<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:image="http://purl.org/rss/1.0/modules/image/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
  <channel>
    <title>Konya AKTÜEL - Son Dakika Dünya ve Türkiye Haberleri  - Haberler - Galeriler - Videolar - Makalaler</title>
    <description>Son dakika güncel haberlerin yer aldığı haber sitemizde gündeme dair tüm gelişmeleri sıcağı sıcağına sitemizden takip edebilirsiniz.</description>
    <link>https://www.konyaaktuel.com.tr</link>
    <atom:link href="https://www.konyaaktuel.com.tr/xml/rss_google_tumu.php" rel="self" type="application/rss+xml" />
<item>
		   <title>Denizli Büyükşehir&#39;den Buldan&#39;a dev yatırım</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/denizli-buyuksehirden-buldana-dev-yatirim/542263/</guid>
		   <description>Denizli Büyükşehir Belediye Başkanı Bülent Nuri Çavuşoğlu, Buldan Belediye Başkanı Mehmet Ali Orpak ile birlikte ilçede gerçekleştirdiği saha incelemelerinde, DESKİ ve Fen İşleri ekipleri tarafından yürütülen toplam 160 milyon TL’lik alt ve üstyapı yatırımlarını yerinde inceledi.</description>
                      <author>bilgi@konyaaktuel.com.tr (Tevfik PEKÇAK)</author>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/haberler/2026/08/denizli-buyuksehirden-buldana-dev-yatirim-1FkHJ8Ed.webp" />
 DENİZLİ (İGFA) - Denizli Büyükşehir Belediyesi, şehrin tamamında yaşam kalitesini artırmak, altyapı ve üstyapı sorunlarını kalıcı olarak çözüme kavuşturmak amacıyla başlattığı yatırım programını kararlılıkla sürdürüyor.  Bu kapsamda Buldan ilçesinin geleceğine yönelik başlatılan ve devam eden çalışmaları yerinde inceleyen Denizli Büyükşehir Belediye Başkanı Bülent Nuri Çavuşoğlu, projeler hakkında teknik ekiplerden bilgi aldı. Başkan Çavuşoğlu’na saha incelemeleri sırasında Buldan Belediye Başkanı Mehmet Ali Orpak da eşlik etti.  BULDAN’IN ALTYAPI SORUNLARINA KALICI ÇÖZÜM  Denizli Su ve Kanalizasyon İdaresi (DESKİ) Genel Müdürlüğü, Buldan genelinde hayata geçirdiği toplam 120 milyon TL’lik altyapı hamlesiyle ilçenin sorunlarına kalıcı çözümler getiriyor.  Sel ve taşkın riskine karşı Cumhuriyet ve Gölbaşı mahallelerinde inşa edilen 2.659 metrelik yağmursuyu hattı başarıyla tamamlanırken, Sanayi Caddesi’nde planlanan 1.800 metrelik yeni hat için de çalışmalar başlatıldı. İçme suyu güvenliğini güvence altına almak amacıyla merkez ve köylerde toplam 18.198 metrelik hat yenilemesi tamamlandı, merkezdeki 2.300 metrelik ek hat çalışmaları ise devam ediyor. Ayrıca Karşıyaka Mahallesi’nde yapımına başlanan 1.000 metreküplük içme suyu deposu, Aktaş Mahallesi’ndeki prefabrik içme suyu deposu ve Süleymanlı Mahallesi’ndeki içme suyu deposu modernizasyon çalışmaları da sürdürülüyor.  ALTYAPIDA GELECEK ODAKLI DÖNÜŞÜM  Öte yandan Çaybaşı Mahallesi’ndeki prefabrik içme suyu deposu, Çatak, Beş ve Türlübey mahallelerindeki 3 adet deponun modernizasyonu ve merkez ile Doğan, Bölmekaya ve Karaköy mahallelerindeki susuzluk sorununu çözen 9 adet sondaj kuyusu tamamlanarak hizmete alındı.  Kadıköy, Süleymanlı, Bozalan, Çamköy ve Oğuz mahallelerindeki 900 metrelik kanalizasyon hattı ile Süleymanlı Gölü’nü besleyen yüzey sularına yönelik 1.200 metrelik dere temizliği de bitirildi. Altyapının akıllı yönetimini sağlamak adına 18 depoda uzaktan izleme imkanı sunan 8 adet SCADA otomasyon sisteminin kurulumu da başarıyla tamamlandı.  ÜSTYAPIDA MODERN GÖRÜNÜM  Fen İşleri Dairesi Başkanlığı koordinesinde Buldan genelinde aralıksız sürdürülen 40 milyon TL maliyetli üstyapı hamlesi ise ilçe merkezindeki ulaşım ağını modern bir görünüme kavuşturuyor.  Yatırım planı doğrultusunda, Buldan Merkez Otogar etrafında gerçekleştirilen 1.250 tonluk asfalt serimi ile Adnan Menderes Caddesi’ndeki asfalt çalışmaları tamamlanarak vatandaşların hizmetine sunuldu.  Sürücülerin ve yayaların ulaşım konforunu artıracak projeler hız kesmeden devam ederken; Atatürk Caddesi’ndeki çalışmalar halihazırda sürüyor. Öte yandan, 900 metre uzunluğundaki Celal Bayar Caddesi’nde 1.750 tonluk asfalt serimi için çalışmalara start verilirken, 750 metre uzunluğundaki Sekiyurt Caddesi de 1.450 tonluk asfalt serimi için üstyapı yatırım planına dahil edildi. </p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Sun, 09 Aug 2026 12:44:22 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Yeşilay&#39;dan göçmen gençleri bağımlılık risklerinden koruyacak uluslararası model</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yesilaydan-gocmen-gencleri-bagimlilik-risklerinden-koruyacak-uluslararasi-model/542262/</guid>
		   <description>Türkiye Yeşilay Cemiyeti koordinatörlüğünde, Marmara Üniversitesi, Oslo Belediyesi ve Hamburg-Eppendorf Üniversitesi ortaklığında yürütülen "Göçmen Gençlere Yönelik Bağımlılık Önleme Modeli Geliştirme Projesi"nin kapanış toplantısı İstanbulda gerçekleştirildi.</description>
