir anlaşmayı, en azından zaman kazanmak için kabul edebileceğine dair işaretler olsa da, ABD İranın füze programına ve bölgede müttefiki olan örgütlere verdiği desteğe net sınırlamalar getirmek ister gibi görünüyor.

Bu savaşın İran halkına rejimi devirmesine imkan tanıyacağı açıklamaları yapıldı ancak sonuç hiç de öyle olmadığı gibi bugüne kadar da hava saldırılarıyla devrilen hiçbir rejim olmadı. İran, sadece hava saldırılarıyla devrilen ilk rejim olarak tarihe geçse bile İslami rejimin yerine liberal bir demokrasi kurulamayacağı ortadadır.

Ülke dışında görevi devralmaya hazır bir sürgün hükümeti de bulunmuyor. ABD ve İsrail’in saldırılarına destek veren Rıza Pehlevi’nin de baba Pehlevi’den dolayı İran’da an itibariyle bir karşılığı bulunmamaktadır.

Dünyanın en güçlü ordusu diye yıllardır abartıla abartıla anlatılan, "yenilmez" olarak pazarlanan Amerikan ordusuna yakından bakıldığında işin aslının öyle olmadığını görmek zor değildir. Bugün için İran savaşı ile bunun öyle olmadığı ortaya çıkmıştır. İran Türkiye’deki üsler hariç, İsrail’le birlikte, ABD’nin bölge ülkelerinde bulunan üslerin hepsini vurmuştur.

Türkiye ye fırlattığı füzelerin İran tarafından gönderilmediğini, üslerin bulunduğu ülkelerle bir sorumlarının olmadığını ABD ve İsrail saldırılarına misilleme olarak atıldığını bildirmiştir. Tarafların bu ve buna benzer bazı açıklamalarının doğruluğunu ilerleyen süreçte görmüş olacağız.



Dünyanın beşte bir petrolünü taşıyan Hürmüz Boğazı, neredeyse tüm petrol tankerlerine kapalı kalmaya devam ediyor. İran, ABD ve İsrail ile süren savaş boyunca Hürmüz Boğazından izin verilenler dışında gemilerin geçmeyeceğini ve 4 maddelik savaşı sonlandırma şartını açıkladı. Trump, Hürmüz açılmazsa İran’ın elektrik santrallerini vurmakla tehdit etti. Gerçekleşirse İran’a destek veren arka plan buna nasıl bir çözüm bulacak, yenilmezler de yenilebilecek mi? ilerleyen süreçte görülecektir.

Petrol fiyatları yeniden 100 doların üzerine çıkarken, Orta Doğudaki veri merkezleri de savaşın yeni hedefleri haline gelmiş durumda. Hürmüz Boğazının kontrolünü kaybetmek Amerika için 1956da Süveyş Kanalının İngiltere için olduğu şey gibi olabilir.

Ne oldu sonra?

Sterline güven çöktü. Müttefikler uzaklaştı. Sömürge devletler bağımsızlık ilan etmeye başladı. Sermaye İngiltereden kaçtı. 20 yıl içinde İngiltere sıradan bir ülkeye dönüştü.200 yıllık imparatorluk tek bir kanal yüzünden bitti. Tek bir kanal değil aslında. Tek bir algı yüzünden bitti.

​Tarihe bakıldığında; İkinci Dünya Savaşı’nda Japonya’ya karşı resmen kaybediyorlardı. Savaşı normal yollarla bitiremeyince çareyi atom bombası atıp hunharca binlerce masumu katletmekte buldular. O bombalarla sayısız günahsız insanlara kıyıldı büyük şehirleri yok edildi ve hatta haritadan silindiler.



Vietnam’da ise durum tam bir kaosla gerçekleşti. Amerikan ordusu dünyanın gözü önünde yenildi, ağır bir hezimetle geri çekildi. Vietnam halkının o direnişi karşısında, dünyanın en büyük gücü denilen o militer yapı olumlu bir sonuç alamadan coğrafyayı terketmek zorunda kalmıştır.

​Yakın tarihte Afganistan’da yaşananlar ortadadır. Yirmi sene Afganistan’da kalıp sonunda kaçar gibi bölgeyi terk ederken tonlarca silahı, mühimmatı ve ekipmanı Taliban’a bırakıp terk etmek zorunda kalmışlardı. Emperyalizmin temsilcileri bu işgalden zafer beklerken bir kez daha başarısızlıkla karşı karşıya kalmış oldular. Bu sonuçla; bugüne kadar inancına ve kültürel değerlerine bağlı hiçbir millete karşı kesin bir savaş kazanılamadığı anlaşılmış oldu.

Kore Savaşı bunun en ağır örneklerinden biri olmuştur. Ülke insanını ikiye bölüp, binlerce kilometre mesafeden getirdikleri Türk Askerini de NATO kandırmacası ile kullanmışlar, aslında kaybettikleri savaşı, ancak Kore’yi bölerek bitirebilmişlerdir. Kesin bir kazananı olmamakla birlikte ülkeyi parçalanmış halde bırakıp gitmişlerdir.

​Libya ve Irak’ta ise doğrudan savaşmak yerine farklı bir plan uygulandı. Önce iç karışıklık çıkartılarak dengeler bozuldu, birlik içeriden çökertildi. Öyle bir ortam hazırlandı ki, saldırıya geçtiklerinde karşılarında ciddi bir güç, direnç dahi görmeden ilerlediler. Buna benzer bir tabloyu İran üzerinde uygulamaya çalışıyorlar. Ekonomik baskıdan siyasi kuşatmaya kadar her yönden saldırmaktadırlar. Artık tecrübe kazandılar, değerlerine, kültürüne böylesine bağlı bir toplumu meydanda yenmek mümkün değildi.



​O nedenle önlerinde yine o iki kirli seçenek var;

Ya İran’da iç karışıklık çıkartıp ülkeyi zayıflatacaklar ya da Japonya örneğinde olduğu gibi kendilerine “yenildiler&quot; dedirtmemek için o yıkıcı kitle imha silahlarını devreye sokacaklar.

Peki bunu yapabilirler mi?

Kendisini Küresel barış temsilcisi olarak tanıtan, ancak dünyayı savaş bataklığına sürükleyen ABD ve Başkanı Trump, hakkındaki suç dosyaları ve koltuğunun sarsılmaması adına küresel dünyanın geleceğini önemsemeden böylesi bir katliamı gerçekleştirmesi ihtimaller dahilinde olduğu açık değil midir?

​Asıl mesele çok daha anlamlıdır. Tarafların güçleri arasında bir değerlendirme yapıldığında; o insanlığın gözünde devleştirdiği ABD ve İsrail gücü, bu gün tek başına bir İran’ın dahi hakkından gelemiyorlarsa, artık bu yapay güçlerin tek başına küresel hakimiyet kuramayacakları, yüklü paralar ödenerek yapılan anlaşmalar karşılığı askeri koruma sözü verdikleri ülkeleri koruyamayacakları anlaşılmıştır.



Buradan şu sonuç da çıkarılabilir;

Demokrasi ve insan hakları çerçevesinde müzakereler dışında yapılan bu tür askeri güç uygulamalarına karşı durabilecek bir kaç ülke İran tarafında yer alabilse, diğer Avrupa devletleri de iki yüzlü politikalar yerine, İspanya gibi ABD’ye karşı gerçek politikalar ortaya koyabilseler, ne İsrail ne de ABD’nin o sahte gücü ve tutumu dünya gündeminde itibar görmeyecektir.

İsrail ve ABD de uluslararası çerçevede ülkesel sınırlarına çekilecek, NATO ve BM’i ABD ve İsrail çıkarları doğrultusunda diğer ülkelerin serbest iradelerini de lehlerine kullanamayacaklardır.

İran rejimi ve halkı bu kararlı ve cesur duruşlarından dolayı takdir edilebilecek bir direniş sergilemiştir. Ancak henüz her şey sonuçlanmış değildir. Ülkeler ve liderler arası bireysel ve belki de küresel çıkar politikaları stratejilerin değişmesine neden olabilir. Demokrasi, İnsan hakları ve barışı çıkarları doğrultusunda gözetmeyen, öncelemeyen ülke ve liderlerinin de bir gün hesap verecekleri ve bu kavramlara ihtiyaç duyacakları acı bir gerçek olacaktır..

Küresel dünyanın huzura, barış ve demokrasiye ulaşması dileğiyle.

Sağlıkla kalın.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Tue, 24 Mar 2026 19:30:51 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Vicdan ile cüzdan</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yazarlar/erdal-kucuksehir/vicdan-ile-cuzdan/644/</guid>
		   <description>Geçtiğimiz hafta açıklanan 2025 büyüme verileri ve şubat ayı enflasyon rakamları üzerine birkaç satır yazmayı planlıyordum...</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/yazarlar/2021/11/erdal-kucuksehir-5414-t.jpg" />
Geçtiğimiz hafta açıklanan 2025 büyüme verileri ve şubat ayı enflasyon rakamları üzerine birkaç satır yazmayı planlıyordum ancak henüz bir haftasını dolduran İran meselesi, küresel dengeleri değiştirme potansiyeli taşıdığı için bu konuyu ertelemek zorunda kaldım. Dileriz ki bu gerilim, 2022’de Ukrayna ile Rusya arasında patlak veren ve hâlâ devam eden savaş gibi uzun soluklu bir çatışmaya dönüşmez. Çünkü böyle bir senaryonun bedelini yalnızca bölge değil, tüm dünya öder.

Amerika’nın İran’a yönelik saldırısı uluslararası hukuk açısından ciddi tartışmaları beraberinde getiriyor. Hukuki bir gerekçe veya makul bir sebep ortaya konmadan, yalnızca İsrail’i memnun etmeye yönelik bir askeri hamle yapılması Washington’un dış politika anlayışını yeniden sorgulatıyor.



Bu noktada şu soruyu sormak kaçınılmaz;

Amerika gerçekten, “yeniden büyük&quot; bir ülke mi oluyor, yoksa giderek kimsenin yan yana görünmek istemeyeceği bir güce mi dönüşüyor? Sayın Trump’ın izlediği politika, ikinci ihtimali güçlendiren bir görüntü veriyor.

Bugün tüm dünya, bombalanan okulları, hayatını kaybeden sivilleri ve giderek genişleme ihtimali taşıyan çatışmaları izliyor. Beyrut’ta gece gündüz süren bombardıman nedeniyle yüz binden fazla insanın sokaklarda yaşamak zorunda kaldığı, yüz binlercesinin ise Suriye’ye göç ettiği konuşuluyor.

Öte yandan Bahreyn, Katar, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkeler de farklı bir sorgulama içinde. Amerika Birleşik Devletleri’ne yıllardır trilyonlarca dolar ödeyen bu ülkeler, şehirlerine düşen füze ve bombalar karşısında neden bu kadar savunmasız kaldıklarını anlamaya çalışıyor.



Ortada giderek büyüyen bir hukuksuzluk tablosu var. Bir ülkenin lideri suikastla ortadan kaldırılıyor; ardından onun yerine gelmesi muhtemel isimler de hedef alınıyor. Üstelik tüm bunlar dünyanın gözü önünde gerçekleşiyor. Daha da çarpıcısı, “kimin seçileceğine henüz karar vermedik&quot; şeklindeki açıklamaların açıkça yapılabilmesi. Şehirler, oteller, havalimanları ve enerji tesisleri bombalanıyor. Binlerce sivil hayatını kaybetmiş durumda. Buna rağmen dünya kamuoyunun odağı çoğu zaman insani trajediler değil, ekonomik sonuçlar oluyor.

Örneğin Katar’ın kapattığı doğalgaz tesisleri nedeniyle artan enerji maliyetleri Avrupa için çok daha kritik bir mesele hâline geliyor. Rusya’dan ham petrol almaya devam edebilen Hindistan için ise sorun şimdilik çözülmüş gibi görünüyor.

Çin ise elindeki dev petrol stokları sayesinde şimdilik temkinli bir sessizlik içinde. Ancak gerektiğinde Venezuela veya Rusya üzerinden alternatif tedarik yollarına yönelmesi de ihtimal dâhilinde. Geçtiğimiz yıl yaşanan savaşta da gündeme gelen Hürmüz Boğazı kartı bu kez farklı bir şekilde ortaya çıktı. Önce sigorta şirketleri bu güzergâh için poliçe kesmeyeceklerini açıkladı. Ardından büyük konteyner hatları seferlerini askıya aldı. Daha sonra yükleme rezervasyonları kapatıldı. En sonunda İran Devrim Muhafızları, Hürmüz Boğazı’nın gemi trafiğine kapandığını duyurdu.



Aslında gerçek şu;

Boğazı ilk kapatan İran değil, riskten kaçınan küresel sermaye oldu. İran sadece zaten fiilen oluşmuş bir durumu ilan etti. Bugün özellikle sıvılaştırılmış doğalgaz ve bazı petrokimya ürünlerinde ciddi bir belirsizlik yaşanıyor. Bir haftadır birçok piyasada fiyat almak dahi mümkün değil. Mal temininde sorunlar yaşanıyor. Ancak bütün bu gelişmelerin bir kısmının bilinçli şekilde büyütüldüğünü düşünenler de az değil. Amerika bu krizi kontrol altına alamazsa en büyük kazananın Rusya olacağı neredeyse kesin. IMF ve OPEC başta olmak üzere birçok kurum ise sürecin uzaması hâlinde en ağır darbeyi gelişmekte olan ülkelerin alacağını söylüyor.



Türkiye açısından tablo biraz daha hassas. Çünkü enerji krizi yaşanmasa bile gıda ve hizmet kaynaklı yüksek enflasyonla mücadele ediyoruz. Uzayan bir savaşın enerji fiyatlarını yükseltmesi hâlinde bu yük daha da ağırlaşabilir. Bugünün dünyasında kararlar artık vicdanla, adaletle veya hukukla verilmiyor. Kararları belirleyen şey çoğu zaman cüzdanlar ve hesap makineleri oluyor. Belki de bu kriz, kaybolan vicdanı değil ama kaybedilmeye başlanan parayı hatırlattığı için daha hızlı sona erecek.

Ne acı bir tablo…

İnsanlığın değeri artık sahip olduğu ekonomik güçle ölçülüyor. İran’ın bölge ülkelerini sürece dâhil etmeye çalışmasının nedeni de muhtemelen bu. Washington üzerinde baskı oluşturabilecek tek aktörler onlar. Çünkü süreç tamamen İsrail’in insafına bırakılırsa bu savaşın ne kadar süreceğini ve hangi noktaya varacağını tahmin etmek kolay değil.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Mon, 09 Mar 2026 08:14:32 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Emperyalizm&#39;in Yeni Asya Projesi</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yazarlar/emrullah-bilgin/emperyalizm-in-yeni-asya-projesi/643/</guid>
		   <description>ABD-İran savaşı gündemde, Rusya-Ukrayna savaşı devam ediyor. Çin, İran ve Küba’nın köşeye sıkıştırılması gündemde. İsrailin bölgede saldırı...</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/yazarlar/2021/10/emrullah-bilgin-2808-t.jpg" />
ABD-İran savaşı gündemde, Rusya-Ukrayna savaşı devam ediyor. Çin, İran ve Küba’nın köşeye sıkıştırılması gündemde. İsrailin bölgede saldırı planları aktif ve Suriyede terör tehdidine karşı mücadele sürüyor. SWIFT ve BRICS grupları arasında hiç bir ölçü tanımayan acımasızca yaşanan ekonomik savaşlar. Dünyanın dört bir yanında savaş rüzgarları estiriliyor, küresel finans sisteminin fonksiyonel grafiği sallantıda.



İşte yaklaşık 100 yıl öncesinden bu yana süregelen sömürge savaşlarının geldiği nokta. Birinci dünya savaşı sonunda, Osmanlı toprakları üzerinde kurulan ülkelerin ardından Kurtuluş Savaşı ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti Anadolu topraklarına sıkıştırılmıştır. Burada ihtilaf devletlerinin asıl amacı Almanya değil, Osmanlı İmparatorluğunu ortadan kaldırmak, topraklarını sömürge olarak paylaşmaktı.

Öyle de oldu..

İkinci dünya savaşı sonucu ABD ve İngiltere’nin de desteği ile 1948 de İsrail’in kurulmasından sonra, Kürt devleti projesi yaklaşık 60 yıldır Kuzey Irak, Ortadoğu veya BOP gibi değişik adlarla gündemde tutulmaktadır.

ABD, İngiltere bu projeyi askeri ve siyasal şartlarla Türkiye ve bölge ülkelerine uygulattırma peşindedir. Bunun ABD’nin stratejik planlarını yapan Pentagon’un bir askeri ve siyasi projesi olduğunu ilk olmasa da 1989 yılında George W. Bush döneminde haritası ile ortaya konulduğu daha önceki yazılarımızda da yer almıştı.

Aslında Türkiye’nin stratejik planlarını hazırlayan ve izleyen birimleri ile bu günün ve o dönemin siyasi liderleri bunun hep farkındadırlar. Bazı çevrelerce bu projenin farklı yöntemlerle ve farklı planlarla Türkiye ve bölge ülkelerine uygulatıldığı yorumu yapılmaktadır. Bu plan böyle olsa da yeni bir proje değildir. Adı ister insan hakları, demokrasi olsun, isterse halklara özgürlük, etnik kimlik olsun bu bir istila ve sömürü projesidir. Küresel güçlerin hakimiyet savaşlarıdır.



Bu projenin tarihi seyrine bakıldığında ABD, AB, İngiltere vb. bölgede bir Kürt devleti kurularak bu coğrafyada yer alan ülkelerin parçalanması ve güçlerinin zayıflatılması, bu emperyalist çevrelerin ve uydu devleti İsrail’in amaçlarına zemin hazırlanması yolunda ki hamlelerin devam etmesi ve kararlı politikalar uygulanmasıdır.

Ancak Türkiye bunun hep farkında olmasına rağmen zaman zaman eksik yada, iç cephede siyasi çıkarlar uğruna yanlış uygulamalar ortaya koymuştur. Bu yanlış uygulamalar ve yanlış hamleler günümüzde de zaman zaman devam etmiştir. Bölgedeki Kürt meselesini diğer emperyalist güçler adına liderliğini üslenen ABD Kürdistan’ın kurulması ve Türkiye ile federal bir çatı altında birleştirilmesi şeklindeki tarihi projeyi, Cumhuriyet döneminde gündemde tutmuş ve Ankara’nın önüne de ilk olarak 1965’te getirmiştir.

Emekli Amiral Vedii BİLGET ’e göre ABD, 1965 yılında Türkiye’ye bağlanacak bir, “Federe Kürt Cumhuriyeti &quot; konusunda Türkiye’nin nabzının yoklanması için dönemin başbakanı Merhum Süleyman DEMİRELe iletilmişti. Yine dönemin Senato üyesi Sadi KOÇAŞ ’a göre, ABD; AP’ye ve DEMİREL ’e 1965’te iktidar yolunu açtığında, “Irak-İran ve Türkiye Kürtlerini Federe bir Cumhuriyet haline getirilmesi ve Türkiye’ye bağlanması&quot; isteğini de iletmişti. ABD tarafından bu proje bir kez de 12 Mart’tan sonra 1974’te ve bir kez de 12 Eylül sürecinde 1986’da Türkiye’nin önüne konmuştu. Ankara’ya gelen Pentagon’un iki numarası, o dönemin Savunma Bakan Yardımcısı William TAFT aracılığı ile bu senaryo getirilmişti.

Merhum ÖZAL döneminde tartışma konusu olan bu plan, dönemin Genelkurmay Başkanı merhum Orgeneral Necdet ÜRUĞ’un reddettiği kamu oyuna yansımıştı. ABD’nin Irak’a saldırısından hemen önce, 1991’de ABD Dışişleri Bakanı James BAKER, planın güncellenmiş halinin Ankaraya karşı ısrarcı davrandığı haberleri kamuoyuna sızdırılmıştı. ABD, Körfez Savaşı’ndaki desteği karşılığında Türkiyeye Kürdistan’ın hamiliğini sunuyordu. ABD, bu defa 1999 yılında yeni bir Kürt planını devreye sokmaya çalışmıştır. Bu dönemde ABD’den gelen bir heyet, tekrar Türkiye himayesinde Kürdistan planını Ankara’ya sunmuştu. ABD iki yıl süren hazırlıktan sonra, Haziran 2001’de Kürdistan’ı resmen ilan etmek istiyordu. Terörist başı Abdullah Öcalan, bu amaçla 1999 şubatında paketlenip Türkiye’ye teslim edilmişti. ABD ve AB’nin PKK ile görüşmelere tam destek vermesinin amacı, Türkiye’den Yerel Yönetimlere özerklik verilerek kopartılacak parçanın, Kuzey Irak ve Kuzey Suriye ile birleştirilmesi planlanıyordu. Merhum Turgut ÖZAL döneminde, “Federasyonu tartışalım&quot; ifadelerinde kastettiği de budur. Altemur KILIÇ’ın da Turgut ÖZAL Cumhurbaşkanı iken kendisine bir harita göstererek “Türkiye ile Irakın kuzeyinin bir Konfederasyonda birleşebileceğini&quot; söylediğini hatırlayanlar olacaktır.

Son dönemde de bazı çevreler tarafından Anayasanın değiştirilemez maddelerinin ve üniter yapının, Atatürk’ün tartışmaya açılmasının istenmesi bu sürecin devamı olabilir mi?, Türkiye de terörsüz Türkiye kapsamında TBMM de kurulan, “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi komisyonu&quot; raporunda önerilenler yasal hale getirilirse, bu sürecin seyrini değiştirebilecek mi veya terörün sonu gelecek mi?