                      <author>bilgi@konyaaktuel.com.tr (Tevfik PEKÇAK)</author>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/haberler/2026/08/yesilaydan-gocmen-gencleri-bagimlilik-risklerinden-koruyacak-uluslararasi-model-pkI7MEsw.webp" />
 İSTANBUL (İGFA) - İki yıl süren uluslararası iş birliği kapsamında geliştirilen bağımlılık önleme modeli, eğitim modülleri ve dijital platform kamuoyuyla paylaşıldı.  Yeşilay Genel Merkezi Sepetçiler Kasrı’nda gerçekleştirilen programa Türkiye Yeşilay Cemiyeti Genel Başkan Yardımcıları Büyükelçi Dr. Mehmet Güllüoğlu ve Sümeyye Ceylan, Milli Eğitim Bakan Yardımcısı Prof. Dr. Cihad Demirli ile Yeşilay Yönetim Kurulu ve Bilim Kurulu Üyeleri katıldı.  Programın açış konuşmasını yapan Büyükelçi Dr. Mehmet Güllüoğlu, “Bizim çalışmalarımız hayata dokunan, gerçek bir sorunla ilgili çalışmalar. Bugün iki yıl süren bir emeğin kapanış programındayız. Uzun süre insani yardım alanında çalıştım. Afetler, savaşlar ve göç, insanın hayatını bir daha eskisi gibi olmayacak şekilde değiştiren olaylar. Son yıllarda ülkemizde çok sayıda göçmene ev sahipliği yaptık. Göçmenlik hem göç edenler hem ev sahibi toplum hem de çocuklar için zor bir süreç. Afetlerin, göçün ve savaşların bağımlılık risklerini artırabildiğini; göçmenlerde bağımlılıkların arttığını biliyoruz. Biz bugün burada bu soruna çözüm üretmek için bulunuyoruz.&quot; dedi.  Bağımlılıklarla mücadelenin iş birliği gerektirdiğini vurgulayan Güllüoğlu, “Bazı konular tek bir kurumun altından kalkabileceği konular değil. Bu nedenle ortaklık çok önemli. Bağımlılıklar dünyada her geçen gün artıyor. Dolayısıyla birlikte hareket etme kültürünü artırmamız gerekiyor. Birbirimizin desteğine ihtiyacımız var.&quot; ifadelerini kullandı.  “AİDİYET DUYGUSU GÜÇLÜ ÇOCUKLAR BAĞIMLILIK RİSKLERİNE KARŞI DAHA DİRENÇLİ&quot;  Millî Eğitim Bakan Yardımcısı Prof. Dr. Cihad Demirli ise Yeşilay’ın öğrencilere yönelik çalışmalarının çocukların çok boyutlu gelişimine önemli katkılar sunduğunu belirterek, “Farklı kurumların bilgi ve deneyimlerinden istifade etmek son derece kıymetli. Hayat çeşitli zorluklarla ve sınamalarla dolu. Özellikle gençlik döneminde edinilen deneyimler, gençlerin geleceklerini inşa ederken karşılarına çıkan güçlüklerle başa çıkmalarına yardımcı oluyor. Göç gibi zor bir durumla karşı karşıya kalan kişilerin bağımlılık risklerine daha açık olabileceğini biliyoruz. Bu nedenle bazı değerleri ve iyi alışkanlıkları yalnızca birey için değil, toplum için de sağlam bir şekilde yerleştirmemiz gerekiyor. Bunun temeli de eğitimden geçiyor.&quot; dedi. Göç sürecinin gençler üzerindeki etkilerine de değinen Demirli, “Çağımız sunduğu imkânların yanı sıra bazı tehlikeleri de beraberinde getiriyor. Buna göç hareketleri de eklendiğinde gençlerin psikolojik sağlamlıkları ve aidiyet duyguları etkilenebiliyor. Kimi zaman güvenlik arayışı, kimi zaman eğitim, kimi zaman da daha iyi bir gelecek umuduyla yaşanan göç, sadece bir yer değiştirme değildir, yeni bir uyum sürecini de beraberinde getirir. Yeni bir çevreye, yeni bir dile ve yeni bir yaşama uyum sağlamak, güven veren bir eğitim ortamını ve kuşatıcı bir yaklaşımı gerekli kılıyor.&quot; ifadelerini kullandı.  Bağımlılığın çok katmanlı bir mesele olduğunun altını çizen Demirli, “İnsanları risklerden uzaklaştıran, sahip oldukları değerler ve geliştirdikleri muhakeme yeteneğidir. Arkadaşlık ilişkileri güçlü olan ve kendisini ait hisseden çocuklar bağımlılık risklerine karşı daha dirençli oluyor. Bu nedenle bağımlılığı bütüncül bir şekilde ele almamız gerekiyor. Çocukların kendilerini tanımaları, duygularını yönetebilmeleri ve kişiliklerini güçlendirecek bir eğitim almaları bizim için son derece kıymetli.&quot; dedi.  Program, proje ortaklarının sunumları, göçmen gençlerin deneyimlerini aktardığı “Göçmen Gençlerin Sesleri&quot; oturumu ve dijital deneyim alanının ardından gerçekleştirilen kapanış konseriyle sona erdi. </p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Sun, 09 Aug 2026 12:42:24 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Başkan Genç, “Sevdam Karadeniz&quot; ekibini ağırladı! Film Festivali Aralık&#39;ta</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/baskan-genc-sevdam-karadeniz-ekibini-agirladi-film-festivali-aralikta/542261/</guid>
		   <description>“Sevdam Karadeniz&quot; dizisinin ekibini makamında ağırlayan Trabzon Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Metin Genç, şehrin tanıtımına katkı sağlayan film ve dizi projelerini önemsediklerini belirterek, Trabzon Film Festivali’nin ikincisini aralık ayında düzenleyeceklerini açıkladı.</description>
                      <author>bilgi@konyaaktuel.com.tr (Tevfik PEKÇAK)</author>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/haberler/2026/08/baskan-genc-sevdam-karadeniz-ekibini-agirladi-film-festivali-aralikta-pnl58waI.webp" />
 TRABZON (İGFA) - Trabzon Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Metin Genç, çekimleri Trabzon’da devam eden “Sevdam Karadeniz&quot; dizisinin yapımcısı Banu Akdeniz, uygulayıcı yapımcı Ali Lekay ile oyuncular Deniz Hamzaoğlu, Erdem Adilce ve Meltem Akçöl’ü makamında ağırladı.  Trabzon’un tarihi, kültürel zenginlikleri ve doğal güzelliklerinin ekrana taşınacağı diziyle ilgili yapım ekibiyle sohbet eden Başkan Genç, şehrin ulusal ve uluslararası alanda tanıtımına katkı sağlayan film ve dizi projelerini önemsediklerini belirtti.  ŞEHRİN TANITIMINA KATKI SAĞLIYOR  Trabzon’un sahip olduğu doğal ve kültürel değerleriyle önemli bir çekim merkezi olduğunu vurgulayan Başkan Genç, “Bu tür diziler Trabzon’un tanıtımına önemli katkı sağlıyor. Trabzon’umuza gelen yapım ekiplerini ve şehrimizin güzelliklerini ekranlara taşıyan projeleri önemsiyoruz. &apos;Sevdam Karadeniz’ dizisinin de Trabzon’un doğal güzelliklerini, kültürünü ve yaşamını geniş kitlelere tanıtacağına inanıyorum. Emeği geçen yapım ekibimize ve oyuncularımıza teşekkür ediyorum&quot; dedi.  TRABZON FİLM FESTİVALİ ARALIKTA  Trabzon’da sinema alanında önemli bir organizasyonu da hayata geçirdiklerini belirten Başkan Genç, “Trabzon’da Altın Taka ödüllü film festivali yapıyoruz. Geçen yıl başlattık. Bu yıl da ikincisini gerçekleştireceğiz. Festivalimizi Aralık ayında düzenlemeyi hedefliyoruz&quot; diye konuştu. Dizinin yapımcısı Banu Akdeniz ise “Sevdam Karadeniz&quot;in eylül ayında izleyiciyle buluşacağını belirterek, desteklerinden dolayı Başkan Genç’e teşekkür etti. Ziyaretin ardından Başkan Genç, dizi ekibine Trabzonspor forması ile Trabzon’un gastronomi kültürünü anlatan kitapları hediye etti. </p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Sun, 09 Aug 2026 12:40:42 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Ankara&#39;da sabır, emek ve sanat Zafer Çarşısı&#39;nda hayat buldu</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/ankarada-sabir-emek-ve-sanat-zafer-carsisinda-hayat-buldu/542260/</guid>
		   <description>ABB BELMEK kursiyerleri tarafından binbir emekle hazırlanan "Emekten Sanata BELMEK Sergileri"nin açılış programı gerçekleşti.</description>
                      <author>bilgi@konyaaktuel.com.tr (Tevfik PEKÇAK)</author>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/haberler/2026/08/ankarada-sabir-emek-ve-sanat-zafer-carsisinda-hayat-buldu-iTPCKJGM.webp" />
 ANKARA (İGFA) - Ankara Büyükşehir Belediyesi (ABB) Meslek Edindirme Kursları’nın (BELMEK) kursiyerleri tarafından hazırlanan eserler, Zafer Çarşısı Sanat Galerisinde sanatseverlerin beğenisine sunuldu.  ABB Başkanı Mansur Yavaş’ın eşi Nursen Yavaş’ın katılımıyla açılışı gerçekleştirilen bir ay boyunca 4 ayrı sergi halinde düzenlenecek etkinliğin ilk ayağında BELMEK kursiyerleri tarafından yıl boyunca binbir emekle hazırlanan resim, ebru, tezhip, seramik branşından 300’e yakın eser görücüye çıktı.    HER BRANŞI KAPSAYAN DOLU DOLU BİR SERGİ  Bir ay boyunca her hafta seramikten ebruya, iğne oyasından ahşap boyamaya, giyimden sepet örgüye kadar farklı branşlardaki eserlerin sergileneceği "Emekten Sanata BELMEK Sergileri" açılış gününde yoğun ilgi gördü. BELMEK kursiyerlerinin emeklerini görünür kılmak amacıyla ilk kez uygulanan sergileme tekniği ile hazırlanan sergi, farklı branşlardan oluşan 4 farklı şekilde yenilenerek ve 2 binden fazla eseri başkentlilerle buluşturacak. </p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Sun, 09 Aug 2026 12:24:06 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Saipem 7000 Boğazlar&#39;dan güvenle geçti</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/saipem-7000-bogazlardan-guvenle-gecti/542259/</guid>
		   <description>Dünyanın en büyük vinç gemilerinden Saipem 7000, İstanbul ve Çanakkale Boğazları’nı ekiplerin koordinasyonunda emniyetle geçti. Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu, zorlu geçişin başarıyla tamamlandığını duyurdu.</description>
                      <author>bilgi@konyaaktuel.com.tr (Tevfik PEKÇAK)</author>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/haberler/2026/08/saipem-7000-bogazlardan-guvenle-gecti-9mGbuNyb.webp" />