Örneğin en masumane görünenlerden olan, “güç dengelerinin değiştiği, politik risklerin arttığı bir ortamda Türkiye’nin iç kalesini tahkim ederek bölgesinde kalıcı barış ve istikrarı sağlaması, hem kendi güvenliği, hem de bölgesel düzen açısından, yeni imkanlar ve fırsatlar ortaya çıkaracağı Türklerin, Kürtlerin, Arapların bölgede yaşayan diğer kardeş halklarla birlikte oluşturacağı doğal ittifak, bölgede emperyalistlerin kurguladığı dağılma ve parçalanma senaryolarını bozacak planlarını etkisiz hale getirecek bir dönem başlatacaktır. Milletimiz dağılma ve parçalanmayı durduracak, bozguncu emellerden daha güçlü bir birlik, kardeşlik ve bütünleşme iradesine sahiptir.&quot;

Bu cümleden olmak üzere aslında arka plan düşünülmezse, herkesi kapsayan vatandaşlık tanımını &apos;etnisiteye’ indirgeyen bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Çünkü bugüne kadar Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına din, dil, ırk, mezhep ayırt etmeksizin Türk denir sözü ile seçimlerde hiç kimsenin etnisitesine bakılmadan oy verilmişken, artık etnisitenin ön plana çıkacağı bir durumla halk karşı karşıya kalabilir. Bu da toplumun ayrışmasına neden olabilir. Bu tür bir anlayış Osmanlı’da Islahat fermanı ile denenmiş, ancak birleştirme yerine toplumun daha fazla ayrışmasına neden olmuştur. Belki de böyle bir durum küresel emperyalizmin daha etkin hale gelmesine neden olabilir. İngilizlerin Tubingen Atlas ile, Peter Alford Andrews’in Türkiye’yi bir çok etnik gruba ayıran eseriyle ve ABD’nin ısrarla Osmanlı’da ki federatif yapıya dönüştürerek Üniter yapıyı bozma istekleri daha çabuk fiiliyata geçebilir.



Terör örgütü değerlendirmelerde ise;

PKK terörü görünürde silah bıraktı ancak ABD, Suriye’deki güçlerinin bir kısmını geri çektiğinde bıraktığı tırlar dolusu silahlardan ne kadarı PKK’daydı, bunlar da teslim edildi mi edilecek mi, Suriye ordusuna katılacak mı? Aslında Türkiye deki hücre evler ve siyasi uzantıları dışında varlığı kalmayan “PKK Türkiye’den çekildi&quot; açıklamaları ne kadar doğrudur? Doğru ise bu çekilmenin medya sınırı nereye kadardır. PKK’nın Suriye kolunun Suriye ordusuna ne kadarı katılmıştır. Katılmayanlar nerededir?

Elbette ki devletin kurum, kurul ve izleme, takip organlarınca bu hususlar izlenip takip edilecektir, edilmektedir. Ancak zihinlerdeki bu sorular cevap bulmaya muhtaçtır. Türk toplumunun vicdanı ne kadar sorgulanmıştır ve hangi sonuçlar ortaya çıkmıştır. Şehit ve gazi aileleri rıza göstermişler midir? Elde somut sonuçlar mevcut mudur? Bu belirsizliklerin giderilmesi, toplumun rahatlatılması, kamuoyu vicdanının ve rızasının alınması gerektiği malumdur.

Türkiye’nin Kürt vatandaşlarının ülkesi içerisinde ayrılıkçı ve bölücü düşünmeleri çok da olası bir durum değildir. Çünkü bugüne kadar iç içe geçmiş, birlikte yaşamış ve etle tırnak olmuş Türk milletinin kendisi ve asli unsurları durumundadırlar. Çünkü bu topraklarda Kürtleşmiş Türkmenlerde bulunmaktadır. Bunlardan bir kısmı Türk’tür ve Türkmenlerle birlikte Anadolu’ya gelmişlerdir. 35-40’a yakın Türkmen boyu da Anadolu, İran, Azerbaycan, Irak ve Suriye gibi bölgelerde kaybolmuşlardır.

Mezopotamyada Araplaşan Bayat, İranda Farslaşan ve Kürtleşen Şul (eski ismi Çur, Çul, Sûl), Kücat, Ağaçeri, Halaç, Hak; Irak’da Kürtleşen Bayat, Avşar, Beğdili, Eyva (Yıva) urugları; Huzistanda Avşarlar; Lursitanda Beğdili, Tilkü ve Uluğ bunlardan bazılarıdır. Bu nedenle ayrılmaları olası görülmemektedir. Ancak bu durumdan faydalanarak Türkiye’yi bölmek isteyen emperyal güçlerin aparatları olabilecek etnik Kürt olmayan Ermeni, Yahudi vb. gruplar tarafından Kürt vatandaşlar adına sahiplenilerek, emperyalist güçler adına menfaatlerini devşireceklerdir.

Bu nedenle bu planın gerçekleşmesi Kürt vatandaşlara değil, bölücü, ayrıştırıcı gruplara ve emperyal güç odaklarına yarayacaktır. Bu bölücü gruplar Kürt halkı üzerinden bir takım siyasal ayrıcalıklara sahip olarak ABD, AB ve İsrail vb. emperyal ülkelerin desteği ile Kürt halkı üzerinde hakimiyet kurarak, farklı bir sınıf oluşturacaklardır.

Bu hiç bir şekilde evrensel demokrasi ve insan hakları açısından kabul edilebilir değildir, Kürt halkı için de uygun değildir. Ülke kaynaklarından Türkiye Cumhuriyetinin asli unsurları yeterince yararlanamadan yurt dışına aktarılacağı kuvvetle muhtemeldir.

İşte bu sistem yeni dünyada yeni sömürge düzenini oluşturmaktadır. Son yüzyılda uygulanan vekalet savaşları sonucu ortaya konulan planlar uluslar arası politikaları ve yaptırımlarıdır. İran, Ukrayna, Küba, Venezuela ve hatta Gazze vb. bu sömürü düzeninin uygulama alanları olmuştur.



Türkiye’de oluşturulmak istenen terörsüz Türkiye planının ana gayesi Kürtlüğü değil terörü bitirmekti. Ancak şu an gelinen aşamada Türklük bitirilmek isteniyor. Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu tarafından hazırlanan ve kabul edilen rapor içeriğinin genelinde terör örgütü taleplerinin yer alması ve bu taleplerin anayasal hüküm haline getirilmek istenmesi küresel güçler tarafından Türkiye’ye oynanan oyunun bir başka versiyonu olarak mı yoksa derin devlet uygulaması olarak mı algılanmalıdır. Bu durum Kürtlere hangi alanda, nasıl bir yarar sağlacak? Ülkede Türkmen gruplardan gerideler mi ki de eşitlik sağlayacak. Yoksa Kürtlerin çoğunluğunu temsil etmediği halde, temsil ettiği iddiasıyla, PKK’nın sonradan Kürtlere yüklemeye çalıştığı bir argüman mıydı?

Küresel güç odaklarının dünya yönetiminde söz sahibi olduklarını görebilenler için Türklüğün Kürtlükle itibarının sarsılması fikri bir gerçektir ve ortada durmaktadır. Bugün nüfusu, teknolojisi ve ekonomisiyle gelişen büyüyen Çin’in Venezuela, Tayvan vb. ülkelerle, Rusya’nın Ukrayna, Küba, İran gibi ülkelerle, tehdit ve operasyonlarla durdurmaya çalışan ABD ve diğer emperyalist ortakları bir dünya savaşına neden olacak pozisyondadır. ABD -İran, Rusya - Ukrayna savaşını durdurmaya yönelik barışın sağlanamaması durumunda savaş alarmına dönerken, dünya ekonomi piyasaları tarihinin en kırılgan dönemlerinden birini daha yaşamaktadır.



Son günlerde Epstein dosyalarının yeniden gündeme gelmesiyle birlikte, küresel güç ağları, biyoteknoloji, veri ve insan bedeni üzerinden yürütülen tartışmalar tekrar gündeme geldi. Bu gelişmeler, geçmişte yapılan bir kısım uyarıların sosyal medyada tekrar paylaşılmasına neden oldu. Aradan geçen yıllara rağmen halen cevaplanmamış bazı soruların akıllarda kalmış olduğu görülmektedir. Tartışmalar bitmedi, anlaşılan sadece üzeri örtülü kalmıştı.

Küresel gücün liderleri olduğu bilinen Donald TRUMP, Bill CLİNTON, JD VANCE, Marco RUBİO vb. lerinin de bu kirli düzen içinde yer aldıkları dikkate alındığında, dünya insanının güveni açısından özellikle ABD’yi demokrasi ve İnsan hakları savunucusu olarak kabul etmesi mümkün değildir.

Çin geçmişten günümüze kadar nüfus yoğunluğu ile ucuz işçilik, ucuz enerji ve vergi muafiyeti cenneti olduğu dönemlerde emperyal güçlerin yatırım alanları olmuştur. Bu gün ise güçlenerek farklı uçlarda bir kapitalist güç haline gelmiş, rakip olmuş ve bu gücünü kırmak için ürettiği mallara yüksek gümrük vergileri getirilmektedir.

Marmara depremi sonrası ABD tarafından Türkiye’ye yardım amacıyla gönderilmek istenen 2000 kişilik hastane gemisine izin verilmemesi, o dönemde büyük tartışmaları beraberinde getirmişti. Son günlerde bu konu özellikle sosyal medyada yeniden gündemde. Bazı çevrelerce gönderilen geminin iyi niyetli olmadığı yönünde açıklamalar yapılmış, bu açıklamalar kamuoyu nezdinde yoğun eleştirilere neden olmuştu.

Yine aynı dönemlerde bir gurup tarafından Türkiye genelinde toplanan kan örnekleri de gündem olmuştu. Bu süreçte toplanan kanlara karşı çıkanların tezi; bu konunun bir DNA operasyonu olabileceği yönünde uyarılarda bulunmuşlardı. Daha sonra toplanan binlerce kan örneklerinin İsrail’de ortaya çıktığı iddiaları gündemi sarsmıştı.

İsrail’in kan örnekleri üzerinden Türk vatandaşlarının DNA’larına uygun gıda, giyim ve tohum vb materyaller ürettiği de bu iddialar arasındaydı. Sonraki dönemlerde aynı çevrelerce domuz gribine karşı çıkılmış, ilaç, aşı ve küresel sağlık politikaları konusunda aykırı görüşleri nedeniyle kamuoyunda sık sık hedef alınmıştı. Bu görüşlerin komplo teorisi olarak görülmesi ve eleştiri niteliğinde pek çok açıklama, bu gün halen tartışılmaya devam ediyor.



Ancak; bu komplo teorileri Gazze soykırımına karşı boykot çağrılarına rağmen İsrail menşeili mal ve ürünlerin satışlarında, düşüşlerin beklenen düzeyde olmaması yukarıda belirtilen teorileri ve bu küresel emperyalizm planlarını doğrular nitelikte görülebilir mi?

Son yıllarda Çin ve ABD kaynaklı Covid aşılarının da insan bedeninde bazı hasarlara ve ölümlere de neden olduğu tartışmaları halen devam etmektedir. Küresel emperyalizm artık sadece askeri, ekonomik ve kültürel anlamda gerçekleşmediği gibi sömürü düzeni yön ve şekil değiştirerek acımasız bir şekilde devam etmektedir. Bilim, teknoloji ve dünya ekonomisi bu tür küresel emperyalizmin tekeline bırakılmamalıdır.

Bu emperyal güçlerin elde ettiği üstünlüklere sahip olmak bilim, teknoloji ve ekonomik güce süratle ulaşmak bu dengeleri bozabilecek tek etken olarak görülmelidir ve bu yönde sömürülenler sömürenlerin gücüne birleşerek ulaşmalıdır. Çözüm odaklı noktalardan biri olarak; Emperyalizmin dünyaya hakimiyet güçleri mutlak suretle kırılmalı veya azaltılmalı ve aynı güçte yeni kutuplar, ekonomiler oluşturulmalıdır!

Ramazan Ayınızı ve Bayramınızı tebrik eder, Türk, İslam Alemine huzur ve mutluluk getirmesini dilerim.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Mon, 23 Feb 2026 13:44:40 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Sistem Çöküyor!</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yazarlar/erdal-kucuksehir/sistem-cokuyor/642/</guid>
		   <description>Küresel ölçekte bir ekonomik fırtına yaşanıyor. Yaşanması kaçınılmaz olan yaşanıyor diyelim. Sistem, 19. yüzyıldan beri yaşadığı krizlere...</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/yazarlar/2021/11/erdal-kucuksehir-5414-t.jpg" />
Küresel ölçekte bir ekonomik fırtına yaşanıyor. Yaşanması kaçınılmaz olan yaşanıyor diyelim. Sistem, 19. yüzyıldan beri yaşadığı krizlere bir yenisini eklerken kapitalizmin çökeceği varsayımına ise katılmıyorum. Adam Smith’in, kişilerin şahsi çıkarlarını kollarken ait oldukları toplumların da çıkarlarını azami katkıya dönüştürdükleri görüşü artık çalışmıyor.

Kapitalizm, insan özgürlüklerini kısıtlamak yerine yaptıklarını denetlemeyi tercih etmiş olduğu hâlde gelinen nokta sorgulanır olmuşsa, sorun kapitalizmde değil başka yerlerde aranmalı. Zira Antik Yunan’dan bu yana “Gerçek fiyat ne olmalı?&quot; tartışmasının veya sistemde yapılan hilelerin sorumlusu, insanlığın kendi özündedir. İnsanlık, ekonomik süreçte bir sistemi her zaman doğru ve adil yöneterek toplumun refahını artırır iddiası zaten hiçbir zaman mümkün olmamıştır.



Hayek’in dediği gibi, “Ekonomi insan yapması değildir ama içinde insan vardır&quot; sözü gereği sistemin çalışması, kuralların ve kurumların işlemesine bağlıdır. Bunu ise ancak hukuk sistemi sağlayabilir. İçinde hukukun olmadığı bir ekonomiye ne derseniz deyin, yarı vahşi bir düzene dönüşecektir. Sistem içerisinde insan faktörü barındırdığı için başarısı veya başarısızlığı onu yaşayan ve yaşatan insana aittir. Sistem, gücünü hataya kapalı olmasına değil, düştüğü durumdan çıkabilme becerisi göstermesine borçludur.

Bugün küresel ekonominin yaşadığı, içinde bulunduğu durumdan çıkış yolu aramanın oluşturduğu kaostur. Yeni bir sistemin yapı taşları döşenirken karşımıza ne çıkacağı ise belirsizdir. Değerli metallerin gün içerisinde %10’dan fazla marjlarla hareket etmelerinin ekonomik göstergelerle bir izahı olabilir mi? Rusya-Ukrayna savaşı çıktığında Batı dünyasının Rusya Devleti’nin varlıklarına bloke koyarak tüm dünyada merkez bankalarının rezervlerine altın eklemelerinin yolunu açan şey, sistemin hukuksuzluğu değil miydi?



Bugün FED Başkanını günah keçisi ilan eden Sayın Trump, sadece Amerika’nın mevcut borcunu 10 yıllık Amerikan tahvil faizleriyle geri ödemek için yılda 1,5 trilyon dolar parasal genişleme yapmak zorunda olduğunu bilmiyor olabilir mi? Her gün başka bir gündemle Beyaz Saray’a gelen, kendi ifadesiyle doları yoyo gibi çıkarıp düşürebileceğini söyleyen bir Amerika Başkanı görevdeyken, hâlâ küresel olarak %60’ın üzerinde rezerv para olarak kullanılan dolara dünyanın geri kalanı nasıl güvenebilir?

10 trilyon dolardan büyük bir portföy yöneten BlackRock CEO’su Larry Fink’in ifadesiyle, Berlin Duvarı yıkıldığından bu yana küreselleşme adı altında tarihin en büyük serveti yaratıldı; ama bu para, toplumsal barışı zedeleyecek ölçüde küçük bir azınlığın cebine girdi. Böyle bir dağılımı sistemin yürütebilmesi imkânsızdı. Üstelik küreselleşme nasıl ki fabrika işçisini vurduysa, yapay zekâ da ofis çalışanını; avukatları, analistleri, kısacası beyaz yakalıları yutacak. Üstelik bu teknolojik dönüşümün, yani yapay zekâ hikâyesinin halklardan saklanan bir gerçeği var.



Bitip tükenmeyen enerji ihtiyaçları yüzünden yapay zekâ veri merkezlerinin milyarlarca dolarlık altyapı ve tüketim maliyetleri, vatandaşlara farklı isimlerle fatura edilecek. Larry Fink diyor ki: “Siz evde çay demlerken aslında dev şirketlerin yapay zekâsını besleyen sistemin masraflarına ortak oluyorsunuz.&quot;

Oluşan tablonun bir ilüzyondan ibaret olduğunu söyleyen Fink, bir grup elitin herkesin dünyasını şekillendirmeye çalıştığını, oysa asıl faturayı ödeyenlerin bu sistemde sandalyesinin bile olmadığını dile getirirken, toplumların bu yeni zenginliğe ortak olmamaları hâlinde küresel çapta büyük sorunlar yaşanacağını söyledi.

Ben bunları yıllardır söylerim ama 10 triyon doları yöneten birinden duymak ne yalan söyleyeyim hoşuma gitti. Herkes olup bitene alıştığı şekliyle değil farklı bir pencereden bakmak zorunda. Evet başlıkta dediğimiz gibi sistem çöküyor ve yerine inşa edilmeye çalışılan ise belirsizliklerle dolu. Bizim iş dünyamız ve sözcüleri hala faizleri düşürelim kuru bir miktar artıralım gibi söylemlerle vakit geçirirken yaklaşan kusursuz fırtınayı umarım doğru okurlar. Tüm vergi gelirlerimizin neredeyse %70’ten fazlasını dolaylı vergiler ve ücretlilerden alınan gelir vergileri oluştururken siyaset kurumu da inşallah olup bitenin farkındadır.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Mon, 09 Feb 2026 08:03:47 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Bu hangi demokrasi?</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yazarlar/emrullah-bilgin/bu-hangi-demokrasi/641/</guid>
		   <description>Dünya demokrasi düzeninde ve insan hakları ekseninde daha pozitif yönde insanların ihtiyaç ve beklentilerini karşılamaya yönelik gelişme beklerken,...</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/yazarlar/2021/10/emrullah-bilgin-2808-t.jpg" />
Dünya demokrasi düzeninde ve insan hakları ekseninde daha pozitif yönde insanların ihtiyaç ve beklentilerini karşılamaya yönelik gelişme beklerken, özgürlüklerin önünün açılmasını ümit ederken liderlerin hırsları ve dayatmaları, iktidar kavgaları sayesinde geride kalmaya devam etmektedir.



Ortadoğu ve Doğu Avrupa savaşlarının bitmesini beklerken Venezuela operasyonuyla karşılaştık. Ama bu durduk yerde olmadı tabi. ABD Başkanı Trump’ı derin Amerika ve İsrail azmettirdi. Trump da bu tür popülist yaklaşımlara yatkın karakter zaten.

Gazze’de Türkiye’nin de içinde bulunduğu barış kurulu oluşturdu. Rusya-Ukrayna savaşında Donbas toprakları üzerinde anlaşma sağlanması, İran iç karışıklarında ve politikalarında yumuşama göstermesi, Grönland konusunda taleplerini değiştirmesi ile barış elçisi olma iddiasına devam ediyor. Ancak bu tür operasyonlarla, İran, Grönland çıkışı ile Norveç’in Nobel ödülü vermeme kararına rağmen barış elçisi ödülünü alabilecek mi? İmkansız değil ama kolayda görünmüyor. Venezuelalı muhalif lider Maria Corina Machado, Nobel Barış Ödülü madalyasını Beyaz Sarayda ABD Başkanı Donald Trumpa verdi, tatmin olacak mı bilinmez.

Venezuela’da 2024teki tartışmalı seçimlerde zaferini ilan eden Machadoyu ülkenin yeni lideri olarak desteklemeyi reddetmişti. Trump, Grönlandı satın alma girişiminde Danimarkanın yanında yer alan Avrupa ülkelerine yüzde 10 gümrük vergisi uygulanacağını duyurdu. Bu durum AB ve ABD arasında ki serbest ticaret anlaşmasını riske atacağı ve tarafları ekonomik sıkıntıya düşüreceğinden daha yapıcı bir tutum sergilediği görülmektedir.

Trump, Grönlandın tamamen ve bütünüyle satın alınmasına ilişkin bir anlaşmaya varılmadığı takdirde 1 Şubattan itibaren gümrükte yüzde 10 tarife getireceğini, Haziran ayında ise bu oranı yüzde 25e çıkaracağını söyledi.



Avrupa’yı artık ekonomik ve güvenlik anlamında taşımak istemeyen ABD ve Trump politikaları, Avrupa’nın bir bedel ödemesi gerektiğini belirtmişti. Bu gelişmelerle dünya ısınmaya devam ediyor. Küresel bazda yaşanan negatif değişimler yeni bir çatışmaya ve dünya savaşlarına neden olabileceği düşünülse de Trump’un gümrük vergileri konusunda geri adım atıp, uygulanmayacağını açıklaması liderleri, ülkeleri dolayısıyla piyasaları rahatlatmış görünüyor. Ancak böyle olsa dahi, olası bir savaşta, Avrupa’nın bölgesel olarak buna gücü var mı? tartışılır. Çünkü İngiltere ABD’ye karşı bir savaşı desteklemek istemez. Belki arabulucu rolü üslenebilir. Avrupa ABD olmadan bir savunma hattı oluşturmaya çalışıyor, ancak henüz buna hazır değildir.