 ANKARA (İGFA) - Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu, dünyanın en büyük vinç gemilerinden Saipem 7000’in İstanbul ve Çanakkale Boğazları’ndan geçişini emniyetle tamamladığını açıkladı.  Bakan Uraloğlu, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, İstanbul ve Çanakkale Boğazları’nın güçlü akıntıları ve yoğun deniz trafiği nedeniyle zorlu geçişlere sahne olduğuna dikkat çekti. Uraloğlu, paylaşımında, “Bu kez boğazlarımızda dev bir misafirimiz vardı: Dünyanın en büyük vinç gemilerinden Saipem 7000’in geçişini ekiplerimizin koordinasyonunda emniyetle tamamladık&quot; ifadelerini kullandı.  Boğazlardaki kritik gemi geçişlerinin titiz bir koordinasyon ve operasyonel kabiliyet gerektirdiğini vurgulayan Uraloğlu, “Boğazlarımızdaki her kritik geçişi, güçlü koordinasyon ve yüksek operasyon kabiliyetimizle başarıyla yönetiyoruz&quot; dedi.  https://twitter.com/a_uraloglu/status/2086334339042742303  </p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Sun, 09 Aug 2026 12:12:32 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Çocuklar Güvende ekipleri 9 bin 842 çocuğu spora ve sosyal faaliyetlere yönlendirdi</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/cocuklar-guvende-ekipleri-9-bin-842-cocugu-spora-ve-sosyal-faaliyetlere-yonlendirdi/542258/</guid>
		   <description>Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş, çocukların sağlıklı gelişimlerini desteklemek amacıyla okullarla iletişime geçerek risk grubundaki çocukları belirleyen Çocuklar Güvende ekiplerinin, 9 bin 842 çocuğu sanat, spor ve sosyal faaliyetlere yönlendirdiğini bildirdi.</description>
                      <author>bilgi@konyaaktuel.com.tr (Tevfik PEKÇAK)</author>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/haberler/2026/08/cocuklar-guvende-ekipleri-9-bin-842-cocugu-spora-ve-sosyal-faaliyetlere-yonlendirdi-hGH5MqPW.webp" />
 ANKARA (İGFA) - Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş, yaptığı yazılı açıklamada, ülke genelinde oluşturulan “Çocuklar Güvende&quot; ekipleri ile farklı risk gruplarındaki çocukları korumaya yönelik tespit ve müdahale çalışmalarının yürütüldüğünü, ayrıca ihtiyaç duyulan çocukların bulundukları yerde izlenmesine yönelik faaliyetler gerçekleştirildiğini belirtti.  Bu kapsamda ekiplerin alan taramaları, çocuklarla mesleki çalışmalar, hane ve eğitim kurumlarına yönelik ziyaretler ile ailelere rehberlik faaliyetleri yürüttüğünü kaydeden Göktaş, ekiplerin tespit, koruma ve önlemeye yönelik izleme ve sosyal hizmet müdahale çalışmaları yaptığını vurguladı.  Göktaş, farklı risk gruplarından 344 bin 511 çocuğa ulaşıldığını ve çok sayıda aile ziyareti gerçekleştirildiğini bildirdi.  ÇOCUKLAR AİLE VE OKUL ORTAMINDA İZLENİYOR  Çocuklar Güvende ekiplerinin en önemli ayağını okullarda yürütülen çalışmaların oluşturduğuna işaret eden Göktaş, “İllerde en az iki sosyal çalışma görevlisinin bulunduğu Çocuklar Güvende Ekipleri, Milli Eğitim Bakanlığı iş birliğiyle okullarla eşleştiriliyor. Okullarda rehberlik servisi, okul yönetimi ve öğretmenlerle görüşmeler yapan mobil ekipler, devamsızlığı olan ve desteğe ihtiyaç duyan çocukların gereksinimlerini belirlemek için çocuklar ve aileleriyle de görüşüyor.&quot; ifadelerini kullandı.  Ailelerle yapılan görüşmelerin ardından çocuk ve ailenin ihtiyaçlarının tespit edildiğini aktaran Göktaş, tedbirlerle desteklenen çocukların aile ve okul ortamında izlenmeye devam edildiğini belirtti.  2019 yılında başlayan çalışma ile bugüne kadar ekipler, okul ve aile ziyaretlerinde 68 bin 854 çocukla görüşme yapıldığının altını çizen Göktaş, “Çocukların sağlıklı gelişimlerini desteklemek amacıyla okullarla iletişime geçerek risk grubundaki çocukları belirleyen Çocuklar Güvende ekipleri, 9 bin 842 çocuğu sanat, spor ve sosyal faaliyetlere yönlendirdi. Buna ek olarak 8 bin 619 çocuk Sosyal ve Ekonomik Destek (SED) hizmeti kapsamına alındı.&quot; açıklamasını yaptı. </p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Sun, 09 Aug 2026 11:58:02 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>COP31 için kritik hamle... Kyoto ve Paris süreçleri Türkiye&#39;de yönetilecek</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/cop31-icin-kritik-hamle-kyoto-ve-paris-surecleri-turkiyede-yonetilecek/542257/</guid>
		   <description>Türkiye ile Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Sekretaryası arasında imzalanan COP31 ev sahibi ülke anlaşmasının onaylanması uygun bulundu. 30 Temmuz 2026’da kabul edilen 7591 sayılı Kanun, bugünkü Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.</description>
                      <author>bilgi@konyaaktuel.com.tr (Tevfik PEKÇAK)</author>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/haberler/2026/08/cop31-icin-kritik-hamle-kyoto-ve-paris-surecleri-turkiyede-yonetilecek-W4L3HgIk.webp" />