Trump, tarifelerin Danimarkanın yanı sıra Norveç, İsveç, Fransa, Almanya, İngiltere, Hollanda ve Finlandiya için geçerli olacağını belirtmişti. Bir çeşit illüzyon olan Davos Dünya Ekonomik formunda bir anlamda anlaşmaya varılmış ve Trump’ın, “Herhangi bir güç kullanmayacağız&quot; beyanı ile an itibariyle yumuşama sağlanmış, jeopolitik tansiyon düşmüş gibi görünmektedir.

Bu arada, “Trump kendisine destek olan çevrelerle kendi demosunu mu yaratmaya çalışıyor?&quot; yorumları yapılmaktadır. Bu durumda NATO’nun varlığını nerede görmek gerekir?, bu ülkeler NATO üyesi ülkeler değil mi? NATO çatısı yara almaya ve dağılma, yönünde irtifa kaybetmeye devam ediyor. Belki de Rusya ve Çin için NATO’nun dağılması noktasında bir fırsat olabilir.

ABD, Alaska’yı da Rus İmparatorluğu’ndan 159 yıl önce 7,2 milyon dolara satın almıştı. Küresel dünyada ekonomik savaşların hızını arttırması ile yeni demokrasi uygulamalarının pozisyonu değişti, tamamen ticari emlak yönetimine dönüştürüldü. Son yüz yıllarda Ülke toprakları alınır, satılır bir taşınmaz emtia durumuna getirilmiştir. Bu gelişmeler sonucu dünya insanın ve ülkelerinin, “Demokrasiye ve İnsan haklarına&quot; inanması beklenemez.

Daha önceki yazılarımızda bahsettiğimiz gibi ulusalcı Trump, küreselci Biden’a göre daha küreselci. Grönland, Kanada ve Panama gibi daha geniş coğrafyaları hedefliyor, sadece Ortadoğu, Ukrayna vb.’leri değil. Sırada başka bölgeler, coğrafyalar var. Küba, Nikaragua ve Kolombiya’dan söz ediliyor. “Demokrasi güney Amerika’ya geri dönecek&quot; diyor, ABD’li senatör Rick Scott’un ifadeleriyle; bu gerçekleşecek mi, gerçekleşirse nasıl gerçekleşecek? süreç içerisinde görülecektir.



ABD’nin Madura operasyonunun ardından Trump’ın tekrar gündeme getirdiği, &apos;Monroe Doktrini’ de yeni değildir. Monroe doktrini, yalnızca Avrupa sömürgeciliğine karşı durmaktan çıkararak Sovyetler Birliğinin Amerika kıtasında etkisini artırma girişimlerini de engellemeyi hedefleyen bir ilkeye dönüştü. Ancak kısa sürede batı yarım kürede ABD politikasının temel ilkelerinden biri hâline geldi ve Latin Amerika’daki birçok müdahaleyi meşrulaştırmak için siyasi ve hukuki bir araç olarak kullanıldı.

19. yüzyılda, ABD’nin 5. Başkanı James Monroe ile başlayan doktrin, John F. Kennedy’den Reagan’a ve Trump’a uzanan süreçte Latin Amerika’daki müdahaleleri meşrulaştıran temel bir araç olarak öne çıktı. Venezuela operasyonu ise tartışmaları yeniden alevlendirdi.

Madura ve eşinin Venezuela daki konutundan ABD Ordusunun anti-terör timi Delta Force ekibi tarafından bir darbe ile alınmasında uluslar arası hukuk kurallarının dışına çıkılmıştır.

Aykırı olan tarafı ise;

Son yüzyılın görülmemiş savaş taktiğiyle, bir başka ülkenin devlet başkanının kural dışı, düzenli ordu olmadan, savaşsız, askeri bir harekatla paketlenip ABD’ye kaçırılması ve Amerikan yasalarına göre yargılanmasıdır.

Bu arada Madura’nın korumalarının Venezuela vatandaşlarının yerine Kübalı olması başka bir çelişkidir. Bu darbede veya arkasında içeriden ihanet veya iş birliği ihtimallerini de içeriyor. Belki de bu çelişkinin iç yüzü burada saklıdır. Maduro vatandaşlarına güvenmiyor veya iç desteği yeterli değildi. Uluslar arası hukuk literatüründe yer alan, “seçimle gelen seçimle gider&quot; kuralının yok sayıldığı ve vekalet savaşlarının da rafa kaldırıldığı bir dönemi yaşıyoruz.



Vekâlet savaşlarıyla varlığını sürdüren İsrail ve Suriye’deki dış kaynaklı PKK/YPG vb. leri derslerini alırlar mı belirsizliğini koruyor. Ancak ABD strateji değiştirerek Suriye’de PKK/YPG’den desteğini çekerek yalnız bırakmıştır. Suriye’de sahayı İsrail’e bırakan yada pozisyon değiştiren, maximalist taleplerinden vazgeçiren ABD, PKK/YPG elebaşılarından Ferhat Abdi Şahin’i (Mazlum Abdi) Suriye’de HTŞ lideriyken kazandığı alan savaşları sonucu kurucu Cumhurbaşkanı olan, Ahmet Şara ile anlaşmak zorunda bıraktı. Ancak 10 Mart 2025 mutabakat metninde PKK/YPG’nin Suriye’ye entegrasyonuyla ilgili 31 Aralık 2025’e kadar süre verilmişti, ABD’nin iki yönlü politikaları, İsrail’in kışkırtmaları ve desteği ile direndi. Bu yeni mutabakat metninde YPG/SDG güçlerinin Suriye savunma Bakanlığına katılması ve enerji kaynaklarının Şam’a bırakılmasını da içeren 14 maddelik bu anlaşmaya uyulmaz ise Suriye geçici hükümeti egemenlik hakkını kullanabilecek mi?

Yoksa Mazlum Abdi’nin söylediği gibi bir taktik çekilme mi? Bir anlaşıp bir vazgeçen ve Şam’a yeni taleplerle gelen Mazlum Abdi’nin PKK/YPG üzerindeki etkisi, nedenleri ve yeni planlar ilerleyen süreçte görülecektir.



ABD’nin Venezuela’yı işgal etmesinin gerçek nedeni, Henry Kissinger’ın 1974’te Suudi Arabistan’la yaptığı bir anlaşma başlangıç noktasını oluşturmaktadır. Bunun aslında ABD dolarının ekonomik piyasalarda ve beşeri hayatta kalması ile ilgili olduğunu düşünmek şaşırtıcı olmayacaktır.

Venezuela gerçeği;

Uyuşturucu değil.

Terörizm değil.

“Demokrasi&quot; hiç değil.

Bu, Amerika’yı 50 yıldır baskın ekonomik güç olarak ayakta tutan petro-dolar sistemi ile ilgili olduğu ve Venezuela’nın bu sistemi bitirmekle tehdit ettiği, petrol satışlarında doları dışladığı, Rusya ve Çin’e ABD’den daha yakın durduğu için gerçekleştirildi.

Aslında olan şey şu;

Venezuela’nın 303 milyar varil kanıtlanmış petrol rezervi var.

Dünyadaki en büyük rezerv.

Suudi Arabistan’dan bile fazla.

Dünya petrolünün yaklaşık %20’si.

Ama asıl önemli kısım ise şu;

Venezuela bu petrolü aktif olarak Çin yuanı üzerinden satıyordu. Dolarla değil. 2018’de Venezuela, “kendini dolardan kurtaracağını&quot; ilan etmişti. Petrol için Yuan, Euro, Ruble — dolar hariç her şeyi kabul etmeye başladılar. BRICS’e katılmak için başvuru yaptılar. SWIFT’i tamamen devre dışı bırakan, Çin ile doğrudan ödeme kanalları kurdular. Yıllarca sürecek dolardan bağımsız bir para birimiyle finanse edecek kadar petrole sahiplerdi.



Peki, bu neden önemli?

Çünkü Amerikan finans sisteminin tamamı tek bir şeye dayanıyor. Petrodolar.

1974’te Henry Kissinger, Suudi Arabistan’la yaptığı bu anlaşmayla dünya genelinde satılan tüm petrol ABD dolarıyla fiyatlandırılacaktı. Karşılığında Amerika askeri koruma sağlayacaktı. Bu tek anlaşma, dünya çapında dolara yapay bir talep yarattı. Dünyadaki her ülke petrol almak için dolara ihtiyaç duyar hale gelmişti. Bu da Amerika’nın sınırsız para basabilmesini, diğer ülkelerin ise bunu çalışarak kazanmasını sağlıyordu.

Orduyu finanse eder.

Sosyal devleti finanse eder.

Bütçe açıklarını finanse eder.

ABD’nin sınırsız para basması;

Bretton Woodsla getirilen bir sistemdi (Altın rezervi kadar para basma) ve 1971 yılına kadar devam etti. ABD, içinde bulunduğu ekonomik güçlükler nedeniyle 1971 yılında doların altına dönüştürülebilirliğinin kaldırılmasıyla, Bretton Woods ile getirilmiş olan altın döviz standardı sisteminin sonu olmuştu.

Petrodolar, ABD hegemonyası için uçak gemilerinden bile daha önemlidir.

İşte ona meydan okuyan liderlerin başına gelenlerle ilgili bir örüntü;

2000 yılında Saddam Hüseyin, Irak’ın petrolü dolarla değil Euro’yla satacağını açıklar.

2003 yılı işgal, rejim değişikliği ve Irak petrolü hemen tekrar dolara döndü. Ancak Saddam linç edildi.

Kitle imha silahları asla bulunmadı çünkü hiç var olmamıştı.

2009 yılında Kaddafi, petrol ticareti için “altın dinar&quot; adı verilen altın destekli bir Afrika para birimi önermişti.

Hillary Clinton’ın sızdırılan e-postaları bunun müdahalenin birinci nedeni olduğunu doğruluyor.

E-posta alıntısı:

“Bu altının amacı, Libya altın dinarına dayalı pan-Afrika bir para birimi oluşturmaktı.&quot;

2011 yılında NATO Libya’yı bombaladı. Kaddafi adeta tecavüze uğrayarak öldürüldü. Libya bugün açık köle pazarı haline getirildi.

“Geldik, gördük, öldü!&quot; diye Clinton kameralar önünde alay ederken, Altın dinar onunla birlikte sona erdi..

Son dönemlerinde de Maduro;

Saddam ve Kaddafi’nin toplamından beş kat daha fazla petrole sahipti.

Aktif olarak Yuan ile satış yapıyordu.

Dolar kontrolü dışındaki ödeme sistemleri kuruyordu.

BRICS’e katılmak istiyor, Çin, Rusya ve İran’la ortak hareket ediyordu.

Küresel dolardan bağımsız para birimiyle finansın başını çeken üç ülke, ayrıca diğer dünya ülkelerini de uyandıranlar. İnce bir ayar.

Bu bir tesadüf değil tabi ki.

Petrodolara meydan okursanız, rejim değişikliği yaşarsınız.

Stephen Miller (ABD iç güvenlik danışmanı) bunu iki hafta önce açıkça söylemişti:

Amerikan alın teri, zekâsı ve emeği Venezuela’daki petrol endüstrisini yarattı. Onun zorbalıkla kamulaştırılması, Amerikan serveti ve mülkiyetinin kaydedilmiş en büyük hırsızlığıdır diyordu.

Bu neyin hırsızlığı? Venezuela’nın kendi yeraltı kaynağı, başka bir ülkenin yeraltı zenginliği ABD için hırsızlık olabilir mi? Amerikanın alın teri, zekası, emeğiyse bunun karşılığını almıştır.

Gizlemiyorlar bile.

ABD şirketleri 100 yıl önce geliştirdi diye Venezuela petrolünün Amerika’ya ait olduğunu iddia ediyorlar.

Bu mantıkla, tarihteki her millîleştirilmiş kaynak “hırsızlık&quot; sayılır o halde.

Ama daha derin bir sorun var:

Petrodolar zaten ölüyor.

Rusya, Ukrayna’dan beri petrolünü Ruble ve Yuan ile satıyor. Türkiye de dış ticareti bazı ülkelerle milli paralar üzerinden yapmaktaydı. Ama Suudi Arabistan da yuan üzerinden uzlaşmayı açıkça tartışıyor. Geri adım atar mı? Muhtemel atacak yada söylem değiştirecek.



İran yıllardır Dolar dışı para birimleriyle ticaret yapıyor. Bu nedenle İran da işaret ediliyor.

İçinde bulunduğumuz zaman diliminde İran da iç karışıklıklar protestolar başlatıldı. Tabi ki CAI ve Mossad’ın marifetleri burada yok sayılamaz. İnsan haklarını başka bölgelerde arka planda bırakan ABD, çıkarları gereği İran’da ön plana alarak müdahalede bulunabiliceğini açıkladı. Müdahale edilirse İran bir rejim değişikliğine gidebilir.

İran iktidarı muhalefet grupları oyuna gelmemeleri hususunda uyarıyor ve toplumsal tansiyonu düşürmeye çalışıyor.

ABD tarafından dünyanın değişik bölgelerinde uygulanan bu olaylar psikolojik baskı göstergesi anlamına mı? geliyor. Bu uygulamalardan nemalanan da ABD ve uydusu İsrail olacaktır.

Çin, 185 ülkede 4.800 bankanın bağlı olduğu, SWIFT’e alternatif CIPS sistemini kurdu.

BRICS, doları tamamen baypas eden ödeme sistemleri inşa ediyor.

Küresel ekonomilerde, finansal para sistemlerinde yaşanacak köklü bir değişim, tarihsel olarak her zaman büyük krizleri ve savaş risklerini beraberinde getirdi..

mBridge projesi; ( diğer adıyla Çoklu CBDC Köprüsü ),(Ulusal paranın dijital ortamda kullanılabilen versiyonu) CBDCleri kullanarak gerçek zamanlı, eşler arası, sınır ötesi ödemeleri ve döviz işlemlerini desteklemek için geliştirilmiş, çoklu merkez bankası dijital para platformudur. Merkez bankalarının yerel para birimleriyle anında işlem yapmasını sağlıyor.

Venezuela’nın 303 milyar varil petrolle BRICS’e katılması, bu süreci katlanarak hızlandırabiliyordu.

Bu işgalin gerçek nedeni olabilir mi?

Uyuşturucuyu durdurmak değil. Venezuela, ABD’ye giren kokainin, ancak %1’inin daha azından sorumlu tutulabilir.

Terörizm değil. Maduro’nun bir “terör örgütü&quot; yönettiğine dair bir kanıt yoktur.

Demokrasi değil. Çünkü aynı ABD, hiç seçim yapılmayan Suudi Arabistan’ı destekliyor.

Bu, Amerika’nın dünyayı çalıştırıp kendisinin para basmasını sağlayan 50 yıllık bir anlaşmayı sürdürme meselesidir.

Ve sonuçları korkutucu:

Rusya, Çin ve İran bunu şimdiden, “silahlı saldırganlık&quot; olarak kınıyor.

Çin, Venezuela’nın en büyük petrol müşterisi. Milyarlarca dolar kaybediyorlar.

Şu an, BRICS ülkeleri, dolar dışında ticaret yaptığı için ortağı bir ülkenin işgal edilişini izliyor.

Belki de Çin temiz, yeşil enerji teknolojisini elektro motor ve güç kaynakları ile geliştirirken ABD karbon ve fosil yakıtlı teknolojiler ile geride kalarak da gücünü kaybedebilir..

Dolar dışında kalmayı düşünen her ülke mesajı almıştır belki de.

Dolara meydan okursan, bombalanırsın veya sonunuz belli.

Ama sorun bu kadarla da bitmez.

Bu mesaj dolar dışı kalmayı durdurmak yerine hızlandırabilir.

Çünkü Küresel Güney’deki her ülke, dolar hegemonyasını tehdit ederse ne olacağını artık biliyor ve tek korunma yolunun daha hızlı hareket etmek olduğunu fark ediyorlar.

Ya da küresel bir güce sahip bir başka küresel güç şemsiyesi bulmak. SSCB’nin dağılmasıyla tek kutuplu dünyayı savunanlara ithaf olunur. İşte size tek kutuplu küresel dünya. Rekabet yok, demokrasi yarışı yok. Özgürlük savunuları yok.

İnsan hakları yok. Dünya ülkeleri artık zaman kaybetmeden bölgesel güçler, bölgesel lider ülkeleri çıkartmak zorundadır. Tek kutuplu dünya yerine çok kutuplu, çok merkezli dünyaya yönelim her konuda rekabeti getireceğinden, Demokrasi ve İnsan Hakları gelişiminde aşama kaydedebilir. Tabi ki küresel savaşlara neden olmazsa..

Zamanlama da inanılmaz:

3 Ocak 2026 da Venezuela işgal edildi. Maduro yakalandı.

3 Ocak 1990 da Panama işgal edildi. Noriega yakalandı.

Aradan 36 yıl geçti, ama neredeyse aynı gün.

Aynı senaryo.

Aynı “uyuşturucu kaçakçılığı&quot; bahanesi.

Aynı gerçek neden! stratejik kaynaklar ve ticaret yolları üzerindeki kontrol ve küresel finans hegemonyasına sahip alabilmektir.

Tarih tekerrür mü? eder, yoksa kafiye mi? yapar. Bunu zaman daha net gösterecek.

Bundan sonra ne olacak:

Trump’ın Mar-a-Lago’daki basın toplantısı hikayeyi belirliyor;

ABD’li petrol şirketleri şimdiden sırada. Politico, “Venezuela’ya geri dönme&quot; konusunda kendilerine ulaşıldığını yazmış bile..

Venezuela da Maduro’ya muhalefet edenler, ABD’nin çıkarlarını gözetenler iktidara getirilecek. Geçiş başkanı ilan edilen Delcy Rodriguez veya bir başkaları. Petrol yeniden dolarla akacak ve Venezuela ile petrol ilişkisi bulunan başta Çin, Küba gibi ülkelerin de ekonomik sistemleri bozulacak. Böylece ABD dünya petrolünün yarısını ele geçirmiş olacak.

Venezuela, bir başka Irak olacak. Bir başka Libya.

Ama sorgulanması gereken ise:

Dolar üstünlüğünü korumak için artık bombalayamadığınızda, darbe yapamadığınızda ne olacak?

Çin misilleme yapacak kadar ekonomik güce sahip olduğunda?

BRICS küresel GSYH’nin %40’ını kontrol edip “artık dolar yok&quot; dediğinde?

Dünya, petrodoların şiddetle ayakta tutulduğunu fark ettiğinde?

Amerika bir başka yüzünü daha gösterdi.



Şimdi asıl sorun;

Dünyanın geri kalanı blöf mü yapacak, yoksa çağıracak mı? Şu an için rest çekebilen yok.

Çünkü bu işgal, doların artık kendi marifetleriyle küresel ekonomide rekabet edemediğinin itirafıdır.

Bir para birimini kullanmaya zorlamak için ülkeleri bombalamak, operasyon yapmak zorundaysanız, o para birimi zaten ölüyordur.

Venezuela bir başlangıç değil.

ABD için umutsuz bir sondur. Belki de sonun başlangıcıdır..!

İslam Aleminin Mübarek Ramazan Ayını tebrik ediyor, bu mübarek ayın İslam alemine ve tüm insanlığa barış ve huzur getirmesini diliyorum.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Mon, 26 Jan 2026 17:16:07 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Duruş Bozuklukları ve Egzersiz Önerileri</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yazarlar/doc-dr-mustafa-turgut-yildizgoren/durus-bozukluklari-ve-egzersiz-onerileri/584/</guid>
		   <description>Bilindiği üzere ülkemizde sınav dönemleri çocuklarımızın yoğun ders çalıştığı dönemlerdir. Özellikle liselere giriş sınavı ve üniversite...</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/yazarlar/2021/11/doc-dr-mustafa-turgut-yildizgoren-4034-t.jpg" />
Bilindiği üzere ülkemizde sınav dönemleri çocuklarımızın yoğun ders çalıştığı dönemlerdir. Özellikle liselere giriş sınavı ve üniversite sınavına hazırlanan gençlerde duruş bozuklukları ve sırt ağrıları nedeniyle fizik tedavi polikliniklerine başvurularda bir artış olduğunu gözlemliyoruz.

Bu yazımızda sık görülen duruş bozuklukları nedenlerine değinmek istedim;



Duruş bozukluklarını genel olarak tıbbi duruş bozuklukları ve kazanılmış duruş bozuklukları olarak ikiye ayırabiliriz. Tıbbi duruş bozuklukları arasında kas hastalıkları, skolyoz, bacak boyu eşitsizlikleri, ekstremite deformiteleri (şekil bozuklukları) sayılabilir. Kazanılmış olanlar ise geçirilmiş kaza ve travmalar sonrası olanlar, özellikle uzun süreli masa başı iş yapan kişilerde görülen yanlış oturma pozisyonuna bağlı duruş bozuklukları olarak sıralayabiliriz.

Gelişimsel Duruş Bozuklukları: Scheuermann hastalığı, Skolyoz, Kifoz, Flat back, Lomber hiperlordoz

Hastalıklara Bağlı Duruş Bozuklukları: Nöromuskuler kifoskolyoz, Spinal kord yaralanmaları

Serebral palsi, Spina bifida, Muskuler distrofisi, Polio sekeli

Kifoz (Kamburluk): Postural kifoz, duruş bozukluğuna bağlı oluşur ve hastadan sırtını düzeltmesini istediğimizde kamburluğunu geçici olarak düzeltebilir. Alışkanlığa bağlı oluşur. Egzersizle tedavi edilebilir. Genelde ağrısızdır.