 ANKARA (İGFA) - Türkiye’nin Birleşmiş Milletler iklim diplomasisinin en önemli organizasyonlarından biri olan COP31’e ev sahipliği yapmasına ilişkin süreçte kritik bir adım daha atıldı.  9 Haziran 2026’da Bonn’da imzalanan Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi, Kyoto Protokolü ve Paris Anlaşması Sekretaryası arasındaki ev sahibi ülke anlaşmasının onaylanması, 7591 sayılı Kanun ile uygun bulundu.  COP31, KYOTO VE PARİS SÜREÇLERİ TÜRKİYE’DE YÜRÜTÜLECEK  Kanun kapsamında yalnızca Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Taraflar Konferansı’nın 31’inci oturumu (COP31) değil, aynı zamanda Kyoto Protokolü Taraflar Toplantısı olarak düzenlenen konferansın 21’inci oturumu ile Paris Anlaşması Taraflar Toplantısı’nın 8’inci oturumu da anlaşma kapsamına alındı.  Bunun yanı sıra bağlı organların oturumları ve diğer BMİDÇS toplantılarının düzenlenmesine ilişkin hükümler de anlaşma kapsamında yer alıyor.  ANLAŞMA BONN’DA İMZALANMIŞTI  Türkiye ile BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Sekretaryası arasındaki anlaşma 9 Haziran 2026’da Almanya’nın Bonn kentinde imzalanmıştı.  30 Temmuz 2026’da kabul edilen 7591 sayılı Kanun ile anlaşmanın onaylanması uygun bulunurken, bugünkü Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.   </p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Sun, 09 Aug 2026 11:56:08 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Tercih döneminde kararsız kalan gençlere bilimsel yol haritası... Halen kararsızsanız bu testi çözün!</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/tercih-doneminde-kararsiz-kalan-genclere-bilimsel-yol-haritasi-halen-kararsizsaniz-bu-testi-cozun/542256/</guid>
		   <description>YKS tercih sürecinin son günlerine girilirken puanlar, başarı sıralamaları ve kontenjanlar kadar "Ben hangi meslekte mutlu olurum?" sorusu da adayların en çok zorlandığı konuların başında geliyor.</description>
                      <author>bilgi@konyaaktuel.com.tr (Tevfik PEKÇAK)</author>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/haberler/2026/08/tercih-doneminde-kararsiz-kalan-genclere-bilimsel-yol-haritasi-halen-kararsizsaniz-bu-testi-cozun-6lznz2hb.webp" />
 İSTANBUL (İGFA) - Üniversite tercih döneminin son günlerine girilirken bölüm ve meslek seçimi konusunda kararsızlık yaşayan gençler için kariyer testleri yeniden gündemde. Üsküdar Üniversitesi tarafından 2015’ten bu yana uygulanan Kariyer Testi, bugüne kadar 1 milyon 738 bin 285 adaya rehberlik etti.  Sadece puan ve başarı sıralamasına göre tercih yapmak yerine adayların ilgi alanlarını, kişilik özelliklerini ve yeteneklerini dikkate alan test, bu tercih döneminde 9 bin 182 kararsız öğrencinin kendi potansiyelini değerlendirmesine imkân sağladı.    90 SORUYLA KİŞİLİK VE İLGİ ALANLARINI ANALİZ EDİYOR  Bilimsel altyapıya dayanan Kariyer Testi, dünyada yaygın olarak kullanılan Holland Mesleki Tercih Envanteri (RIASEC) modelini esas alıyor.  Yaklaşık 10 dakikada tamamlanan 90 soruluk testte adaylardan çeşitli etkinliklere yönelik “Hoşlanırım&quot; veya “Hoşlanmam&quot; seçeneklerinden birini işaretlemeleri isteniyor. Sonuçlarda ise adayın ilgi alanları ve baskın kişilik özellikleri analiz edilerek hangi meslek gruplarında daha başarılı ve mutlu olabileceğine ilişkin bir profil ortaya çıkarılıyor.  Test, adaylara yalnızca “Hangi bölümü seçmeliyim?&quot; sorusunun değil, “Nasıl bir çalışma hayatı bana uygun?&quot; sorusunun da yanıtını bulma konusunda yardımcı oluyor.    ALTI FARKLI KİŞİLİK PROFİLİ ORTAYA ÇIKIYOR  RIASEC modeline göre adaylar altı temel kişilik tipinden biri veya birkaçının özelliklerini taşıyor:  Gerçekçi: Uygulamalı ve pratik işlerden hoşlananlar. Mühendislik, tarım gibi alanlar öne çıkıyor. Araştırıcı: Gözlem, araştırma ve problem çözmeyi sevenler. Bilim ve sağlık alanları uygun seçenekler arasında. Artistik: Yaratıcılık ve özgünlüğü ön planda tutanlar. Mimarlık, tasarım ve müzik gibi alanlar öne çıkıyor. Sosyal: İnsanlara yardım etmeyi ve öğretmeyi sevenler. Öğretmenlik, psikoloji ve sosyal hizmet gibi meslekler öne çıkıyor. Girişimci: Yönetme, ikna etme ve liderlikten hoşlananlar. Yöneticilik, hukuk ve pazarlama gibi alanlar dikkat çekiyor. Geleneksel: Düzenli, planlı ve detaycı çalışmayı tercih edenler. Muhasebe ve bankacılık gibi meslekler öne çıkıyor.  “ÖNCE KENDİNİ TANI&quot;  Uzmanlara göre testin en önemli özelliği, öğrenciye doğrudan bir bölüm dayatmak yerine önce kendi ilgi ve kişilik özelliklerini tanıma fırsatı sunması.  Test sonucunda öğrenciler daha önce düşünmedikleri meslek alanlarının kendileriyle ne kadar örtüştüğünü görebilirken, kararını vermiş adaylar da seçmeyi düşündükleri bölümün kişilik yapılarıyla uyumunu değerlendirebiliyor.  Üsküdar Üniversitesi, dijital testin ardından adaylara uzman tercih danışmanlığı desteği de sunuyor. Öğrenciler test sonuçlarını uzmanlarla birebir veya çevrim içi görüşmelerde değerlendirebiliyor.  Bu görüşmelerde test sonuçlarının yanı sıra öğrencinin başarı sıralaması, puanı, ilgi alanları, kariyer hedefleri ve iş dünyasının beklentileri birlikte ele alınıyor. Uzmanlar, üniversite tercihinin yalnızca bir yerleştirme süreci olmadığını, uzun vadeli kariyer yolculuğunun ilk adımı olduğunu belirtiyor. Tercihlerin son günlerinde acele karar vermek yerine bilimsel kariyer analizlerinden ve uzman desteğinden yararlanmanın, gençlerin kendilerine daha uygun eğitim ve meslek yolunu belirlemelerine katkı sağlayacağına dikkat çekiliyor. </p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Sun, 09 Aug 2026 11:42:05 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Çocuğun diş sağlığı sadece fırçalamaktan ibaret değil</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/cocugun-dis-sagligi-sadece-fircalamaktan-ibaret-degil/542255/</guid>