Lomber Hiperlordoz: Bel kavisinin artmasına denir. Bel ağrısının nedenlerinden biridir. Sık nedenleri hamilelik, yumuşak yatakta yüz üstü yatma, yüksek topuklu ayakkabı (vücudun ağırlık merkezi öne kayar. Tedavi olarak bel kaslarını güçlendirme ve kısalan kasları germe ile uzatma egzersizleri önerilir.

Bacaklardaki Asimetriye Bağlı Duruş Bozuklukları: Düzgün duruşu değerlendirmemizde bacaklardaki asimetriye dikkat edilmelidir. Çeşitli nedenlerle bacak veya kalçalarda asimetri omurganın düzgün gelişimini ve duruşunu önler. Duruş bozukluğunu değerlendiğimizde bacaklarda iki bacak uzunluğunun eşit olup-olmadığına dikkat etmek gerekir.

İki bacak arasındaki asimetrinin nedenleri: Bacaklar arasındaki uzunluk farkı 1 cm’ye kadar, eğer ağrı şikayeti yoksa, normal kabul edilir. İki bacak arasındaki asimetrinin nedenleri; poliomyelitis (çocuk felci), kırık sonrası bacakta eğrilikler, eklemlerde hareket kısıtlılığı, asimetrik bacak kas kısalığı, doğuştan kalça çıkıklığıdır.



Duruş Bozukluğu Neden Olur?

Aşağıdaki etkenler duruş bozukluğu ile ilişkili olabilir:


	Sağlıklı duruş, doğru postür konusunda yetersiz bilgi ve bilinç düzeyi
	Hareketsiz yaşam tarzı
	Eklem katılığı
	Vücut kondisyonunun düşük olması
	Kas kuvvetsizlikleri, kas gerginlikleri
	Bazı kas, sinir veya kemik hastalıkları
	Psikolojik etkenler, kaygı bozukluklar


Duruş bozuklukları çocukluktan itibaren mi meydana geliyor yoksa sonradan mı oluşuyor?

Tıbbi duruş bozukluklarını konjenital (doğuştan olanlar) ve sonradan kazanılanlar olarak ikiye ayırabiliriz. Konjenital olan duruş bozuklukları doğumdan itibaren gözlenmekte ve büyüme ile birlikte artış gösterebilmektedir. Ancak doğumda normal olup gelişim sırasında duruş bozuklukları gözlenebilir. Bunun için en iyi örneklerden birisi çocukluk çağında yanlış ve ağır çanta taşıma olabilir.



Ofis çalışanlarını etkileyen duruş bozuklukları nelerdir, bunları engellemek için neler yapmalıyız?

Uzun süreli masa başında vakit geçiren kişilerde yanlış oturma pozisyonuna bağlı olarak duruş bozuklukları, boyun ağrıları, sırt ve bel ağrıları gözlenebilmektedir. Özellikle oturarak çalışanlarda doğru pozisyonda oturmak önemlidir. Doğru oturma pozisyonu sırt, bacaklar ve dizleri arası açının 90 derece olduğu oturma pozisyonudur, bu pozisyonda boyun hiç bir zaman arkaya ve öne doğru çok eğilmemelidir, oturulan masa yüksekliği ve genişliği masada çalışan kişi için uygun olmalıdır, masa üzerinde bir bilgisayar ile çalışma gerekliliği mevcut ise bilgisayar ekranın göz hizası seviyesinde olması önerilmektedir, mümkün ise ayak altına bir basamak alarak çalışmak oturma pozisyonuna bağlı gelişebilecek ağrıları ve dolayısı ile sonrasında gelişecek duruş bozukluklarını engelleyecektir.



Sağlıklı bir duruş için nelere dikkat edilmelidir?


	Ayna karşısında yapılacak düzeltmelerle başlanmalıdır.



	Baş dik mi?
	Omuzlar eşit seviyede mi?
	İki kol ile vücut arasındaki boşluk birbirine eşit mi?
	Kalçalar aynı yükseklikte mi?
	Diz kapakları tam karşıya bakıyor mu?
	Bacaklar simetrik mi? Ayak bilekleri düz mü?


Bu sorulardan cevabı olumsuz olanlarda, duruş ayna karşısında düzeltmeye çalışılmalı.


	Baş önde, omuzlar aşağıda olmamalı. Baş dik, çene yere paralel, boyun düz; göğüs, karın, gövde ve uyluklar aynı çizgi üstünde düz olmalıdır. Bu duruşu sağlarken omuzlar geriye gitmemeli, göğüs bir askerin duruşu gibi çok fazla öne çıkmamalıdır.
	Oturur pozisyonda, ağırlık merkezi öne doğru ilerlediği için bele aşırı yük biner ve bel ağrılarına neden olur. Kambur oturmak ve masaya aşırı eğilmek daha fazla baskıya yol açar. Sandalyeye otururken bel desteği olan aparatlar kullanılmalıdır. Bel desteği yoksa rulo yapılmış bir havlu beli desteklemek için kullanılabilir. Sandalyenin kollarının olması önemlidir. Ayrıca sandalye ucuna oturulmamalıdır.



	Egzersizler: Duruş bozukluğunun giderilmesi için en etkili yöntemlerden biri vücut kondisyonunun artırılması, kasların esnetilmesi ve güçlendirilmesidir.



	Ayakta iken kollarınızı serbest bırakın. Omurga ve baş sabitken omuzlarla öne ve arkaya doğru daireler çizin.
	Başınızı öne ve geriye esnetin. Sonrasında sağa ve sola esnetin. Başınızla daireler çizin.
	Kollarınızı iki yana açarak daireler çizin.
	Dizleriniz ve elleriniz yerde, kollarınız ve sırtınız düz pozisyonda durun. Bir elinize ağırlık alarak yukarı doğru kaldırın.
	Aynı pozisyonda iken sol kolunuzu vücudunuza paralel olacak şekilde öne uzatın. Aynı esnada sağ bacağınızı arkaya doğru uzatın. Diğer kol ve bacağınıza geçerek hareketi tekrarlayın.
	Yere yüzüstü uzanın. Ellerinizi ensenizde kenetleyerek kollarınızı yukarı doğru kaldırın. Kürek kemiklerinizin bitiştiğini hissedin.
	Aynı pozisyonda ellerinizden destek alarak geriye doğru olabildiğince esneyin, başınız olabildiğince yükselsin.
	Yüzüstü uzanırken ellerinizden destek almadan kollarınızı ve bacaklarınızı yerden kaldırın. Sırt ve bel kaslarınızı geliştirecek, duruş bozukluğuna anında yardımcı olacaktır.



	Günlük yaşamı düzenleyici tedbirler ve egzersiz önerileri ile rahatlayamayan hastalarda Fizik Tedavi hekimi tarafından değerlendirme yapılması gerekmektedir.



	Sağlıklı duruş eğitimleri
	Yumuşak doku masajları, kas gerginliklerinden kaynaklanan duruş bozukluğu tedavisi
	Kuru iğne tedavisi, Lokal ozon tedavisi
	Elektroterapi uygulamaları (yüzeyel ve derin sıcak paketler, analjezik akımlar)
	Eklem sorunlarından kaynaklanan hareket kısıtlanması sorunlarının tedavisi
	Esneklik, kuvvet ve sağlıklı postür (duruş) seviyelerini artıracak egzersiz önerileri




Duruş bozuklukları hangi hastalıklara neden olur?

Vücudun yük taşıyan eklemlerindeki bir bozukluk diğer eklem biyomekaniklerini de bozduğundan dolayı diğer eklemlerde de hasarlanmaya neden olabilir, duruş bozuklukları sıklıkla ileride gelişebilecek omurga eklem rahatsızlıklarına sebep olabileceği gibi kalça, diz ve ayak bileği eklem rahatsızlıklarına (kireçlenme, kıkırdak hasarı vs.) sebep olabilir.

Duruş bozuklukları için egzersiz önerileriniz var mı?

Altta yatan tıbbi bir nedene bağlı olmayan duruş bozukluklarında düzenli ve doğru yapılan egzersizler etkili olacaktır.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Mon, 12 Jan 2026 08:30:00 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Petrolün Laneti</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yazarlar/erdal-kucuksehir/petrolun-laneti/640/</guid>
		   <description>Sahip olduğu kaynaklara coğrafi konumu da eklenince sorunları hiç bitmeyen ya da bilinçli olarak bitirilmeyen bir ülkeden bahsedeceğiz. 19. ve 20. yüzyılda...</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/yazarlar/2021/11/erdal-kucuksehir-5414-t.jpg" />
Sahip olduğu kaynaklara coğrafi konumu da eklenince sorunları hiç bitmeyen ya da bilinçli olarak bitirilmeyen bir ülkeden bahsedeceğiz. 19. ve 20. yüzyılda Amerika kaynaklı 1000’e yakın darbe veya darbe girişiminin yaşandığı Latin Amerika ülkesi Venezuela. Rakamlar abartı değil bizzat kaynaklara dayalı. Arjantin’den Meksika’ya uzanan bu geniş coğrafyada bitmeyen krizler, darbeler, siyasi karışıklıklar, karteller ve daha niceleri yaşandı.



Venezuela, OPEC (Net Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü) 1960 yılında kurulduğunda örgütün günlük bazda üretim lideriydi. Suudi Arabistan 1.3 milyon varil ham petrol üretirken Venezuela 2.8 milyon varil ham petrol üretebiliyordu. 1970’li yıllarda yaşanan petrol krizi petrol gelirlerini öylesine artırdı ki hükümetler kamu harcamalarını 3 kat artırırken Ancak artan kamu harcamaları nedeniyle fazla veren merkezi bütçeler 1978’den itibaren açık vermeye başladı. Devletleştirilen petrol sektörü 1990’larda tekrar dışa açıldı. Hükümetler petrol sektörü için her türlü teşviki taahhüt etmelerine rağmen düşen petrol gelirleri ve darbe girişimleri ülkede istenen istikrarı sağlamadı.



1998 yılında Chavez bu çalkantılı ülkenin lideri oldu. Artık yeni bir başlangıç yeni bir hikâye vardı. Chavez 2001 yılında ülke topraklarında rezerv arama ve petrol satışına kadar tüm petrol endüstrisini tekrar devletleştirdi. Özerk kurumları bakanlıklara bağladı. İzlediği sosyal politikalar sonucu ülke ekonomisi rayına oturmasa bile siyaset istikrara kavuşmuş oldu. O dönemin 32 milyonluk Venezuela’sında 20 milyon insan sosyal yardım almaktaydı.

Chavez’in hastalığı sonucunda onun yardımcısı Maduro iş başına geçti. Fakat petrol endüstrisine yapılmayan yatırımlar sonucu hem gelirler hem üretim devamlı düşmekteydi. Arkasından gelen ekonomik çöküntüler enflasyon rakamları şaibeli seçimler derken bugünün Venezuela’sında en temel gıda ürünlerine dahi sosyal yardım almadan ulaşmak neredeyse imkânsız hale geldi. Ülke nüfusu 20 milyonlara düşerken asgari ücret 1 dolar dahi değil.



2026 yılının başında ülkenin seçilmiş lideri bir gece yarısı üstelik eşi ile beraber Amerika Birleşik Devletleri tarafından kaçırılarak yargılanmak üzere Amerika’ya götürüldü. Suçlamalara gelince uyuşturucu ve örgüt liderliği. Daha geçen haftalarda ülkenin en büyük uyuşturucu kartelinin liderini affeden Sayın Trump bir ülkenin başkanını uyuşturucu gerekçesiyle yargılayacakmış. Uluslararası hukuk, devletlerin egemenlik hakları, uluslararası ilişkiler, diplomasi gibi kavramlar böylece tarihin tozlu raflarına kaldırıldı.

Üstelik bir ülkenin lideri adeta bir film senaryosunun başrolü misali New York sokaklarında ayağında terlik gezdirilip televizyonlarda canlı gösterilirken Trump ara seçimler öncesinde popülaritesini korumaya çalışıyor. Birleşmiş Milletler gibi örgütler bence bu saatten sonra kendi kurumlarını kapatıp başka etkinliklerde bulunabilir. Bu arada hızını alamayan Trump ise başka fanteziler peşinde koşarken Meksika Kanada gibi ülkelere Grönland gibi topraklara da göz kırpıyor.

Haklının yerini kuvvetlinin alacağı, orman kanunlarının geçerli olduğu bir düzende bizi kaostan başka bir şey beklemiyor. Maduro’nun ne olduğu değil başına gelenlere bakılmalı. Küresel düzen uzunca bir süredir kurallara dayalı sistem iddiasından uzaklaşıyor. Trump ise bu tabutun son çivisini çakarak fiilen orman kanunlarına geçmiş oldu. Venezuela’da olup biten sadece demokrasi, otoriter lider, uyuşturucu ile mücadele başlıkları ile izah edilecek bir mesele olmayıp küresel güç dengelerinin ekonomi, para, enerji ve teknoloji ekseninde yeniden kurulmasıdır.

2018 yılından bu yana ham petrol satışlarında doları dışlayan SWIFT dışı ödeme kanallarını arayan diğer para birimleri ile de ticaret yapan Venezuela, Amerika tarafından stratejik bir meydan okumanın tarafı olarak algılandı. Üstelik sadece petrol değil ülke topraklarında değerli metaller ve stratejik mineraller Çin tarafından yapılan yatırımlarla çalıştırılıyordu. Amerika kendi kıtasında bu elementlerin Çin tarafından kullanılmasına müsaade edemezdi. Böylece küçük ve orta ölçekli ülkelere bir mesaj verdiler: Artık kuralları değil güç dengelerini dikkate alın zira uluslararası hukuk sadece güçlü olanlar için geçerlidir.



Venezuela bugün sahip olduğu kaynakların laneti ile yüz yüze. Bu durum, kaynaklar doğru yönetilmez ve yarattığı refah eşit paylaşılmazsa ortaya ne çıkacağının somut bir örneğidir. Ama asıl mesele küresel güç dengelerinin hukuk tanımadan orman kanunları ile oluşturacağı yeni düzende insanlık neyle yüzleşecek?
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Mon, 12 Jan 2026 08:05:14 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Papa&#39;nın İznik ziyareti!</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yazarlar/emrullah-bilgin/papa-nin-iznik-ziyareti/639/</guid>
		   <description>Kasım-2025 sonlarında Türkiye’de bulunan Papa, uluslararası ilişkiler dahilinde, Vatikan devlet başkanı ve Hristiyanlığın ruhani lideri sıfatıyla...</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/yazarlar/2021/10/emrullah-bilgin-2808-t.jpg" />
Kasım-2025 sonlarında Türkiye’de bulunan Papa, uluslararası ilişkiler dahilinde, Vatikan devlet başkanı ve Hristiyanlığın ruhani lideri sıfatıyla Türkiye Cumhuriyeti Devletini ziyarete gelmiştir. Vatikan devlet başkanı vasfı ile de Cumhurbaşkanı onu kabul etmiş ve törenle karşılanmıştır. Bir tören çerçevesinde seremoni gerçekleştirilerek, konser ve bazı gösteriler de düzenlenmiştir.



Papa 14. Leo’nun bu ziyareti Türkiye de halkın bir kısmında ve Hristiyan aleminde bazı çevrelerce “ekümenik&quot; çerçevede değerlendirildiği gibi, bu ziyaretlerin “ABD kaynaklı&quot; olduğu da görüşler arasında yer almıştır. Elbette ki bu gelişmelerden ABD haberdardır ve içinde yer almaktadır. Dolayısıyla Pentagon’un planları arasında yer almadığını düşünmekte saflık olur. Ancak, “Ekümenik ziyarete&quot; izin verecek ülke Türkiye’dir ve hiç bir zaman, hiç bir durumda, özellikle bu dönemde ve sonraki dönemlerde de buna izin vermez, vermemelidir. Bu, askersiz, ordusuz Haçlı seferlerinin bir devamı anlamına gelmez mi? Ancak bu ziyareti üst perdeden değerlendirip Papa ve Haçlı ülkelerinin dünya kamuoyunda payelerini arttırmak da doğru değildir, Türkiye’ye zarar verir. Hangi siyasi düşünce yada ideoloji olursa olsun bundan siyasi bir rant sağlanması doğru değildir, mümkün de değildir. Bu Hristiyan dünyasının bir araya gelmesi güçlenmesi anlamını taşır, İslam Ülkeleri Birliği olmasına rağmen, şu an dağınık bir yapı gösteren İslam alemi için bir düşüşün başlangıcı anlamına gelir.

Bunu şöyle açıklamak mümkün olabilir;

Türk ve Müslüman alemi ekümeniklikle ilk olarak Osmanlı döneminde Yavuz Sultan Selim’in 1517 yılında Mısırı fethiyle tanışmıştır. O dönemde Yavuz Selim İskenderiye ve Antakya patrikhanelerini İstanbul’daki Fener Rum patrikhanesine bağlamış Patriği de ekümenik patrik (Dünya patriği) ilan etmiştir. Ancak bu dönemler Osmanlı İmparatorluğu’nun güçlü olduğu, hakimiyet alanlarının geniş olduğu ve İslami inanışın etkin olduğu dönemlerdi. İşte Hristiyanlıkta bu statü; Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra ortadan kalkmıştır. Fener Rum patriğinin bu unvanı kullanma isteği buna dayanmaktadır..

Katolik dünyasının ruhani lideri Papa 14. Leo, göreve geldikten sonraki ilk yurtdışı ziyaretini, Türkiye’ye yapmıştır. Bu ziyaret Hristiyan dünyasına, dindaşlarına birleşme, birlikte olma mesajı vermişte olabilir. Çünkü Hristiyanlıkta Katolik, Ortodoks ve Protestanlık gibi üç ayrı mezhep bulunmaktadır ve her birinin ayrı ruhani liderleri vardır. Papa, bu ziyarette beklendiği gibi İznik Stadyumu’na helikopterle geldi ve İznik Su Altı Bazilikasında ayine katıldı.



İznik Bazilikası aynı zamanda Hristiyanlıkta hac ziyareti sayılan 7 kiliseden biri olduğu kabul edilir. Bir önceki Papa Franciscus, ölmeden önce yaptığı açıklamada “İlk büyük ekümenik konsil olan İznik Konsilinin 1700. yıl dönümünü kutlamak için oraya, Türkiyeye gitmeyi düşünüyorum. Çünkü İznik bir İnanç Bildirgesidir, farklı bölünmeler yaşanmadan önce hepimizin ortak bir inanç beyanında bulunabileceği anlardan biridir" demişti. Halefi olan Papa 14. Leo, Franciscus’un ömrünün yetmediği ziyareti gerçekleştirmiş oldu. Ayrıca Leo Eylül ayında yaptığı açıklamada, “Günümüz Kilise hayatındaki en derin yaralardan biri, Hristiyanlar olarak bölünmüş olmamızdır…&quot; demişti.

Böylece İznik’te, 1700 yıl sonra bir konsil toplanmasının birinci hedefinin, Hristiyanları birleştirmek olduğu açıklanmıştı. Ancak bu bir konsil toplanması değildi. Konsil toplantısı olsaydı buna Türkiye ve İslam çevrelerinde nasıl karşılanırdı, izin verilir miydi? bu ayrı bir değerlendirme konusu olurdu. Katolik ve Ortodoks kiliseleri, 1054te ayrılmıştı.

İznik, Anadoluda Türklerin ilk başkentidir. Kutalmışoğlu Süleyman Şah, İznik’i 1075 tarihinde fethetmiştir. Birinci Haçlı Seferi’nde 600 bin kişilik Haçlı Ordusu, 1097 Mayıs ayında İzniki geri almıştır. Orhan Bey zamanında, 1331’de İznik yeniden fethedilmiştir.



Birinci İznik Konsili ise MS 325 yılında İmparator I. Konstantin tarafından toplanmıştır. İznik Konsilinin ana konusu İsanın gerçek Tanrı olup olmadığıydı. İncil’in dört ana versiyonunun (Matta, Markos, Luka, Yuhanna) dışında kalan yüzlerce versiyonun yakılması ve tek görüşün kabul edilmesinin de bu bazilikada gerçekleştirildiği bilinmektedir.

Türk Ortodoks Patrikhanesi sözcüsü Selçuk Erenerol, İznik’te 1700 yıl sonra konsil toplama girişime tepki göstermiş ve şöyle demişti;

“Fener Rum Kilisesi’nin, İznik Konsili’nin 1700. yıl dönümünü gerekçe göstererek İznik’te gerçekleştirmek istediği ekümenik nitelikli siyasi etkinliği kabul etmiyoruz. Bu tür organizasyonlar, dini tarih üzerinden siyasi bir mesaj verme çabasıdır. 1925 yılında aynı etkinlik yapılmak istenmiş, ancak Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün duruşu net olarak anlaşılınca geri çekilmişlerdir. Bugün de bizler aynı kararlılıkla bu girişime karşıyız. Mesele, bu tarihi olayın bir bahane olarak kullanılması ve Fener Rum Kilisesi’nin siyasi pozisyon elde etme çabasıdır. Bu etkinliğe göz yumanlar, Türkiye Cumhuriyetinin temel değerlerini ve milli iradenin hassasiyetini yok saymaktadır.&quot; ifadelerinde bulunmuştur.