		   <description>Çocuklarda ağız ve diş sağlığının temelleri süt dişlerinin çıkmasıyla atılıyor. Uzmanlar; düzenli diş fırçalamanın yanı sıra beslenme, ekran kullanımı, duruş bozuklukları ve ağızdan nefes alma alışkanlığının da çene ve diş gelişimi üzerinde etkili olduğuna dikkat çekiyor.</description>
                      <author>bilgi@konyaaktuel.com.tr (Tevfik PEKÇAK)</author>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/haberler/2026/08/cocugun-dis-sagligi-sadece-fircalamaktan-ibaret-degil-3AbkPkHG.webp" />
 İSTANBUL (İGFA) - Çocuklarda diş fırçalama alışkanlığının erken yaşta kazandırılması, ilerleyen dönemlerde ortaya çıkabilecek ağız ve diş sağlığı problemlerinin önlenmesinde önemli rol oynuyor. Uzmanlara göre ilk süt dişlerinin çıkmaya başladığı 6-12 aylık dönemden itibaren ağız hijyeni bir rutin haline getirilmeli.  Yaklaşık 2,5-3 yaşlarında tamamlanan 20 süt dişinin düzenli temizlenmemesi, çürük ve enfeksiyon riskini artırabiliyor. “Nasıl olsa değişecek&quot; düşüncesinin yanlış olduğuna dikkat çeken uzmanlar, süt dişlerinin sağlıklı olmasının çocuğun beslenmesi, konuşması, çene gelişimi ve ileride çıkacak daimi dişlerin doğru şekilde sürmesi açısından büyük önem taşıdığını belirtiyor.  DİŞ FIRÇALAMAYI ZORUNLULUK DEĞİL, RUTİN HALİNE GETİRİN  Çocukların alışkanlık kazanmasında ebeveynlerin rolü büyük. Özellikle küçük yaşlarda anne ve babalarını örnek alan çocukların, diş fırçalamayı ailece gerçekleştirilen keyifli bir rutine dönüştürmeleri öneriliyor.  Diş fırçalamanın ceza veya zorunluluk şeklinde sunulmaması gerektiğini belirten uzmanlar, daimi dişlerin tamamlanmasına kadar fırçalama sürecinin ebeveyn kontrolünde yürütülmesi gerektiğini vurguluyor.  Diş macunu miktarının da yaşa göre ayarlanması gerekiyor. 3 yaşına kadar pirinç tanesi, 3-6 yaş arasında ise bezelye tanesi büyüklüğünde diş macunu kullanılması öneriliyor. Dişlerin günde iki kez doğru teknikle fırçalanmasının yanı sıra düzenli diş hekimi kontrollerinin de ihmal edilmemesi gerekiyor.  PROBİYOTİKLER DESTEK OLABİLİR AMA DİŞ FIRÇALAMANIN YERİNİ TUTMAZ  Güncel araştırmalar, belirli probiyotik suşlarının çürüğe neden olan bazı bakterilerin seviyesini azaltabileceğine işaret ediyor. Probiyotiklerin tükürük akışı, pH dengesi ve tamponlama kapasitesi üzerinde olumlu etkileri olabileceği belirtiliyor.  Ancak uzmanlar, probiyotiklerin düzenli diş fırçalamanın alternatifi olmadığının altını çiziyor. Sağlıklı ağız için temel yaklaşımın doğru fırçalama, dengeli beslenme ve düzenli diş hekimi kontrolleri olduğu vurgulanıyor.  EKRAN KARŞISINDA YEMEK ÇÜRÜK RİSKİNİ ARTIRABİLİR  Tablet ve telefonların çocukların günlük yaşamında daha fazla yer alması, ağız ve diş sağlığı açısından da yeni riskleri beraberinde getiriyor. Ekran karşısında yemek yiyen çocukların yiyecekleri ağızlarında daha uzun süre bekletebildiğine dikkat çekiliyor. Özellikle şeker ve karbonhidrat içeren gıdaların ağızda uzun süre kalması çürük riskini artırabiliyor. Ekran karşısında yemeğe odaklanılmaması, ağız açık yemek yeme gibi alışkanlıkların gelişmesine de neden olabiliyor.  YANLIŞ DURUŞ ÇENE GELİŞİMİNİ ETKİLEYEBİLİR  Uzun süre tablet veya telefon kullanan çocuklarda cihazın göz hizasının altında tutulması, başın sürekli öne eğilmesine yol açabiliyor. Uzmanlar, uzun süreli yanlış duruşun boyun postürü, solunum fonksiyonları ve çene gelişimi üzerinde olumsuz etkiler oluşturabileceğine dikkat çekiyor.  Diş sıkma, travmalar ve postür bozuklukları çene eklemi sorunlarının nedenleri arasında gösterilirken; çene hareketlerinde kısıtlılık, çiğneme sırasında zorlanma veya eklemden ses gelmesi gibi belirtilerin dikkate alınması gerekiyor.  AĞIZDAN NEFES ALMAYA DİKKAT  Uzun süreli ekran kullanımıyla birlikte bazı çocuklarda ağızdan nefes alma alışkanlığının da görülebileceği belirtiliyor. Ağızdan nefes alma, dilin doğru pozisyonda bulunmasını engelleyerek üst çene gelişimini etkileyebiliyor. Erken fark edilmeyen bu durumların ilerleyen dönemlerde çene darlıkları, kapanış bozuklukları ve yüz gelişimiyle ilgili sorunlara yol açabileceği ifade ediliyor.  Uzmanlar, ebeveynlere çocuklarının yalnızca dişlerini değil; nefes alma biçimini, duruşunu, beslenme ve ekran alışkanlıklarını da takip etmelerini öneriyor. Erken yaşta kazanılan doğru ağız bakım alışkanlıklarının ise çocukların yaşam boyu ağız ve diş sağlığını korumada en önemli adımlardan biri olduğu belirtiliyor. </p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Sun, 09 Aug 2026 11:40:03 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>İzmir Kemeraltı&#39;nın son ustaları direniyor... Çekiç sesleriyle yaşayan miras</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/izmir-kemeraltinin-son-ustalari-direniyor-cekic-sesleriyle-yasayan-miras/542254/</guid>
		   <description>İzmir’in tarihi Kemeraltı Çarşısı’nda geleneksel zanaatlar, son ustaların ellerinde yaşamaya devam ediyor. Bıçaklardan deflere, sıcak demirden tarihi savaş aletlerine uzanan üretim kültürü, 22 yıldır verilen Tarihe Saygı Yerel Koruma Ödülleri ile geleceğe taşınıyor.</description>
                      <author>bilgi@konyaaktuel.com.tr (Tevfik PEKÇAK)</author>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/haberler/2026/08/izmir-kemeraltinin-son-ustalari-direniyor-cekic-sesleriyle-yasayan-miras-DVV7q6ce.webp" />
 İZMİR (İGFA) - İzmir’in yüzyıllardır ticaret ve üretim merkezi olan Kemeraltı Çarşısı, geleneksel zanaatların son temsilcilerine ev sahipliği yapıyor. Kimi çeliğe şekil vererek el yapımı bıçaklar üretirken, kimi dünyanın farklı ülkelerine gönderilen müzik enstrümanları yapıyor. Kimi ustalar ise demiri işleyerek tarihi dizi ve filmlerde kullanılan savaş aletlerini aslına uygun şekilde üretiyor.    İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 22 yıldır düzenlediği Tarihe Saygı Yerel Koruma Ödülleri, yalnızca tarihi yapıların değil, Kemeraltı’nda yaşatılan geleneksel üretim kültürünün de korunmasına katkı sağlıyor.  DEF SESİNDEN DÜNYAYA  Ödül sahiplerinden İran doğumlu sanatçı ve def yapım ustası Sami Hosseini, çocuk yaşlarda başlayan def tutkusunu Kemeraltı’ndaki atölyesinde sürdürüyor. Diş hekimliği eğitimini bırakarak müziğe yönelen Hosseini, geleneksel yöntemlerle modern teknikleri birleştirerek kendi def yapım tekniğini geliştirdi.    2016 yılında Kemeraltı’nda Defxane adlı atölyesini kuran Hosseini, burada konser, atölye çalışmaları ve eğitimler düzenliyor. Almanya, Hollanda, ABD ve Japonya’ya def gönderen usta, farklı ülkelerdeki sanat kurumlarıyla da ortak projeler yürütüyor. Hosseini, yerel yönetimin verdiği ödülün kendileri için önemli bir motivasyon olduğunu belirterek, “Belki bu sayede bir genç enstrüman yapımına ilgi duyar ve bu mesleği sürdürmeye karar verir&quot; dedi.    “SANATI KAYBETMEK, VATANI KAYBETMEK GİBİ&quot;  Kemeraltı’nın son geleneksel bıçak ustalarından Hasan Ergenay ise çocuk yaşta öğrendiği mesleğini yıllardır sürdürüyor.  El işçiliğiyle boynuz saplı bıçaklar üreten Ergenay, fabrikasyon üretimin yaygınlaşmasıyla mesleğin giderek yok olduğunu söyledi. Yeni neslin zanaata yeterince ilgi göstermediğine dikkat çeken Ergenay, “Sanatı kaybetmek, benim gözümde vatanı kaybetmek gibidir&quot; ifadelerini kullandı. Tarihe Saygı Ödülü’nün kendileri açısından taşıdığı öneme de değinen Ergenay, ödülün geleneksel mesleklerin hâlâ değer gördüğünü hissettirdiğini söyledi.    DEMİRİ SANATA VE SİNEMAYA DÖNÜŞTÜRÜYORLAR  Kemeraltı’nda üç kuşaktır sürdürülen sıcak demircilik geleneğinin temsilcileri Ali, Ömer ve Süleyman Akdemir kardeşler de mesleklerini geleceğe taşımaya çalışıyor.    Bir zamanlar aynı sokakta çok sayıda demirci dükkânının bulunduğunu belirten ustalar, bugün ise geleneksel yöntemlerle üretim yapan son demirciler arasında yer alıyor.    Atölyede balta, kebap şişi ve tarım aletlerinin yanı sıra özel sipariş ürünler de üretiliyor. Üçüncü kuşak usta Süleyman Akdemir ise geleneksel demirciliği sinema, dizi, oyun ve cosplay sektörleriyle buluşturuyor.  Akdemir ailesi, “Diriliş Ertuğrul&quot; ve “Kuruluş Osman&quot; gibi dönem yapımları için balta, bıçak, kılıç ve ok ucu gibi tarihi objeleri aslına uygun şekilde hazırlıyor. El işçiliğiyle üretilen koleksiyonluk eserler ise Almanya, Belçika ve Hollanda başta olmak üzere Avrupa ülkelerine gönderiliyor.  KEMERALTI’NIN MİRASI GELECEĞE TAŞINIYOR  Kemeraltı’nın son ustaları için geleneksel zanaat yalnızca bir meslek ya da geçim kaynağı değil; kentin hafızasını ve kültürel kimliğini yaşatan bir miras niteliğinde.  İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 22 yıldır sürdürdüğü Tarihe Saygı Yerel Koruma Ödülleri de bu yaşayan mirasın görünür kılınmasına katkı sağlıyor.    Kemeraltı’nda çekiç sesleri, demir ateşi ve enstrüman tınıları arasında sürdürülen geleneksel üretim, son ustaların ellerinde geçmişten geleceğe uzanan bir kültür köprüsüne dönüşüyor. </p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Sun, 09 Aug 2026 11:26:03 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Olympos Regatta, hız kesmeden devam ediyor</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/olympos-regatta-hiz-kesmeden-devam-ediyor/542253/</guid>
		   <description>Türkiye Açıkdeniz Yarış Kulübü (TAYK), Türkiye Yelken Federasyonu ve Eker Süt Ürünleri iş birliğiyle düzenlenen 14. TAYK – Eker Olympos Regatta, J70 sınıfı yarışlarıyla Kalamış açıklarında hız kesmeden devam ederken, yarışlar, hafta sonunu denizle iç içe geçirmek isteyen İstanbullulara renkli ve hareketli bir seyir sundu.</description>