Papa Franciscus da 2024’ün Eylül ayında, Fener Rum Patrikhanesi’ni ve Ayasofya’yı ziyaret etmişti. Papa Franciscus ve Patrik Bartholomeos, birlikte Aya Yorgi Kilisesi’ndeki ayini izledikten sonra birbirlerini yanaklarından öperek, kucaklaşmıştı. Bartholomeos, Papa Franciscus’u takkesinden öpmüştü. Vatikan Basın Sözcüsü Rahip Federico Lombardi, “Papa’nın Ayasofya’yı ziyareti, bir müze ziyaretinden ibaret değildi, buradaki derin tarihin yoğunluğuyla ilgili bir deneyimdi&quot; demişti. Bartholomeos ve Franciscus’un ortak bildirisinde ise, “Hristiyanların olmadığı bir Orta Doğu’ya razı olamayız&quot; ifadesi kullanılmış ve “Başta Katolik ve Ortodokslar olmak üzere bütün Hristiyanların birliğine yönelik gayretleri yoğunlaştırma yönündeki kararlılık&quot; vurgulanmıştı.

Yazar Orhan Dündar’ın “Kıyametin Türkleri&quot; eserinde şöyle deniliyor;

“Papa 3. İnnocentius, tıpkı şimdiki Papa gibi Hıristiyan birliğini sağlamak istiyordu. İstanbul’u Haçlı ordularına işgal ettirmesinin sebebi buydu. İstanbul, 13 Nisan 1204’te düştü. Haçlılar, 1099’da Kudüs’ü ele geçirdiklerinde gösterdikleri vahşeti burada da tekrarladılar.



Auguste Bailly, Doğu Romalı Vakanüvis Nikitas Akominatos’dan alıntılar yaparak Haçlıların Ayasofya’da nasıl derin tarih yöntemleri uyguladığını şöyle anlatır; &apos;Gezginci zevk ve günah dükkanı bir genel kadın, patrik kürsüsüne oturdu; orada açık saçık bir şarkı söyledi ve kilisenin içinde dans etti. Vahşi bir azgınlıkla, bütün kadınlara, en masum genç kızlara, kendilerini Tanrı’ya adamış rahibelere tecavüz ediyorlardı. Bütün şehirde yaşanan umutsuzluk, gözyaşı, feryat ve iniltiden başka bir şey değildi açıklamalarında bulunuyor. 1261 yılında 8. Mihail Palaiologos, kurduğu &apos;Türk Ordusu’ ile İstanbul’u Haçlılar’dan geri aldı. 8. Mihail Palaiologos, taht mücadelesi sırasında Konya Sultanı II. Keykavus’a sığınmış ve destek görmüştü.&quot;

Haçlı Seferleri, 1095-1270 arasında Vatikan’ın planlaması ve kışkırtması üzerine Avrupalı Katolik Hıristiyanların, Müslümanların elinde bulunan ve “kutsal topraklar&quot; denilen Anadolu ve Orta Doğu topraklarını işgal girişimiydi. 1187 yılında Selahaddin Eyyubi, Kudüs’ü Haçlılardan geri aldı. 13. yüzyılın sonlarında Haçlıların Orta Doğu’daki varlığı sona erdi.

Geçen yıl iki mezhep önderinin buluşmasından, “Hristiyanların olmadığı bir Orta Doğu’ya razı olamayız&quot; mesajı çıktığına göre, İznik Konsili’nin asıl hedefi, Anadolu ve Orta Doğu topraklarına geri dönmek hayali olabilir mi? Emperyalizmin çekirdeğini oluşturan Yahudi siyonizminin, bugün Ortadoğu’yu politikalarına, planlarına göre şekillendirme heveslerine Türkiye’yi ve Türk topraklarını da dahil etmesi gibi…Bunu da göz ardı etmemek gerekiyor.

Bir başka tarihi gerçek; Osmanlı Devletinin gazi devleti sıfatı Fatih Sultan Mehmed döneminde her zamankinden daha belirli bir hal almıştır. İstanbulun fethi haberi bütün Avrupada heyecanla karşılandı. Papa V. Nicolas, İtalya devletleri arasında birlik istedi ve bütün hıristiyanları Haçlı bayrağı altına davet etti. Viyanada İmparator III. Friedrich ve Napoli Kralı V. Alfonso bu Haçlı seferinin başına geçmek istediler. Regensburgda imparatorluk meclisinde (Diet) bütün hıristiyanlık aleminde beş senelik genel barış yapılması, Çanakkale Boğazına bir donanma gönderilmesi öne sürüldü. (Nisan 1454)

Fatih Sultan Mehmed Han, bir Haçlı seferinin başlıca desteği olabilecek Venedik Cumhuriyeti ile bir antlaşma imzaladı (19 Rebîülâhir 858 / 18 Nisan 1454). Bu antlaşma ile Doğudaki kolonilerini güvence altına alan Venedik, Haçlı toplantılarına katılmaktan ve padişahı kızdırmaktan kaçındı. Karadeniz ve Ege denizlerindeki Ceneviz kolonileri de haraç ödemeye razı olarak padişahla anlaştılar. Ancak Rodos şövalyeleri papaya bağlı olduklarından padişaha hiçbir zaman haraç ödemeyeceklerini bildirdiler, șavaş halini devam ettirdiler. Fatih, Kuzey Egede Enez ile imroz ve Limniyi aldı, Amasra, Trabzon Pontus Rum. Fetihler devam etti. İşte bunlarda Türk tarihinin unutulmaması ve ders alınması gereken gerçekleri.

Bir başka araştırmacı yazar Kürşat Berkan ve dönemin tanıklarının iddiaları, hakkında “Gizli Kardinal&quot; iddialarının yaygınlaştığı FETÖ liderinin amacı; Vatikan ile gizli bir pazarlığın içerisinde olduğu ve bu nedenle Türkiye’de bulunduğu bildirilen Barnabas incilini bulup Vatikan’a teslim etmekti. 1983 yılında Şırnak’ın Uludere ilçesi Kela Memo mevkiinde ki mağarada Avcılar tarafından bulunduğu bildirilen ve TSK’nin Jandarması eliyle Genel Kurmay’ın Özel harp dairesinin kozmik odasına konulduğundan bahsedilmektedir.

Dönemin başbakanına suikast söylentileri nedeniyle, FETÖ mensubu yargı organları tarafından kozmik odaya girildiği belirtilmektedir. Barnabas incilinde haberdar olan Türkiye’deki bazı önemli kişilerin suikastle susturuldukları da bu iddialar arasındadır. Bazı çevreler bunu komplo teorilerinden biri olarak da değerlendirebilirler. Ancak bu komplo teorilerinin Papa’nın Türkiye’yi ve İznik’i ziyaretiyle ilişkilendirmek hangi çevrelere nasıl bir çıkar sağlayacağını anlamak zordur. Bu ancak Hristiyanlık açısından Barnabas incilinde ki gerçeğin ortaya çıkması anlamını taşır.



Gerçek İncil Hz İsa’ya Allah tarafından vahiyedilmiştir. İçeriği de İslamiyeti ifade eder. Hz Muhammed’i (S.A.V) de son peygamber olarak göstermiştir. Hrıstiyanlar buna inanır mı bilinmez, ancak, Hz İsa’nın konuştuğu dil olan Aramice yazılmış bu incilin ortaya çıkışı ile Hrıstiyan aleminin geniş çaplı bir dağınıklık yaşamasını tahmin etmek zor değildir. Bu açıdan İslami inanç sistemi dışında, siyasi çevrelerin buradan bir menfaat devşirmesi düşünülemez. Bazı tarihçiler ve yorumcular, bu ziyaretin arkasında Vatikan’ın İznik’te bir dini merkez veya küçük bir otonom alan oluşturma planı olabileceği yönünde iddialar ortaya atıyor. Ancak bu görüşler, soyut delillerden ziyade komplo teorisi olarak değerlendiriliyor.

Yine de, tarihten ders alanlar için, böyle “bir taviz gelecekte başka tavizleri doğurur&quot; ilkesi her zaman hatırlanmalıdır. Bazı çevreler ilgi kurmakta zorlanabilirler. Ancak Anadolu’yu Türk’ten başka savunacak millette yoktur. Buna benzer uluslar arası bir senaryo yakın geçmiş tarihimizde yaşanmıştır.

Yeni yılın öncelikle Türk İslam alemine ve insanlığa hayır getirmesi dilerken yeni yılınızı kutluyorum.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Mon, 22 Dec 2025 16:50:03 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Dualar neden cevapsız kalır?</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yazarlar/irem-pekcak/dualar-neden-cevapsiz-kalir/576/</guid>
		   <description>Duayı kendisine ibadet haline getiren Müslümanlara ve Allaha hamd olsun. Maalesef insanlar insanlardan bir şey isteyenlere dilenci diyorlar ve kimse dilencileri...</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/yazarlar/2023/04/irem-pekcak-6177-t.jpg" />
Duayı kendisine ibadet haline getiren Müslümanlara ve Allaha hamd olsun. Maalesef insanlar insanlardan bir şey isteyenlere dilenci diyorlar ve kimse dilencileri sevmiyor. Yüce Allah ise kendisinden dileyenleri seviyor. Hatta bize kendisine sormamızı emretmiş ve dualarımıza cevap vereceğine dair söz vermiştir; “Bana dua edin, duanızı kabul edeyim. Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler, aşağılanmış olarak cehenneme gireceklerdir!&quot; (Mümin Suresi, 60. Ayet)



Rabbimiz duayla ilgili başka bir ayette ise bizlere şöyle buyurmaktadır; “Kullarım, beni sana sorarlarsa, (bilsinler ki), gerçekten ben (onlara çok) yakınım. Dua edenin duasına cevap veririm...&quot; (Bakara Suresi 2/186)

Ne hikmetse bizim acelemiz var, o kadar sabırsızız ki bu sabırsızlığımızla ilgili olarak Rabbimiz Kuranda bizim için şöyle buyurmuştur : “İnsan, aceleci olarak yaratılmıştır. Size âyetlerimi göstereceğim; benden acele istemeyin.&quot; (Enbiya Suresi, 37. ayet)

Yüce Allahtan istediğimiz her şeyi bir an önce almak isteriz. Ebû Hüreyre’den (R.A) Resûlullah’ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Acele etmediğiniz sürece, her birinizin duası kabul olunur. Oysa insan; &apos;Ben Rabbime dua ettim, ama kabul etmedi’ der. (B6340 Buhârî, Deavât, 22; M6934 Müslim, Zikir, 90)

Müslim’in bir diğer rivayetinde, Peygamber Efendimiz (S.A.V.): Bir günahı veya akrabayla dargınlığı gerektiren bir şey dilemedikçe ve bir de acele etmedikçe kişinin duası kabul görmeye devam eder&quot; buyurdu.



Hz. Musanın Firavun İçin Duası

Rabbimizin gönderdiği Peygamberlerden Hz. Musa ve kardeşi Hz. Harun (Allah’ın Rahmeti üzerlerine olsun), her şeyin Yaratıcısı olan Yüce Rabbimizden Firavunu yok etmesini istediklerinde; - Mûsâ, “Rabbimiz!&quot; dedi, “Sen Firavun’a ve adamlarına dünya hayatında ihtişam ve servet verdin; insanları senin yolundan saptırsınlar diye mi Yâ rab! Ey rabbimiz! Artık onların servetlerini silip yok et, kalplerine sıkıntı ver; elem veren cezayı görmedikçe iman etmesinler de görsünler!&quot; (Yunus Suresi, 88.Ayet)

- Allah şöyle buyurdu: “İkinizin de duası kabul edildi; doğruluktan ayrılmayın ve sakın kendini bilmezlerin yoluna uymayın.&quot; (Yunus Suresi, 89.Ayet)

Allah (C.C.) Firavunu cezalandırıncaya kadar bu peygamberlerin ne kadar beklediklerini biliyor musunuz? İbn-i Abbas (R.A.) yukarıdaki ayetin tefsirinde şöyle diyor: "Dua ile cevap arasında 40 yıl vardı."



Eğer Yaradanın günahsız seçilmişleri olan Peygamberler bu kadar bekledilerse, o zaman biz de tüm hayatımız boyunca Allahın takdirinden tevazu ve memnuniyet göstererek beklemeliyiz.

Burada belki şu soru akıllara gelebilir; -Yüce Allah Kuranda soran kişiye cevap vereceğini söyledi, peki neden dualarımızın çoğu cevapsız kalıyor? Cevap: Eğer Yüce Allah istediğimizi vermediyse bu, Onun cevap vermediği anlamına gelmez.

Peygamber Efendimiz (S.A.V. ) bu konuyla ilgili şöyle buyurmuştur: “Bir Müslüman Allahtan dilediğinde, Yüce Allah ona bu dünyada veya ahirette cevap verir veya yaptığı duaların sayısına göre onun günahlarını bağışlar. Tabii haramı istemeseydi. &quot; (“Sahih Tirmizi&quot;)

Yezid El Rakaşi, kıyamet gününde bir Müslümana cevaplanmayan tüm dualarının gösterileceğini söyledi ve Allah (C.C.) ona dönecektir ve “Ey kulum, unutma, falanca günde benden bunu, şunu istedin ama ben cevap vermedim. Bugün bunun için bir ödül alacaksınız. Böylece cevaplanmayan her duanın sevabını alacaktır. Müslüman da şu rüyayı görecektir: "Ah, keşke Yüce Allah dünya hayatımda tek bir duaya cevap vermeseydi !"

Dua, Rahmet Kapılarını Açan Bir Anahtardır

 “Dua, Rahmet kapılarını açan bir anahtardır&quot; (Süyûtî, I, 486) anlamındaki hadis, dua eden kimsenin Allah’ın merhametine mazhar olacağını ifade etmektedir. İnsan içinden gelerek, “Rabbim! Allah’ım! Nimetlerini ihsan eyle, affeyle, yardım eyle, musibetlerden koru&quot; ve benzeri dilek ve isteklerini Allah’a arz ettiği zaman Allah rahmet kapılarını kuluna açar, ona yardım eder. Kısacası etik kurallara uygun olarak yapılan samimi bir dua cevapsız kalmayacaktır.

Tüm dualarınızın Allah (C.C) katında kabul olması dileklerimle.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Mon, 15 Dec 2025 08:15:18 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Artık Zenginiz!</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yazarlar/erdal-kucuksehir/artik-zenginiz/638/</guid>
		   <description>Hatırını kıramadığım bir ağabeyimin ısrarı ile başlamıştım bu satırları karalamaya. Dönüp bakınca 12 yılı aşkın bir süredir bu sayfalarda...</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/yazarlar/2021/11/erdal-kucuksehir-5414-t.jpg" />
Hatırını kıramadığım bir ağabeyimin ısrarı ile başlamıştım bu satırları karalamaya. Dönüp bakınca 12 yılı aşkın bir süredir bu sayfalarda bildiğim kadarı ile aklım erdiğince ekonomi üzerine bir şeyler karalamaya çalışıyorum. Belki mühendis kökenim nedeniyle hep gerçekçi olmaya ve matematiğin yalan söylemeyeceğine inandım. Eski defterleri karıştırdığımda matematiğin yalan söylemediğini ama algıların çoğu zaman sayılara ve gerçeklere galip gelebildiğine şahitlik ettim.

10 yıl önce ota gelir tuzağına düştüğümüzü ve buradan çıkabilmek için nasıl bir yol haritası izlenmesi gerektiğine dair çalışmalarım olmuştu. 2023 yılında ilan edilen Orta Vadeli Program’da ise bu sorunun çözüldüğünü, 2027 yılında yüksek gelirli ülkeler sınıfına gireceğimizi sizlere müjdelemiştim. Şimdi sizlere başka bir müjde vereceğim. 2027 yılını beklememize gerek kalmadı artık ülkemiz yüksek gelir grubuna girmeyi 2025 yılı sonu itibarı ile başarmış olacak.

2024 yılında kişi başına düşen milli gelirimiz 15.000 doları geçmiş durumda iken bu yıl sonunda 17.500 doları geçeceğiz. Alt-orta gelir grubuna 1955 yılında girmeyi başaran ve 50 yıl boyunca üst-orta gelir grubuna girmek için uğraşan ülkemiz buradan kurtularak yüksek gelir grubuna girmeyi çok kısa bir sürede başarmış oldu. Gerek 2025 yılı üçüncü çeyrek büyüme rakamımız gerekse kur seviyesini dikkate aldığımızda yılın sonunda olduğumuzu da hesaba katarsak kişi başına 17.500 doların üzerinde bir gelire sahip olacağız.



Asgari ücret şu kadar, emekli bu kadar alıyor demek bir şey ifade etmiyor. Resmi rakamlara göre bu ülkede kişi başına yılda 17.500 doların üzerinde bir gelir düşüyor. Hane halkı hesabını yaparken bu resmi rakam üzerinden yapmalıdır. Büyüme üzerine onlarca yazı kaleme aldım, büyüme ve kalkınma ne ifade eder yazmaya çalıştım. Teorik olarak bildiklerimiz ile piyasa koşulları son 10 yılda hiçbir araya gelmedi. Kalıcı çözümler aramak yerine kısa vadeli pansumanlarla ekonomiyi çevirdik. Rahmetli milli şairimiz Mehmet Akif’in dediği gibi; “Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey! Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?&quot; mısraları misali şimdi tekrar başa dönüp kredi faizleri tartışması yapılmasını anlamak mümkün değil.

Biz her kredi dağıttığımızda bir anlamda parasal genişleme yaptık. Üstelik enflasyonu filan dikkate almadan dağıttığımız her kredi piyasa dinamiklerini ve fiyat algılarını bozarak tekrar enflasyon yarattı. İstihdam rakamlarımız, yatırım rakamlarımız, ihracat rakamlarımız ortada iken biz bu kredileri nereye kullandık diye soran ve sorgulayan olmadı. O gün biz bu oranlarla kredi dağıtmayalım, zira enflasyon karşısında dağıtılan krediler bedava. Bu istenmeyen sonuçlara sebep olabilir diye şerh düşmeyenlerin bugün yaşananlardan dolayı şikâyet hakları var mı sizce?

Ülkemiz yüksek gelirli ülkeler seviyesini yakalamayı başarmış iken nasıl oluyor da turist için bile pahalı bir ülke olma başarısını da aynı anda yakalıyor? Ya üretimi komşu ülkelere taşıyan sanayicimiz böylesi yüksek gelir seviyesine ait bir ülke yerine altyapı problemlerinin bitmediği işgücü verimliliğinin çok düşük seviyelerde olduğu, enerji tedarikinin bile başlı başına sorun olduğu ülkelere taşınıyor.



Bir de yurtdışında konut alan vatandaşlarımız var. Onlara da sormak lazım, Neden böylesi bir yüksek gelir düzeyini yakalamış cennet ülkemiz yerine Portekiz’de, Yunanistan’da ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde konut almaya çalışıyorlar? Ya böylesi yüksek gelirli bir ülkede iş aramak veya eğitimine devam etmek yerine kamudan iş bekleyen ya da bir gözü yurtdışında olan gençlerimize ne denmeli?

Büyüme rakamları da teyit ediyor ki özel tüketimin, kamu yatırımlarının, inşaat sektörünün öncülüğünde Türkiye büyümeye devam ederken, sabit gelirlinin milli gelirden aldığı pay düşüyor. Son dört yılda Türkiye %71 büyümüş olacak ki bu rakamlarla 2026 yılında büyük ihtimalle G20 içerisinde bir basamak yükselerek 16. sıraya çıkmış olacağız. Öte tarafta açıklanan açlık veya yoksulluk sınırlarının rakamsal olarak bir anlam ifade edip etmediğini kim söyleyebilir ki. Düşürdüğümüz enflasyon ile emeklimize %12 zam vereceğiz ve en düşük emekli aylığı 16 bin lirayı geçerken öte taraftan yüksek gelirli ülkeler seviyesini yakalamanın verdiği mutluluğu yaşayacağız.

Sözün özü, “Zenginiz ama farkında olmayan insanımıza bunu nasıl anlatacağız?&quot; buraya takılıp kaldım.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Mon, 15 Dec 2025 08:02:01 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Ergenlikte sosyal medya bağımlılığı</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yazarlar/psikolog-derya-cicek/ergenlikte-sosyal-medya-bagimliligi/409/</guid>
		   <description>Araştırmalara göre dünya genelinde internet kullanımı konusunda onbeşinci sıradayız. Ergenlerin yüzde 75’inin ise cep telefonu sahibi olduğu biliniyor....</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/yazarlar/2021/10/psikolog-derya-cicek-755-t.jpg" />
Araştırmalara göre dünya genelinde internet kullanımı konusunda onbeşinci sıradayız. Ergenlerin yüzde 75’inin ise cep telefonu sahibi olduğu biliniyor. Hal böyle olunca da çocuklar ve ergenlerde de sosyal medya kullanımı için harcanan zaman oldukça artmış durumda. Öyle ki ergenlerin çoğu, hatta nereyse ilkokul çocukları da interneti açık cep telefonlarıyla okula gidiyorlar.

Elbette ki internetin hayatımıza girmesi ve teknolojinin gelişmesiyle sosyal medya kullanımı fayda sağlamaktadır. Tamamen internet ve sosyal medyadan uzak bir ergenlik düşünülemez. Ayrıca sosyal medya ve internetin ergenler üzerinde bilişsel ve sosyal katkıları da olduğu yapılan araştırmalarla görülmektedir.



Fakat bunun yanında gerçek dünyada olduğu gibi siber dünyanın da tehlikeleri var. Ergenlik dönemi de bu anlamda tehlikelere açık olan en riskli grubu oluşturmaktadır. Nedir bu tehlikeler hepimiz biliyoruz. Cinsel istismar, siber suçlar, intihar, şiddet, madde kullanımı. Çocuklarımız henüz ergenlik döneminde davranışlarının hukuki, toplumsal, sosyal ve bireysel sonuçlarını öngörebilecek düzeyde değildirler. En çok zaman ayırdıkları sosyal aktivite de sosyal medya kullanımı olunca da onları korumak ve bu konuda bilinçlendirmek de biz ebeveynlerin sorumluluğundadır.

Her insan bir üçgen içinde yaşar. Anne - baba - çocuk üçgeni. Bu üçgen hattındaki ilişkilerin karşılıklı ve düzenli bir şekilde akması gerekir. Ailedeki bu hat sağlıklı işliyorsa eğer, aile üyeleri duygusal anlamda başka bir şeye ihtiyaç duymaz. Anne - baba - çocuk hattında çatışmalar varsa eğer, insan bu sefer aile dışında üçgenleşme arar. Kadınlarda bu durum en çok somatizasyon bozukluklar (fibromiyalji, migren, mide ağrıları...), obsesyonlar (temizlik takıntıları daha çok) olarak karşımıza çıkar. Erkeklerde ise üçgenleşme  daha çok işe kaçış yönündedir.

Ergenlerdeki üçgenleşme de arkadaşlaradır. Eskiden bu arkadaş mahallemizdeki bir arkadaştı, komşumuzdu, okuldaki bir arkadaşımızdı. Ama günümüzde bu arkadaş dünyanın her yerinde; parmaklarımızın ucunda, avucumuzun içinde artık. Dil bilmesine de gerek yok, anında çeviri yapabilen programlar var.

Sanmayın ki çocuğunuz oturma odasında ya da kendi odasında ne güzel oturuyor! Rahatım ne güzel diyorsunuz belki de. İyi ama acaba bu çocuk kiminle konuşuyor? Hangi kanalları,  videoları izliyor? Hangi online oyunları oynuyor? Ekranın diğer ucunda kimler var? Nasıl bir tehlike bekliyor acaba bu çocukları?
Anne - baba - çocuk üçgeninde eğer bir kızın ya da erkeğin babayla veya annesiyle  olması gereken diyalog oluşmamışsa, aralarında duygusal bir ilişki yoksa o zaman sanal arkadaşlıklar başlar. Siz anne ya da baba olarak çocuğunuzu haftada bir gün sinemaya götürmüyorsanız, arkadaşlarıyla beraber onu bir kafeye götürüp onlarla sohbet etmiyorsanız ya da arkadaşlarıyla görüşmesine izin vermiyorsanız sizin çocuğunuz daha fazla tehlikelere yakınlaşıyor demektir.



Ergen bireyler ailede kendilerini değerli hissedemiyorlarsa, arkadaşlarının yanında pozitif yanlarını, farklılıklarını  göstermiyorsa tehlike çanları çalıyordur!!

Anne – baba ve ebeveynler olarak nelere dikkat etmeliyiz?
- Ailenizde akıcı olması gereken üçgen ilişkinizi çok iyi korumalısınız.               
- Çocuğunuzla ilişkinizi ve iletişiminizi her daim taze, dürüst, açık ve sevgi dolu kurmalısınız.
- Kesinlikle ailenizin kurallarınızı oluşturup, başta anne - baba olarak siz bu kurallara uymalısınız. Bu kuralların olmazsa olmazı; her akşam yemek sofrasında tüm aile bireylerinin bir arada olması ve hiç kimsenin elinde cep telefonu vb. olmaması. Yemek dışında da aile üyeleri bir aradayken bu kural geçerli olmalıdır. Anne sosyal medyada, baba sosyal medya da ise çocuk da sosyal medyada olur.



16 yaşına kadar kullanılan teknolojik cihazlarda mutlaka çocuk koruma programları kullanılmalı. Çocukların yaşlarına uygun olmayan içeriklerin bulunduğu sitelere girişi engellenmeli ve şifreler konulmalı.
Yapmanız gereken en önemli davranışlardan biri de çocuğunuzu karşınıza alıp, açıkça onunla konuşup bilgilendirmektir.

“Seni takip etmek bizim görevimiz. Senin tüm sosyal medya hesaplarını takip edeceğiz. Seni cezalandırmak ya da kızmak için değil, sana doğruyu ve yanlışı göstermek adına bunu yapacağız. Bizim için değerli ve önemlisin. Sen kendini koruyabilecek yaşa gelene kadar bu bizim görevimiz.&quot;

Sonrasında da sosyal medya kullanımı ile ilgili kurallar anlatılmalı, kimlerle yazışılır, kimlerle yazışılmaz? arkadaş olarak kimler eklenebilir, kimler eklenmez? sanal ortamlarda sizin de tanıdığınız kişiler ya da okul arkadaşları dışındaki kişilerle online oyunlar oynamaması ve konuşmaması gerektiği, oynuyorsa ya da konuşuyorsa da kesinlikle adres, telefon, kredi kartı, yaş, cinsiyet, gerçek isim bilgisi vermemesi konusunda bilgilendirilmelidir.

Fotoğraf paylaşımlarına çok dikkat edilmeli, asla yatak odasında fotoğraf çekip paylaşmamalı, özel ve mahrem bölgelerinin göründüğü ya da cinsellik çağrıştıran fotoğrafların paylaşımına ise kesinlikle izin verilmemelidir.

İlköğretim çağındaki çocuğunuzun cep telefonuna ihtiyacı yoktur çünkü gittiği yer bellidir. Sadece haberleşmeye ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaç için de akıllı kol saatlerinden temin edebilirsiniz. Ortaokul çağındaki çocuklarınızın interneti açık cep telefonuna da ihtiyacı yoktur. Günümüzde sınıflar birbirleriyle whatsapp uygulaması üzerinden grup kurup öyle iletişim kuruyorlar. Ne kadar yanlış bir uygulama. Konuşmalarına baksanız küfürlü, oldukça açık seçik cinsellik içeren konuşmalar görürsünüz çoğunda. Ergen bireyler zaten cinsellik konusunda cahil oldukları ve meraklarının üst seviyede olduğu bir dönemdeler. Hal böyle olunca da hepsi birer, “klavye kahramanı" yazarken her şey o kadar kolay ki!
Bütün bunların yanında en önemlisi; çocuklarınızın içinden çıkamayacakları ya da kendi başlarına baş edemeyecekleri bir durumla karşılaştıkları zaman bu durumu rahatlıkla anlatabilecekleri anlayışlı ve güven veren anneleri ve babaları olduğunu bilmeleridir.
ALLAH (c.c.) hepimizin evladını korusun.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Wed, 26 Nov 2025 23:53:28 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Dünyayı Yöneten Merkezler-2</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yazarlar/emrullah-bilgin/dunyayi-yoneten-merkezler-2/637/</guid>
		   <description>Yeryüzündeki mevcut kaynakların paylaşımı bakımından değerlendirildiğinde, emperyal güçlerin kaynak savaşlarının yönetimini belirlenmiş noktalardan,...</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/yazarlar/2021/10/emrullah-bilgin-2808-t.jpg" />
Yeryüzündeki mevcut kaynakların paylaşımı bakımından değerlendirildiğinde, emperyal güçlerin kaynak savaşlarının yönetimini belirlenmiş noktalardan, merkezlerden yaptıkları görülemeyebilir.

Dünyayı yöneten merkezler ve diğer ülkelerde halk ve meclisten olsa da, bilinen ve kabul edilmiş hakimiyetleri bulunan mikro alanlar vardır. Nihai kararlar buralarda alınıyor, uygulamak için gerektiğinde meclis veya siyasi algı yönetimi başlatılıyor.

-Washington D.C.

-City of london

-Vatikan City

Orduları yok, seçim yok, sınır yok. Ama birlikte paranızı, zihninizi ve ahlakınızı kontrol eder. Gölgelerden nasıl faaliyet gösterirler. Bunlar normal şehirler değildir. Çalışma şekilleri de farklıdır.

Devlet içinde egemen bir devlet,

Ulusal kanunlara karşı bağışık,

Sembolizm, gizlilik ve ağlarla korunmaktadır. Üçü birlikte modern imparatorluğun “Kutsal olmayan üçlüsü&quot;nü oluştururlar.

Washington D.C. Başkent Washington içerisinde bulunmasına rağmen oldukça farklı bir etkisi ve yapısı vardır. Bu yüzden hiç bir ABD eyaletinin parçası değildir.

Kendi bayrağı, mührü yasaları vardır.

Tamamen mason mimarisine göre inşa edilmiştir.

Savaşların çıkartıldığı, darbelerin planlandığı, rejimlerin değiştirildiği yer burasıdır.

Federal rezerv uygulamalarının önce ABD toplumunda ki karşılığını ve sonuçlarını kontrol etmektedir.

City of London,

İngiltere’nin başkenti Londra ile asla karıştırılmamalıdır.

Yaklaşık 2 km kareden oluşan bir bölgedir.

Kendi polis gücü var. Onunla korunur.

İngiltere parlamentosu yönetimi altında değildir.

İngiltere merkez bankası Lloyd’s ve Rothschild genel merkezine ev sahipliği yapıyor. Bankacılık, sigortacılık, döviz manipülasyonu elitlerin servet aklamasının küresel merkezi konumundadır. Bu alanların kendine göre adalet ve ticaret anlayışı vardır. Ülkede yasalar yapılırken bu görüşler gözetilir.



Vatikan, Dünyanın en küçük devleti ancak en güçlülerinden biridir.

Tam egemenlik, İtalyan yargı yetkisi altında bile değildir.

1,3 milyardan fazla insanın inançlarını kontrol ediyor.

Paha biçilmez topraklara, sanat eserlerine, altına ve nüfusa sahiptir.

Bir şehir bir çekirdek sütunu kontrol ediyor.

Washington D.C. Savaşları,

City of London Zenginlikleri,

Vatikan City İbadet, İnançları kontrol eder.

Biri uluslara komuta eder.

Biri bankaları kontrol eder.

Biri ruhları şekillendirir.

Rekabet etmiyorlar, sessizce hükmetmek için iş birliği yapıyorlar.

Üçünün ortak özellikleri;

Hepsi özel statüye sahip egemen varlıklardır.

Hepsi sıkı bir şekilde korunan, sembollerle dolu gizlidir.

Hepsi ulusal denetim üstünde faaliyet gösteriyor. Ve hepsi tek bir hedefte birleşiyor; yanılsama yoluyla kontrol.

Dünyayı onlar yönetmiyor, dünyayı yöneten sistemleri onlar yönetiyor.

Washington NATO’yu, IMF’yi ve BM’i yönetiyor.

City of London küresel borç zincirlerini yönetiyor.

Vatikan doktrin yoluyla okulları, aileleri ve seçimleri etkiliyor. Açıkça hükmetmelerine gerek yoktur. Gerçekliği yönlendiren araçları yönetiyorlar.

Tarihsel kökenleri asla tesadüf değildir.

Washington D.C. Antik Babil şebeke sembolizmi üzerine inşa edilmiştir.

City of London, Tapınak şövalyeleri ve kraliyet bankacılık kartellerine bağlanmıştır.

Vatikan City, Roma İmparatorluğunun son kalesi üzerine inşa edilmiştir.

Bu sadece güç değil, bu yöntem ve şekil değiştirmiş ata imparatorluğudur.

Özgürlük illüzyonu yaratıyorlar.

Dünya insanı oy verebildiği için kendinin özgür olduğunu sanıyor, bunun adını da demokrasi koyuyor.

Ancak,

Paranız Londra’dan yönetiliyor,

Ordunuz Washington’a karşı sorumludur.

Etik anlayışınız Vatikan’ın filtresinden geçiyor. Bu görünmez bir imparatorluktur.

Gerçek küresel yönetişim sistemidir.

Gerçek başkentinin üç yüzü vardır.

Bunlar

Sorumsuzluk,

Dokunulamazlık,

Sorgulanamazlık

Birlikte çoğu hükümetin var olduğu süreden, daha uzun bir süredir dünyayı yönetiyorlar.

Bu bir komplo değil, bu küresel kontrolün mimarisidir. Güçlerini de yalnız içinde bulunduğu ülkelerden değil tüm dünya ülkelerinden alıyor ve tüm dünya ülkelerinde ki sistemleri yöneterek etkili oluyorlar. Böylece uzun yıllardır varlıklarını sürdürmektedirler. Yönetim sistemlerini yöneten bu üçlü silahsız silahşörlerin 1700’lü yılların ikinci yarısından sonra etkilerini göstermeye başladıkları bazı çevrelerce belirtilmektedir. İngiltere’den önce Avrupa’ya sonra Amerika’ya yayılmış ve daha sonra tüm dünya ülkelerinde etkilerini göstermişlerdir.



Bu emperyal güçlerden destek alan Refahta ateşkesi bozmaya çalışan İsrail ve Rusya’dan kendini korumaktan aciz Avrupa, güvenliklerini ve ekonomilerini ABD ve NATO’ya teslim etmiş durumdadır. Öyle ki dünya ülkeleri Hitler döneminde olduğu gibi bugün de Gazze, Ukrayna, Suriye, Yemen, Sudan vb. bazı bölgelerde bir tür etnik narsisizmle karşı karşıyadır. Savaşların durması emperyalist güçlerin silah satış gelirlerini düşüreceğinden çokta istekli değildirler. Zaten bu savaşlar yönetenlerle, yönetilenler arasında değil mi?

Üstün ırk, seçilmiş halk gibi kötü inançlar meşrulaştırıyor. Bu anlayışla yetişen nesiller, karşı tarafı insan olarak görmüyor. Bu da zulmü normalleştiriyor.

Ancak, Rusya geçmiş tarihte önce kendi içinde daha sonra diğer Asya ve Avrupa ülkeleri ile olan sorunları ve anlaşamazlıkları sonucu, belki de çok sıkı Katolik olduğu için bu denklemin ya dışında yada gerisinde kalmıştır.

Birinci dünya savaşında Çarlık Rusya’sından Sosyalist SSCB’ne dönüş ve ikinci dünya savaşı yıllarında da Avrupa’ya destek politikaları ile Almanya’yı bölmüş, bazı doğu Avrupa ülkelerini hakimiyeti altına almasına rağmen bunu sürdürememiştir. Buna benzer bazı dönemlerde araya girmek veya dahil olmak istemiş ancak bunu sürdürememiştir.

Diğer dünya ülkeleri adeta bu süper güçlerin gölgesinde varlıklarını sürdürüyorlar. ABD tarafından öne çıkarılan İsrail ve Ukrayna ve hatta bağımsız görünen İran bile öyledir.

Çin, Hindistan ve Rusya’dan aldığı güçle dünyaya kafa tutan Kuzey Kore’de.

Bu denklemin değişmesi için dünyayı yöneten merkezlerin ve buna paralel olarak finansal kaynakların el değiştirmesi veya blok değiştirmesi gerektiğinin tespiti zor değildir.

İnsan oğlunun, dünya ve ülke kaynaklarının adil ve etkin bir şekilde paylaşıldığı bir gelecek umut etmek en doğal hakkıdır..!

Sağlık ve esenlikler diliyorum..
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Mon, 24 Nov 2025 14:31:18 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Virüs ve aşılardan sonraki sağlık problemleri ve çözüm yolları</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yazarlar/ahmet-efendi/virus-ve-asilardan-sonraki-saglik-problemleri-ve-cozum-yollari/599/</guid>
		   <description>Corona virüsü sonrası danışanlarımızla istişarelerimizde özellikle erkeklerde bazı sorunların ortaya çıkmaya başladığını tespit...</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/yazarlar/2021/10/ahmet-efendi-6583-t.jpg" />
Corona virüsü sonrası danışanlarımızla istişarelerimizde özellikle erkeklerde bazı sorunların ortaya çıkmaya başladığını tespit ettik. Bu sorunların bazıları çok önemli, mesela sık sık idrara çıkma, unutkanlık, kalp krizi, cinsel problemler gibi. Aslında bu sorunların altında stres ve sinir bozukluğu da yatmaktadır.



Öncelikle Vücudu Detoks Etmeliyiz

Bazı sirke çeşitleri mesela alıç sirkesi, elma, ananas, enginar, nar sirkesi gibi doğal sirke çeşitleriyle vücudu detoks yapabiliriz. Bu arada yine Corona ve salgın aşılama sonrası çok sayıda öksürük, balgam atama gibi problemlerin de yaşanmaya başladığını gözlemledik. Yine bunun altındaki asıl sebebi araştırdığımızda da bağışıklık sisteminin oldukça düşük vaziyette olduğunu tespit ettik. Bağışıklığı güçlendirmek için de ekinezya bitkisi, kuşburnu, ıhlamur ve tıbbi adaçaylar içerek veya gargara yaparak boğaz temizliği yapılmalı öksürük ve soğuk algınlığı için de kozalak şurubu ve kozalak pekmezi gibi doğal ürünlerle akciğerimizin temizliğini yapabiliriz.



Sık idrara çıkma problemine baktığımız zaman da idrar kesesi sinyalizasyonunun hassaslaştığı ve magnezyum ya da kalsiyum gibi vitaminlerle bu şikayetin üstesinden gelebileceğinizi belirtmek isterim.

Unutkanlıkta maalesef Covid salgınının verdiği strese bağlı olarak yaşanan diğer önemli problemlerden biri. Bunda da tiroit bezleri ve enzim sistemi tahribat görmüş olabilir. Unutkanlığı da iyotlugol, melisa, papatya, ginkobiloba, ginseng gibi bitkilerle destekleyebiliriz.



Kalp krizi sorunları gelince, üzüm çekirdeği tozu, çörek otu, aspir tohumu ya da bunların yağını kullanabiliriz. Cinsel sorunlarla alakalı da; ginseng, çinko, kabak çekirdeği yağı, çörek otu yağı, üzüm çekirdeği, çakşır otu, demir dikeni otu gibi doğal ve organik bitkilerle çözüme ulaşabiliriz.

Yoğun iş temposu yüzünden strese bağlı yorgunluk ve vitamin eksikliğinden kaynaklı olarak D, C ve B vitaminleri, Q enzim, Q vitaminlerini kullanabiliriz. Yoğun stres yaşayanlarda da kantaron bitkisi ya da yağı, papatya, melisa gibi bitkilerin kullanımını önerebiliriz.



Bayanlardaki problemler de aslında aynı ama yoğun olarak miyom, kist, idrar yolları iltihabî, adet düzensizliği, hormonal bozukluklar ortaya çıkmıştır. Bununla alakalı yine detoks ürünleri olarak vücudu temizleyici sirkeler, civanperçemi bitkisi, hayıt otu tohumu, aslan pençesi bitkisi kullanılabilir.

Bütün okuyucularımıza önerim, yazın mutlaka çıplak ayaklarınızla toprağa basın, üzerinizdeki negatif enerjiyi bu sayede atmış olursunuz. Tuz olarak doğal Himalaya tuzu kullanın. Yemek öğünlerini üç yerine iki yapın. Günde bir öğün hayvansal gıda tüketin ve her gün bir bardak suya bir tatlı kaşığı karbonat karıştırarak için, sorunlarınız olursa da bize danışmaktan çekinmeyin, her zaman yanınızdayız.

Sağlıcakla kalın.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Mon, 24 Nov 2025 09:28:59 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Nadir Toprak Elementlerinin Stratejik Önemi</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yazarlar/erdal-kucuksehir/nadir-toprak-elementlerinin-stratejik-onemi/636/</guid>
		   <description>19. yüzyılın sonlarında keşfedilen petrol 20. yüzyılda birçok bölgesel çatışmanın ve savaşın ana kaynağını oluşturmayı başardı. Büyük...</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/yazarlar/2021/11/erdal-kucuksehir-5414-t.jpg" />
19. yüzyılın sonlarında keşfedilen petrol 20. yüzyılda birçok bölgesel çatışmanın ve savaşın ana kaynağını oluşturmayı başardı. Büyük rezervlere sahip ülkeler adeta bu kaynaklarının lanetini yaşamak zorunda kalırken bunu işleyip pazarlayanlar dünyaya yön verdiler. Bu yüzyılın popüler kaynağı ise Nadir Toprak Elementleri. Küresel güçlerin daha şimdiden çatışmalarının ana eksenini oluşturan nadir toprak elementleri nedir ne işe yarar neden bu kadar büyük bir gündem oluşturdu bakmaya çalıştım;



Bu elementler dünyanın kabuğunda tıpkı bakır, demir, boksit misali çokça bulunabilen elementler gibi olsalar dahi daha az bulunmaları sebebiyle Nadir Toprak Elementleri olarak adlandırılmışlardır. Misal Neodimyum dünya kabuğunda demir madenine kıyasla 1000 kat daha az olduğu gibi, demiri saflaştırırken 1000 kg’da sadece 1 gr elde edebiliyorsunuz.

Amerika Birleşik Devletleri 2000’li yılların başlarında bazı eyaletlerinde bu konuda yatırımlar yapıp bu elementleri elde etmeye başlasa dahi çevreye olumsuz katkısı ve elde ettiği ekonomik değerin yetersizliğini gerekçe ederek tesislerin çoğunu kapatmayı tercih etti. Zira bu elementleri çıkarmak ve rafine ederek % 100 saflıkta bir nadir element elde etmek büyük bir enerji ve maliyet gerektiriyordu.

Dijitalleşme, yapay zekâ, blok zincirler ve elektrikli araçlar derken 20 yıl sonra bu elementler sahip oldukları süper güçler sayesinde küresel aktörlerin kavgasına sebep oldu. Enerji transferini bu kaynaklara borçluyuz. Bu elementlerin fiziksel ve kimyasal özellikleri çok küçük miktarlarda olağanüstü verimlilik yaratıyor. İlk üretilen cep telefonlarında kullanılan ana metaller artık kullanılmıyor onun yerini nadir elementler aldı. Uçaklar, mikroçipler, roketler, arabalar daha aklınıza gelebilen birçok alanda bu elementler vazgeçilmez olduğu gibi bu elementlere sahip olan topraklar ise şimdiden büyük aktörlerin hedefi haline geldi.



Bugün, nadir toprak elementlerine dayalı endüstriyel ürünlerin pazar hacminin 1 trilyon doları aştığı kabul edilirken Çin tek başına cevher üretiminin %61’ine sahip. Rafine ve ayrıştırma kapasitesinin ise %92’sini Çin kontrol ediyor. Endonezya ve Vietnam’ın çıkardığı cevherleri de Çin ayrıştırıp rafine ederek Avrupa’ya ve Amerika’ya gönderirken Bazı Avrupalı ve Amerikalı şirketler de bu cevherleri alarak rafine ediyor. Avrupa ya da Amerika kendi coğrafyasındaki elementleri çevre kirliliği ve insan sağlığı faktörü nedeniyle çıkarmayı düşünmese dahi bu kirli işi dünyada yaptırabilecekleri toprakların sahibi olmaya çalışıyorlar.

Durup dururken Grönland’ı almak isteyen Trump, bunu tesadüfen söylemiş değildi. Ya da Ukrayna - Rusya savaşına yıllarca seyirci kalanların şimdi barış tesis etmeye çalışmaları ama Ukrayna’dan tazminat adı altında Nisan 2025’te 500 milyar dolarlık ortak fon kurarak Nadir Toprak Elementleri rezervlerine erişim imkânı yakalamaları tesadüf değildi. Ukrayna dünyadaki Nadir Toprak Elementleri rezervlerinin % 5’ine sahip. Amerika Birleşik Devletleri 2020-2023 döneminde ihtiyaç duyduğu Nadir Elementlerin %70’ini Çin’den ithal etmiş. Kendi kaynaklarında sadece hafif toprak elementleri çıkarabilirken ağır toprak elementlerinde tamamen dışa bağımlı.

Bir F-35 savaş uçağında 410 kg nadir element kullanıldığını ya da Virginia sınıfı bir nükleer denizaltında 4 ton Nadir Toprak Elementi kullanıldığını söylersem, bunların Amerika için ne ifade ettiği daha iyi anlaşılabilir. Amerika’nın caydırıcılık politikasının ya da mimarisinin ana unsuru olan Donanması, seyir füzeleri ve hava kuvvetlerinin Nadir Toprak Elementlerine bu denli bağımlı olması belki bu konunun bu denli tartışılmasını bize izah edecektir.



Bu endüstriye sahip ülkelerin savunma sanayi, yapay zekâ, uzay teknolojileri gibi alanlarda liderlik pozisyonu elde edebilecekleri ayrıca lazer sistemleri, füze güdüm teknolojileri ve uydu iletişimi gibi stratejik alanlarda Nadir Toprak Elementleri olmadan hiçbir ilerleme sağlayamayacaklarını bilmek lazım. Bu açıdan baktığımızda Nadir Element arzının jeopolitik bir silaha dönüşmesi ve çatışmalara sebep olması kaçınılmazdır.

Türkiye ciddi bir rezerv alana sahip olmakla beraber bunu rafine ederek ve saflaştırarak tedarik zincirinde yerini almalıdır. Türkiye ile beraber Ukrayna, Grönland gibi ülkelerinde işleyici üretici aktör olabilmeleri sonucu tedarik zinciri çeşitlenmelidir. Bu gerçekleşmese yeni çatışmaların ana kaynağını Nadir Elementlerin oluşturacağı bir gerçektir.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Mon, 10 Nov 2025 08:20:44 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Dünyayı Yöneten Merkezler-1</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yazarlar/emrullah-bilgin/dunyayi-yoneten-merkezler-1/635/</guid>
		   <description>Yer yüzündeki süper güçlerin varlığı, üretim, sermaye ve finansman kaynaklarının paylaşımı ve yönetiminde bazı devletleri öne çıkarmaktadır....</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/yazarlar/2021/10/emrullah-bilgin-2808-t.jpg" />
Yer yüzündeki süper güçlerin varlığı, üretim, sermaye ve finansman kaynaklarının paylaşımı ve yönetiminde bazı devletleri öne çıkarmaktadır. ABD, İngiltere(B.B.), Rusya, Çin gibi bazı ülkeler bilgi ve teknolojik gelişmelere paralel olarak dünya ekonomisinde ki yerlerini son yıllarda daha etkin olarak göstermişlerdir.

Burada Rusya’nın halen bazı hususlarda devam eden Türk Cumhuriyetlerine uzun yıllar hakimiyet baskıları ve Çin’in Doğu Türkistan’a devam eden insanlık dışı politikaları, ABD’nin Türkiye’ye NATO üyesi olmasına rağmen uyguladığı ambargolar ve yaptırımları yok saymak mümkün değildir. Ancak Amerika ve Büyük Britanya’nın ilişkileri diğerlerine göre farklıdır. Her iki ülke ortak bir tarih, ortak bir dil, dini inançlar ve yasal ilkelerdeki örtüşme ve yüzlerce yıl öncesine dayanan akrabalık bağlarıyla birbirine bağlıdır. Bugün, çok sayıda gurbetçi diğer ülkede yaşamaktadır.



21. yüzyılın başlarında, Britanya, Birleşik Devletler ile ilişkisini, mevcut İngiliz dış politikasındaki, "en önemli ikili ortaklık" olarak teyit etti ve Amerikan dış politikası da Britanya ile ilişkisini en önemli ilişkisi olarak teyit etti. Bu durum uyumlu siyasi ilişkilerde, ticaret, finans, teknoloji, sosyal akademi, sanayileşme ve bilim alanlarında karşılıklı işbirliğinde; hükümet ve askeri istihbarat paylaşımında ve Birleşik Devletler Silahlı Kuvvetleri ile İngiliz Silahlı Kuvvetleri arasında yürütülen ortak muharebe operasyonlarında ve barışı koruma görevlerinde kanıtlanmıştır.

Ocak 2015 itibarıyla Birleşik Krallık ihracat açısından beşinci, mal ithalatı açısından ise yedinci büyük ABD ticaret ortağıydı. Uzun vadeli perspektifte, tarihçi Paul Johnson, Birleşik Krallık-Birleşik devletler ilişkilerini, “modern, liberal demokratik dünya düzeninin temel taşı" olarak adlandırmıştır.

İki ülke, birbirlerinin yanı sıra diğer birçok ülkenin kültürleri üzerinde de önemli bir etkiye sahip olmuştur. 2019da toplam nüfusu 400 milyonun biraz altında olan Anglosfer’in (İngilizce konuşan ülkeler) iki ana düğümüdürler. Birlikte, İngilizce diline modern dünyanın birçok yönünde baskın bir ortak dil rolü vermişlerdir. Ancak bilim, bilgi ve teknolojik gelişmeler dikkate alındığında öyle olmadığı anlaşılmıştır. Paul Johnson’un belirttiği o modern, liberal demokratik dünya düzeni içerisinde Çin, Rusya, Japonya, Hindistan ve Güney Kore gibi bir çok ülke yer almıştır. Bu bilgi ve teknolojik gelişmeler sonucu ortaya çıkan bu yeni ülkelerle İngilizce konuşan Birleşik krallık ve ABD’nin etkisi azalma eğilimi göstermiştir.

Birleşik Krallık , 19. ve 20. yüzyılın başlarında özellikle de sözde “Pax Britannica" (İngiliz barışı Pazartesi Romana’dan türetilmiştir) döneminde dünyanın önde gelen gücüydü. Bu dönem, 1800lerin ortalarından sonlarına kadar süren, rakipsiz bir üstünlük ve benzeri görülmemiş bir uluslararası barış dönemiydi ancak bu dönem Osmanlı İmparatorluğunun güç kaybına neden olmuş ve bazı gruplar ayrılarak bağımsızlıklarını ilan etme yolunu tercih etmişlerdi. Ülke, 1956 Süveyş krizi ve Britanya İmparatorluğu’nun dağılmasıyla Birleşik Krallıkın küresel meselelerdeki baskın rolünün giderek azalmasına kadar yaygın olarak bir süper güç olarak görülmeye devam etti. Yine de Birleşik Krallık, büyük bir güç olmaya devam ediyor ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi, AUKUS, Commonwealth, Avrupa Konseyi, G7, G20, NATO, OECD, AGİT ve DTÖ’nün kurucu üyesidir. Dünyayı yöneten ülkelerden olan bu ülkelerin BM ve diğer oluşumlarda alınan kararları veto hakkı bulunmaktadır. Bu da dünya dengelerini zaman, zaman olumsuz etkilemekte ve demokratik açılımların önünü kesmektedir. İnsan hakları, eşitlik ve demokrasi ilkeleriyle uyuşmamaktadır. Bu hak değil, diğer ülkelere göre tamamen haksızlıktır.



Öte yandan tarihin çok önemli dönemlerini oluşturan Roma İmparatorluğu’nun merkezi olma niteliğinden ve Bizans imparatorluğu gibi daha doğuda bulunan imparatorluklarla yönetim ve kültür ortaklıkları ve Rönesans’ın doğuşu ile Avrupa’da ve dünyanın gelişmesinde Roma-İtalya’sı da önemli bir yer tutmaktadır. Tarihin daha gerisine gidildiğinde ise Kuzey doğudan Avrupa’ya gelerek İtalya kıyılarına kadar ulaşmış ve Roma’nın bilim ve kültürüne önemli katkılar sağlamış, Türk boyları olarak bilinen Etrüskler bu tarihi gelişmelerin dışında bırakılamaz.

İtalya devlet sınırları içinde bulunan Vatikan, resmî adıyla Vatikan Şehir Devleti (İtalyanca; Stato della Città del Vaticano; Latince; Status Civitatis Vaticanae), İtalya’nın Roma kentiyle çevrili, denize kıyısı olmayan bir ülke, şehir devleti, mikrodevlet ve anklavdır. Anklav; Siyasi coğrafyada, tamamen başka bir siyasi bölgenin sınırları dâhilinde yer alan siyasi bölgeye anklav (fra. enclavedan) toprak denmektedir.



1929 yılında Laterano Antlaşması ile İtalyadan bağımsızlığını kazanmış olan bu toprak parçası, Kutsal Makam’ın mülkiyeti, münhasır egemenliği ve yargı yetkisi altında bulunan müstakil bir bölgedir. Kutsal Makamın kendisi ise uluslararası hukuk nezdinde egemen bir tüzel kişilik olarak tanınmakta; şehir-devletin dünyevi otoritesini, yönetsel işlevlerini, diplomatik ilişkilerini ve ruhani bağımsızlığını muhafaza etmektedir. Vatikan aynı zamanda Papa, Kutsal Makam ve Roma Kuriyası’nın da mecaz-ı mürselidir.

Dini ve ruhani yönetimde İtalya’da Vatikan, finansmanın yani paranın yönetiminde İngiltere, savaş ve darbelerin yönetildiği yer de ABD’dir. Savaşların durması emperyal güçlerin çokta istediği bir durum değildir çünkü bu pastadan elde ettikleri kazançlarını olumsuz etkilemektedir.

İnsanın, insan olduğundan, katliamlardan ve savaşlardan uzak bir dünya ve farkındalık yaratması dileğiyle..



Cumhuriyetimizin kuruluşunun 102. yılını kutluyor, sağlık ve esenlik temenni ediyorum.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Thu, 23 Oct 2025 17:13:25 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Psikoterapi nedir? Ne değildir?</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yazarlar/psikolog-derya-cicek/psikoterapi-nedir-ne-degildir/419/</guid>
		   <description>Bu ay ki yazımda...</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/yazarlar/2021/10/psikolog-derya-cicek-755-t.jpg" />
Bu ay ki yazımda bir farkındalık oluşturmak adına psikoterapi nedir, ne değildir? konusunu ele almak istedim. Sosyal medyada ya da sosyal hayatımızda hepimiz son yıllarda psikoterapi ya da terapi kelimesini çok duyar olduk. Bazıları psikoterapinin ne olduğuna dair doğru farkındalığa sahipken, edindikleri eksik veya yanlış bilgilerden ya da terapi deneyimi olan bir tanıdığının aktardığı olumsuz sonuçlardan dolayı kimi insanlar da ihtiyaçları olmasına rağmen hala önyargıyla yaklaşmaktadırlar.
 



Bir de cesaret edemeyen başka bir kesim vardır. Terapiye gittikleri zaman eleştirileceklerini, terapistin kendilerini yargılayacaklarını düşünürler ve bu önyargıları nedeniyle destek almaktan çekinirler. Sorunlarıyla yaşamaktan başka çareleri olmadığına inanırlar. Bir gün bir mucize olmasını ve o mucizenin sorunlarını halletmesini beklerler. Aslında bir bakıma onlara hak vermiyor değilim. Neden? derseniz ne yazık ki bu işi yapmaya yetkin olmayan, kendilerine gelen insanları eleştirip, yargılayarak terapi yaptığını zanneden çürük elmaların da bu işi yaptıklarını ve insanlara ne kadar zarar verdiklerini biliyorum da ondan. Ülkemizde ne yazık ki bu konuda belirgin bir yasa  yok. O nedenle kendi ruh sağlığınız konusunda kendi tedbirinizi kendiniz almalısınız. Psikolojik bir sorun yaşıyorsanız ve bu konuda terapi desteği alacaksanız kime gideceğinize dikkat etmelisiniz. İyi bir üniversiteden mezun olmuş, gerekli eğitimleri almış terapi yapabilme yeterliliğine sahip olan terapistleri seçmelisiniz. Bu önemli uyarıyı da yaptıktan sonra psikoterapi hakkında oluşmuş önyargılardan devam etmek istiyorum.
Toplumun bir kısmı psikoterapinin karşılıklı konuşmadan ibaret olduğunu düşünerek, sadece konuşmanın sorunları çözemeyeceğine inanırlar. Öyle ya sorunlarını, dertlerini zaten eşe dosta anlatarak bol bol konuşuyorlardır ama bu konuşmalar sorunlarının hiç birini çözememektedir! 
Bu ve benzeri pek çok yanlış edinilmiş bakış açıları ve önyargıları mevcut. Muhtemelen siz de psikoterapiye karşı benzer şekilde önyargıları olan insanlar tanıyorsunuzdur. Belki de destek almayı düşünen ama bu konuda kararsız olanlardansınız. Psikoterapi nedir? Terapi sürecinde terapist nasıl yardım eder?...vs. bunun gibi soruların cevaplarını  merak edenler için kısaca bunları  açıklamak istiyorum.



Psikoterapi Nedir?
Psikolog, psikolojik danışman veya psikiyatr gibi ruh sağlığı alanında çalışan bir uzmanın desteği ile birlikte, yaşanılan sorunları konuşma sürecidir. Fakat bu konuşma eşle, dostla, arkadaşla konuşmaya benzemez. Normal bir sohbetten çok daha öte bir şeydir. 
Terapist ile danışan kişi arasında güvene dayalı bir ilişki söz konusudur. Terapi odasında konuşulan mutlaka terapi odasında kalır. Terapist asla yargılamaz, eleştirmez, nasihat vermez. Terapist ve danışan arasında şeffaf ve kaliteli bir ilişki oluşturulur. Terapist, danışanın kendisiyle ilgili gözlemlerini kişide farkındalık oluşturmak ve sorunlarının oluşmasına neden olan durumları keşfetmesi için açık bir şekilde  geri bildirim  verir. Normal hayattaki ilişkilerde ise durum böyle değildir. Çoğunlukla açık bir şekilde ilişkide bulunduğumuz kişilerden kendimizle ilgili açık ve net geribildirimler almadığımız gibi, biz de onlara karşı açık ve net olamayız. 
Terapist danışanla konuşurken, gözlemleriyle ilgili geri bildirimler verirken, kişinin problemlerini anlayıp çözebilmesi için bilimsel olarak kanıtlanmış bazı teoriler, terapi teknikleri ve bilgiler kullanır. İlaçla tedavi yönteminden farklı olarak, kişinin yaşadığı sorunlarıyla ilgili semptomları ortadan kaldırmak yerine var olan soruna ve semptomlara bir bütün olarak bakılır. Sorunun oluşmasına neden olan düşünceler duygular, inançlar, yaşanılan olaylar ve kişilik özellikleri uygun terapi teknikleri ve teoriler açısından belirlenir ve kişinin sorunlarını çözebilmesi için gerekli içsel ve zihinsel kaynaklarını fark edip kullanabilmesi sağlanır. Kişinin yaşadığı sıkıntı neyi işaret ediyorsa, o sorunun kaynağına odaklanılır. Psikoterapi ciddiye alınması gereken, kişinin motivasyonu ve terapistiyle kurduğu iş birliği ölçüsünde, verimli olabilecek bir süreçtir. Terapiste duyulan güven, açık ve dürüst olabilmek terapinin etkinliği açısından oldukça önemlidir. Bu süreçte kişinin yaşam koşulları, destek aldığı kaynaklar da sürecin verimliliğini etkiler. Hangi terapinin uygulanacak olmasından ziyade danışanda olması gereken bu faktörler terapinin faydalı olabilmesi için çok daha gereklidir. Nihayetinde sorunlarını kişi kendisi çözecek, terapistte bu süreçte ona rehberlik edecektir.
Psikoterapi Uygulama Yöntemleri
Psikoterapiyi bireysel olarak kendi sorunlarınız ile ilgili alabileceğiniz gibi, ilişkide bulunduğunuz kişiyle birlikte  yaşadığınız  sorunlar için, Çift Terapisi şeklinde karı koca olarak ya da sevgili olduğunuz kişiyle birlikte de alabilirsiniz. Sorunlarınız aile içi ilişkilerle ilgiyse aile üyelerinizle birlikte hep birlikte Aile Terapisi de alabilirsiniz. Bir diğer seçenek benzer sorunları olan kişilerin bir araya getirilerek yapıldığı grup terapisi yöntemidir.
Psikoterapi ne kadar sürer? 
Psikolojik sorunlar kişiye özgüdür. Her insanın baş etme mekanizması, sorunlarını değerlendirme ve yaşama biçimi  farklıdır. Nasıl ki fiziksel hastalıkları birebir aynı seviyede yaşamıyorsak, psikolojik sorunlar da kişiler arasında farklılık gösterir.  Sorununuz olduğunu fark edip, çözme isteği ve motivasyonuyla ertelemeden terapiye başladığınızda elbette ki sorunlarınızı çözme süresi ona göre daha kısa sürecektir. Eğer kronik olan uzun süreli devam eden sorunlarınız varsa da bu süreç daha uzun sürecektir. 
Nasıl ki var olan sorunlar kısa bir süre içinde oluşmadıysa, çözümü de o oranda kısa bir süre içerisinde olmayacaktır. Böyle bir bakış açısıyla üç beş seansta çözülmesi gerekir beklentisiyle terapiye başlamak, boşuna ve yanlış bir beklentidir. Eğer uzun süredir var olan kronik sorunlarınız varsa elbette ki bu süreç kısa olmayacaktır. Terapistinizle yapacağınız karşılıklı anlaşma sırasında, bu süreçle ilgili sizin beklentiniz, terapistinizin durumunuz ile ilgili önerisi, ne kadar süre ayırmayı planladığınız gibi konular karşılıklı konuşulur. Bu doğrultuda da terapi planı ve görüşme sıklığı ayarlanır. Genellikle terapi süreçleri haftada bir seans olacak  şekilde ayarlanır.
Terapistlerin kullandığı teknikler benzer olsa da her terapistin kendine özgü terapiyi yürütme becerisi, iletişim ve yaklaşım şekli vardır. Danışanlarıyla kurdukları ilişki biçimleri farklılıklar gösterebilir. O nedenle herkes her terapistle aynı  ilişki frekansı içerisinde olmayabilir. Her birey kendine özgüdür.
Psikoterapi insanın kendisini keşfettiği;  kendisiyle ve terapistiyle ilişki içerisinde olduğu bir yolculuk gibidir...
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Mon, 20 Oct 2025 08:02:17 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Sanayisizleşme</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yazarlar/erdal-kucuksehir/sanayisizlesme/634/</guid>
		   <description>İstanbul Sanayi Odası her ay düzenli olarak bir veri yayımlar: PMI. Açılımı “Türkiye Sektörel Satın Alma Yöneticileri Endeksi.&quot; Küresel ekonomilerde...</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/yazarlar/2021/11/erdal-kucuksehir-5414-t.jpg" />
İstanbul Sanayi Odası her ay düzenli olarak bir veri yayımlar: PMI. Açılımı “Türkiye Sektörel Satın Alma Yöneticileri Endeksi.&quot; Küresel ekonomilerde önemle takip edilen bu endeks, aslında geleceğe dair güçlü sinyaller verir. Üretimden yeni siparişlere, istihdamdan tedarik zincirine kadar birçok veriyi toplar ve bize ekonominin nabzını tutar.

Gelin görün ki, Eylül 2024’ten bu yana PMI değerimiz 50 eşik seviyesinin altında seyrediyor. Yani ekonomide daralma sinyali veriyor. Mart 2015’teki siyasi şoklardan bu yana toparlanma çabaları, Merkez Bankası’nın sıkı para politikalarıyla desteklenen faiz indirimlerine rağmen sonuç vermedi. 2025’in üçüncü çeyreğine geldiğimizde tablo daha da net: Sanayi daralıyor, hem de hızlanarak.



İSO’nun açıkladığı alt endeksler de aynı şeyi söylüyor. Gıda dışındaki neredeyse tüm sektörler kritik eşik değerin altında. Tekstil ise en kırılgan durumda. Türkiye’de işletmelerin %20’sinin bu sektörde faaliyet gösterdiğini düşünürseniz, tabloyu daha da endişe verici bulabilirsiniz. Benim aylardır söylediğim gibi mesele yalnızca faiz oranları değil. Enflasyonist ortamda dağıtılan düşük faizli kredilerin nerelere gittiği hâlâ belirsiz. Bugün yüksek faizden şikâyet edenlerin, dün bedava kredi dağıtılırken ses çıkarmamış olmalarını ise anlamakta zorlanıyorum.

Yeni siparişlerdeki düşüş, talep yetersizliği, öngörülemeyen maliyet artışları, baskılanan kur ve küresel belirsizlikler... Hepsi üst üste binince üretici nefes alamaz hale geldi. Eylül verileri de bunu teyit ediyor: Firmalarımız sipariş almakta zorlanıyor, üretim ve istihdam kısılıyor. İlginçtir, talep durgunluğuna rağmen fiyatlarda ciddi bir düşüş görmüyoruz; çünkü maliyetler hız kesmeden artıyor.

Bir parantez açalım: Gıda sektörü bu gidişattan pozitif ayrışıyor. Eğitim yılının başlamasıyla kâğıt ve ağaç ürünlerinde sınırlı bir hareketlilik de gözlense de mobilya sektörüne bu yansımıyor. İhracatta ise tablo daha da karanlık: Gıda ve elektronik dışında sekiz alt sektörde istihdam kayıpları devam ediyor.



Peki bu tablo bize ne söylüyor? Açık olan şu: Türkiye giderek sanayisizleşiyor. Politika yapıcıların tercihi, ekonomiyi hizmetler ve inşaat sektörü üzerinden büyütmekten yana gibi görünüyor. Oysa ülkemizin güçlü bir üretim altyapısı, ürün çeşitliliği ve büyük pazarlara yakınlığı gibi avantajları vardı. Doğru politikalarla küresel ölçekte birçok üretici çıkarabilecek potansiyelimiz de cabası.

Bugün geldiğimiz noktada, büyük sanayicilerimizin gelecek vizyonlarında üretim ve yatırım yok. Hepimizin üzerinde düşünmesi gereken en kritik mesele bu. Bunca potansiyele sahip bir ülkede “sanayisizleşme&quot; kavramının konuşulur hale gelmesi doğrusu içimi burkuyor.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Tue, 07 Oct 2025 08:04:26 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Değişen Küresel Dengeler</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yazarlar/emrullah-bilgin/degisen-kuresel-dengeler/633/</guid>
		   <description>Küresel emperyalizmin stratejik savaşları hız kaybetmeden devam ederken, bu savaşlar sonucu ABD dünyaya barışı getirmek gibi bir hedefi dünya medyası...</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/yazarlar/2021/10/emrullah-bilgin-2808-t.jpg" />
Küresel emperyalizmin stratejik savaşları hız kaybetmeden devam ederken, bu savaşlar sonucu ABD dünyaya barışı getirmek gibi bir hedefi dünya medyası aracılığıyla tüm insanlığa informe etmektedir. Barışın hakim olacağı bir dünya için sadece Rusya-Ukrayna veya Hindistan-Pakistan vb savaşlar değil öncelikle İsrail’in genişleme çabalarına dayalı savaşlarında sona ermesi gerekmektedir.

Bu noktada ABD, Siyonizmin savunucusu olmasa da çok iyi bir destekçisidir. Öncelikle Ortadoğu’ya yerleşmeye çalışan İsrail iki devletli çözüme ikna edilmeli ve Gazze savaşı durdurulmalıdır. Bu savaşların faturalarının ABD’ de, savaşan ve etkilenen ülkelerde halka ödetilmesi sonucu, bir bezginlik, adaletsizlik ve hukuksuzluklardan ilerleyen yıllarda ABD de tarihsel bir bölünme ve yönetim krizini işaret ediyor.



Kaliforniya, Teksas ve orta Amerika hattında çıkacak karışıklıklar sırasında ABD, dışarıda ki tüm askeri güçlerini ve ajanlarını geri çağırmak zorunda kalabilir. Bu ABD’nin küresel düzeyde ciddi bir güç ve otorite boşluğu yaşamasına neden olacaktır. ABD ve Arap Ülkeleri arasında ki güvenlik anlaşmaları, İsrail’in bölge ülkelerine saldırıları ile stratejik irtifa kaybetmektedir.

İşte tam bu süreçte Rusya ile de politikalarını kazan, kazan stratejisine oturtmuş Türkiye için tarihsel bir fırsat doğuyor. Uluslar arası stratejik planlar ve jeopolitik dengeler ve buna ilişkin göstergelerle Türkiye’nin ön plana çıkmasını sağlayabilir.

Türkiye bu savunma sanayisinde ki gelişmelerini stratejik alanda da sağlayabilir ve yeni stratejik topluluklarda yer almayı başarabilirse çokta uzak olmayacak bir süreçte NATO’dan ayrılabilir. İncirlik ve kürecik üslerini kapatabilir. Kendi bağımsız güvenlik mimarisini kurma olasılığını destekliyor. Eğer Türkiye bu hamleyi başarabilirse, Türkiye’yi sadece bağımsızlaştırmakla kalmaz, bu aynı zamanda Ortadoğu’nun en güçlü bölgesel devleti ve hatta küresel güçlerden biri olma konumuna taşıyabilir.

Bu bölgesel dönüşümün ardından Suriye’deki Türkmenler, Türkmeneli Musul ve Kerkük bölgelerindeki Türk toplulukları Türkiye’ye katılım isteğini dile getirebilirler. Böylece Misak-ı milli tamamlanmış olabilir. Bu süreç sadece ABD ve dolayısıyla AB’nin zayıfladığı bir dönemle kalmayıp, Türkiye Cumhuriyeti devletinin de kendi kaderini eline alarak büyüme ve yükseliş sürecine girebileceğini söylemekte yanlış olmayacaktır. Bu yükseliş Orta Asya’da ve Avrupa’da ki Türk nüfusu hareketlendirerek, Türk Devletleri Topluluğu başka bir noktaya evrilmeye geçebilecektir. Ancak Karadeniz’in Kuzeyinde Ukrayna’dan aldığı topraklarla birlikte Rusya’nın stratejik politikası hangi noktalarda, hangi stratejilerde şekillenecektir. Rusya, Türkiye’nin içinde bulunduğu topluluklar içinde bulunacak mı? Ukrayna’nın yaklaşık %7’sini işgal eden, 1,8 milyon nüfusu yerinden eden, Kırım ve Donbas bölgesinden Karadeniz’e ulaşan Rusya yeni stratejiler ortaya koyabilecek mi? veya hangi stratejileri ortaya koyacaktır.



İşgal ettiği bu bölgelerde savaş sonrası karışıklıklar çıkarsa Rusya’nın bu süreçte uygulayacağı politikalar nasıl olacaktır? Hangi yol ve yöntemleri kullanacaktır? Belki askeri, belki ekonomik, belki de etnik yöntemleri devreye sokacaktır. Rusya bulunduğu bölgede yalnızlaşmak veya yalnız kalmak istemeyecektir. Çünkü bu Rusya’nın yayılma, genişleme politikasına aykırıdır. İkinci bir Putin veya Gorbaçov çıkar mı? Bu da büyük bir belirsizliktir.

Yeni Soğuk Savaş veya İkinci Soğuk Savaş olarak adlandırılan ve genellikle Rusya veya Çin’in liderliğindeki bir blok ile ABD veya NATO tarafından yönetilen diğer bir blok olmak üzere, jeopolitik güç blokları arasındaki yenilenen siyasi ve askeri gerginlikleri ifade etmekte kullanılan bir terim olarak kalmayacağı çok açıktır. Bu Amerika Birleşik Devletleri liderliğindeki Batı Bloku ile Rusyanın selefi Sovyetler Birliği liderliğindeki Doğu Bloku arasındaki küresel gerginliklerin görüldüğü, ikinci dünya savaşı sonrası orijinal Soğuk Savaşa benzemektedir.

ABD ile Rusya arasında geçmiş dönemlerde yaşanan bloklaşmadan çokta farklı görülmemektedir. Birleşmiş milletlerde ve bazı uluslararası kuruluşlarda veto hakları devam etmektedir. Birinci Soğuk Savaş süreci komünist rejim ve dolayısıyla Rusya’nın liberal kapitalizme dönüşmesiyle sonuçlanmıştır. Bu stratejiler arasında Rusya, ABD’ye karşı Çin’le birlikte blok oluşturabilecek mi?

Son dönemde Kuzey Kore üçlüsü ile bir blok varmış gibi görünüyor. Buna Şangay’da dahil olabilir. Hatta ABD şirketlerinin ülkesindeki yatırımlarını gözardı ederse Hindistan, Venezuela bile dahil olabilir.



Diğer taraftan Ermenistan ve Azerbaycan’ın Zengezur koridorunu ABD’ye ihale etmesi, Rusya’nın arka planda kalması dikkate alındığında Türkiye’nin önü kesilmiş olabilir mi? Veya Türk Cumhuriyetlerinin yeni oluşumunda Rusya yer alırsa ABD, Azerbaycan ve Ermenistan’ın dış politika istikameti hangi yönde şekillenecektir. Bunu bu aşamada kestirmek çokta kolay ve isabetli olmayacaktır. Çin, belki de Zengezur’u kullanmayacak, arayış içinde. Çin bunu gerçekleştirebilirse Türkiyenin eli güçlenebilir. Çin, ya Türkiyede her yıl 10-15 milyar dolarlık üretim yatırımı yapacak ya da 10-15 sene sonra Avrupaya mal satmayacak. Adı çok manidar İstanbul Bridge adlı konteyner gemisi, Arktik üzerinden Çinden Avrupa’ya taşıma yapıyor.

İsrail’in Gazze’yi tam işgal planını uygulamaya başlaması ile uluslar arası tepkiler ve geniş halk gösterileri devam ediyor. İşte bu tablo tüm Dünyadaki Vicdan Sahibi İnsanların yüreğini, birazcık da olsa soğutmuştur. Küresel Sumud yardım filosu da umutlandırmıştır. Başlangıçtan bu güne kadar hedefi işgal olan İsrail, "Gazze’yi tam işgal" planını devreye soktu ancak bu olsa olsa geçici bir başarı olacaktır. Dünyada birçok ülkenin karşı çıkmasına ve Filistin’i devlet olarak tanımasına rağmen ABD desteği İsrail’e yetmeyecek gibi görünüyor.



Ama ilk saldırısında ağır bir darbe aldı!! Kassam Tugayları, İsrailli işgalcilere cehennemi yaşattı! Çok sayıda siyonist öldü, bir kısmı da Kassam’ın pençesinde esir!

Son durum Hamas:

Savaşın sona erdiğinin ilan edilmesi, işgal güçlerinin Gazze Şeridinden çekilmesi ve Gazzeyi Filistinlilerin yöneteceği bir komite kurulması karşılığında tüm esirlerin serbest bırakılmasını görüşmek için müzakere masasına oturmaya hazırız mesajı ancak, müzakere heyetine İsrail tarafından Katar’ın başkenti Doha da suikast girişimi ile müzakerelere yanaşmayacağı mesajını veren İsrail. İran’da da öyle oldu. Nükleer silah görüşmeleri yapılmasının öncesinde İsrail İran’ı vurmuştu. Bu kez Katar’ın ardından Yemen’e saldırıda bulunması ABD’nin bölgedeki Arap ülkeleri ile güven ilişkisi ve stratejisi, milyar dolarları bulan güvenlik anlaşmalarını boşa çıkaran İsrail. ABD bu saldırılara engel olamayacaksa bu anlaşmaları neden yaptı.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde (BMGK), Gazzede derhal ve kalıcı bir ateşkes ve sınırsız insani yardım erişimi talep eden yeni bir karar tasarısı ABD tarafından veto edildi. Barıştan yana görünüp Gazze’de ki savaşı destekleyen ABD itibar kaybetmeye devam ediyor.



ABD’de Başkan Trump’ın dışında karar verip uygulayan bir başka ABD var. Derin ABD, Trump’a rağmen, siyonist İsrail, ABD’yi ele geçirmiş durumdadır. Trump’un destekçisi ve savunucusu, Utah Valley Üniversitesinde Aktivist Charlie Kirk halka açık konuşma yaparken suikasta kurban gitti ve Trump’a bir gözdağı daha verildi. ABD’de Epstein dosyalarıyla Trump’ı hizaya getirdi.

Diğer taraftan; başta İspanya olmak üzere, AB’nin bazı ülkeleri Filistin’i tanıyacağını, İsrail’le ilgili yaptırımların arttırılması ve birleşmiş milletler nezdinde karar alınmasından yana görünüyorlar. ABD veto ediyor.

İspanya atalarından gelen tarihi gerçekle, Yahudilerin o dönemde İspanya’daki karışıklıklar nedeniyle 1492 yıllarında İspanya’dan kovmuştu. Bu ilk de değildi ve bu kovulan Yahudilerin bir kısmını Osmanlı İmparatorluğu da kabul etmişti. Sonuçta Yunanistan, Selanik bölgesinde, Filistin’de ve Kudüs’te İngilizlerle işbirliği yaparak Osmanlı İmparatorluğu’nun toprak kaybına ve hatta yıkılmasına neden olmuştur.

Ahmet El Şara yönetiminin Suriye hakimiyetinden sonra; İsrail Şama girmeyi test ediyor ama geldiği gibi gideceğe benzer, Golan tepeleri yetmemiş görünüyor. Burada devlet kurmak kolay değil, tam bu anda İsrail buraya girmek istiyor. İsrail, Türkiye için Fırat’ın doğusunda YPG/SDG ile Suriye’de, Güney Kıbrıs’ta Rumlarla, Ege adalarında Yunanistan’la cephe oluşturmaya çalışıyor. Türkiye ise Akdeniz’in doğusunda sıfır noktasında, İsrail sıkışmış durumda. Türkiye, İsrail’le bir savaşa çekilmeye çalışılıyor. Bu bir tuzak olarak değerlendirilmelidir. Ancak Türkiye bu tuzağa düşmemelidir. En büyük zafer savaşsız elde edilen zaferdir. Yurtta Sulh, cihanda sulh Türkiye’nin temel prensiplerindendir. Burada Türkiyenin artan savunma sanayii gücünün İsrail üzerinde potansiyel bir baskısı da buna zorladığı düşünülebilir.

Değişik kaynaklarda ise; Türkiye’de uzun zamandır, tekil olaylarla açıklanamayacak kadar sistematik olarak ilerletilen bir senaryodan söz ediliyor. Son dönemlerde tartışılan ve Sayın Bahçelinin terörsüz Türkiye politikaları kapsamında, "kurucu anayasa yapacağız" ifadesini yeni anayasa fikrini sadece hukukî bir metin olarak görmek mi? gerekiyor. Yoksa bu işi toplumsal yapıyı mezhep ve etnik kimlikler üzerinden yeniden tanımlama projesi olarak görmek mi? gerekiyor.



Terörsüz Türkiye projesi ile şımartılan çevreler, bu güne kadar hiç bir ayrımcılık görmemiş Kürt ve Alevi toplulukları üzerinden müstevlilerin Türkiye’yi bölme planları TBMM de 600 milletvekilinin 327 Kürt, yaklaşık 60 Alevi, yaklaşık 20 Ermeni, Musevi, Süryani, Yezid’i, Rum gibi tebalarından oluşmaktadır ve geri kalan milletvekillerinin hepsi Türk mü acaba?

Bu görüşe göre;

Kürtlerin temsilcisi olarak Öcalan sahnede,

Milliyetçilerin temsilcisi Sayın Bahçeli,

Muhafazakâr-dindarların temsilcisi Sayın Erdoğan olarak mı görülmek isteniyor.

Burada eksik olan Alevilerin temsilcisi.

İşte Kemal Bey’in sahneye çekilmek istenmesi bu noktada devreye mi? giriyor.

Yorumlara bakıldığında bu tabloyu tamamlayacak bir çok hamle örnek gösteriliyor.

2014’teki Sayın Ekmeleddin İhsanoğlu adaylığı,

2015 seçimlerinin iptali,

2018’de Sayın Muharrem İnce’nin CHP öyküsü,

2023’te bütün anketlerde geride görünmesine rağmen Sayın Kılıçdaroğlu’nun aday yapılması,

Bir başka örnek Suriye sınırındaki mayınların kaldırılmasıyla milyonlarca Suriyelinin ülkeye akın etmesi, demografik yapının değiştirilmesi.

Tüm bu gelişmeler birbiriyle bağlantısız, tesadüfi adımlar değilse bir bütünün parçaları mı? oluyor. Bu yüzden Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun, “ofis açması&quot; bu sahnede yer alması bir işaret olabilir mi?

Belki de küresel emperyalizm; Türkiye’yi Lübnan tipi bir yönetime götürme hevesindedir.

İşte yorumlandığında bu kritik süreç bu düzeye kadar geliyor:

Sayın Kılıçdaroğlu geri döndüğünde eksik ayak tamamlanmış mı olacak. Gerekli anayasal düzenlemeler de bu doğrultuda yapılacak yorumları getiriliyor. Ancak Türkiye Lübnan değil halkında çoğunluğu Arap değildir. Bu “Türkiye’nin üniter yapısı ve demokrasi anlayışı&quot; için çok tehlikeli bir yaklaşımdır. Türkiye; Türk’lük ve Atatürk şuuru ile asla buna izin vermez, her ne kadar iç cephede karışıklıklar yaşasa da iktidarıyla, muhalefetiyle TSK ile Polisi ve istihbaratı ile ana unsur Türk halkıyla bu oyunu bozar.

Yukarıda belirtilen değerlendirmelerde neden-sonuç ilişkisi kurulduğu taktirde; üniter yapıdan uzaklaşan bir Türkiye, etnik ve mezhepsel kimlikler üzerinden kurulan bir vatandaşlık tanımı ve ardından bu günde ortaya konulduğu gibi müstevlilerinde çılgın destekleriyle istenen bölgesel tavizlerle karşı karşıya kalabilir. Sonuç, Osmanlı İmparatorluğu’nun sonu gibi olabilir mi?



Kısacası müstevlilerin amaçları Lozan’da alamadıklarını bu yöntemle ele geçirmek mi isteyecekler. İsteyebilirler ancak gerçekleştiremezler. Türk halkı, bunun benzerini bir asır öncesi yaşadı askeri ve siyasi tecrübesi var, bu yönde asla kullanılamaz.

Türkiye de bu tartışmaların arasında Lozan Antlaşması üzerine zafer mi? mağlubiyet mi? tartışmaları da yapılır oldu. Bir grubun özellikle oniki adaların Yunanistan’a bırakılması gibi muayyen maddeler ileri sürdükleri ve yakın Türkiye tarihinden haberdar olmadıkları yada art niyetle bu yorumları ileri sürdükleri şeklinde yorumlanmaktadır. Zira, oniki adaların elden çıkışı 1912 Trablusgarp Savaşının ardından imzalanan Uşi Antlaşması ile On İki Ada İtalyaya verilmişti. 1923 Lozan Antlaşması ile de adalar İtalyaya bırakılmıştı. "Ouchy" (Uşi) Lozanın bir semtidir. Türkiye tarihinde 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması ile anlam karışmasını önlemek için Uşi (Ouchy) Antlaşması olarak anılmaktadır.

Lozan antlaşmasının Türkiye açısından bir zafer olduğunu o tarihlerde Avrupa basını da ilan etmiştir, kabullenmiştir. Lozan antlaşması Cumhuriyeti’mizin ve milletimizi tatmin eden bir uzlaşının varlığıdır. Bu günkü şartlarda o günü ve tarihi değerlendirmek doğru bir yaklaşım değildir. Keza, kapitülasyonların kaldırılması hiç şüphesiz ki Britanya ve kapitülasyonlara sahip devletler tarafından tatmin edici de değildir. O yüzden aralarındaki ihtilafa rağmen Fransa, İngiltere ve İtalya, Lozan’daki kapitülasyonlar konusunda birleşmişlerdir. Fakat ordunun kazandığı zafer Mustafa Kemal ve İsmet Paşaların bu konudaki dirençleri meselenin seyrini değiştirmiş ve kapitülasyonlar kaldırılmıştır.

Lozan Türkiye’yi müstakil bir devlet ve Cumhuriyet olarak ilan etmiştir. Lozan antlaşması olmasa Birinci Dünya Savaşı da, İstiklal savaşı da hukuki statüde devam edecekti. Böyle savaşı bitiremeyen, mütareke rejimi ile devam eden ülke örnekleri vardır. En başta Avrupa ikinci dünya savaşından sonra 1980’lerin sonuna kadar Almanya’nın statüsü uluslararası bir antlaşma ile tespit edilmiş değildi. Mütareke hükümlerine göre ve tekil antlaşmalarla durum devam etmiştir.

Mesela Avusturya mütarekeden sonra devlet anlaşması denen 1955 tarihli müttefikler ve yeni Avusturya arasındaki bir anlaşmayla bağımsızlık statüsüne kavuşmuştur. Bu yüzden Türkiye Cumhuriyeti için Lozan antlaşması önemli bir temel noktadır. Artık Türkiye günlük kavgalardan ve hukukun silah olarak kullanılmasından ve bu tür tartışmaları, iç gerilimleri ve çatışmaları bırakıp yakın tarihimizden dersler çıkararak, yeni durum ve oluşumların değerlendirmelerini yapmak politikalarını, stratejilerini planlamak zorundadır. İktidarlara göre değişen bir stratejik politika değil uzun vadeli devlet politikalarını ortaya koymalıdır.

Sağlık ve barış dolu nice mutlu yıllar dileğiyle.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Sun, 21 Sep 2025 23:47:57 +0300</pubDate>
		   </item>
			</channel>
</rss>