                      <author>bilgi@konyaaktuel.com.tr (Tevfik PEKÇAK)</author>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/haberler/2026/08/olympos-regatta-hiz-kesmeden-devam-ediyor-eM2QjD8j.webp" />
 İSTANBUL (İGFA) - İstanbul’u yelken sporunun merkezine dönüştüren organizasyonun ikinci gününde, J70 Türkiye Turu’nun 3. Ayak yarışları gerçekleştirildi. Rüzgârın parkura geç ulaşması nedeniyle yarışlar planlanan saatten daha ileri bir zamanda başladı.  Gün boyunca zaman zaman güçlenen, zaman zaman hafifleyen rüzgâr, değişken yapısıyla ekiplerin taktik tercihlerini ve yelken becerilerini sınadı.   LİDERLİK MÜCADELESİ SON ANA KADAR SÜRDÜRDÜ  Taktik kararların ve deneyimin büyük önem taşıdığı J70 sınıfında, ikinci günde üç yarış koşuldu. Günün ilk yarışında Team Nautique Yachting ile Eker Kaymak arasındaki mücadele, parkurun en çekişmeli anlarından birine sahne oldu. Drone görüntülerine de yansıyan yarışta iki ekip, liderlik için son ana kadar mücadelesini sürdürdü. Onur Erardağ’ın dümenciliğindeki Team Nautique Yachting finiş çizgisini ilk sırada geçerken, yarışın önemli bölümünü lider götüren Ahmet Eker yönetimindeki Eker Kaymak ikinci oldu. Alp Doğuoğlu’nun liderliğindeki Ada JR ise üçüncü sırada yer aldı. Nil Deniz liderliğindeki On The Rockss ekibi ise yaşadığı teknik sorun nedeniyle ilk yarışta mücadeleye devam edemedi.  Tamamı kadın sporculardan oluşan tek ekip Dip&amp;Chips’in derece başarısı  İkinci yarışta ise istikrarlı performansını sürdüren Ada JR, Alp Doğuoğlu’nun liderliğinde rakiplerinin önünde yer alarak yarışı ilk sırada tamamladı. Eker Kaymak ikinci olurken, 14. TAYK – Eker Olympos Regatta’da tamamı kadın sporculardan oluşan tek ekip olan Dip&amp;Chips, Nevra Eker’in dümenciliğinde üçüncü sırayı aldı.    GÜNÜN EN HEYECANLI YARIŞI   Günün son yarışında ise rekabet daha da yükseldi. Ön gruptaki tekneler, parkur boyunca birbirlerine yakın seyrederek yüksek tempolu bir mücadele ortaya koydu. Ekiplerin arasındaki küçük zaman farkları, yarışın son bölümüne kadar sıralamanın değişebileceğini gösterirken, üçüncü yarış da günün en heyecanlı mücadelelerinden biri olarak tamamlandı. Team Nautique Yachting, bir kez daha birincilik ipini göğüsleyerek galip gelmeyi başardı. Genç bir ekipten oluşan Marmara Yelken Kulübü ikinci, Ada JR ise üçüncü oldu.   Genel klasmanda Onur Erardağ dümenciliğindeki Team Nautique Yachting, organizasyonun ilk gününde olduğu gibi birinci sıraya yerleşti. Alp Doğuoğlu’nun liderliğindeki Ada JR ekibi ikinci, Ahmet Eker’in yönettiği Eker Kaymak takımı ise üçüncü oldu. </p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Sun, 09 Aug 2026 11:24:04 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Konya Selçuklu&#39;da yollar yenileniyor</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/konya-selcukluda-yollar-yenileniyor/542252/</guid>
		   <description>Konyada Selçuklu Belediyesi Fen İşleri Müdürlüğü ekipleri Hocacihan Mahallesi’nde Mutluca, Mürselli, İğde Çıkmazı, Mahmudiye, Balibeşe Sokakları ile Mustafa Dağıstanlı Caddesi’nde altyapı ve sıcak asfalt çalışmalarını tamamladı.</description>
                      <author>bilgi@konyaaktuel.com.tr (Tevfik PEKÇAK)</author>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/haberler/2026/08/konya-selcukluda-yollar-yenileniyor-lWxR4Xix.webp" />
 KONYA (İGFA) - Selçuklu Belediyesi, ulaşım altyapısını güçlendiren yatırımlarına hız kesmeden devam ediyor. İlçe genelinde planlı bir şekilde sürdürülen yol yapım, bakım ve asfalt yenileme çalışmalarıyla vatandaşların daha güvenli, konforlu ve kesintisiz ulaşım imkanına kavuşması hedeflenirken, Fen İşleri Müdürlüğü ekipleri sahadaki çalışmalarını yoğun bir tempoyla sürdürüyor.  Selçuklu Belediyesi Fen İşleri Müdürlüğü ekipleri, planlanan program doğrultusunda Hocacihan Mahallesinde önemli bir yol yenileme çalışmasına imza attı. Mutluca, Mürselli, İğde Çıkmazı, Mahmudiye ve Balibeşe Sokakları ile Mustafa Dağıstanlı Caddesinde yürütülen çalışmalar kapsamında mevcut yollar modern standartlara uygun hale getirildi. Çalışmalar çerçevesinde altyapı düzenlemelerinin ardından sıcak asfalt serimi gerçekleştirilerek yollar daha uzun ömürlü ve dayanıklı bir yapıya kavuşturuldu.    Selçuklu Belediyesi Fen İşleri Müdürlüğü ekipleri, Hocacihan Mahallesinde tamamlanan çalışmalar kapsamında toplam 8 bin 8800 metrekarelik alanda altyapı ve  bin 705 ton sıcak asfalt uygulaması gerçekleştirildi. Program dahilinde yürütülen çalışmaların ardından bölgedeki ulaşım standardı önemli ölçüde yükseldi.  Selçuklu Belediye Başkanı Ahmet Pekyatırmacı, ilçenin ulaşım altyapısını daha güçlü hale getirmek için çalışmalarını sürdürdüklerini belirterek, “Ulaşımı güvenli ve konforlu bir Selçuklu inşa etmek için ekiplerimiz sahada büyük bir özveriyle çalışıyor. Vatandaşlarımızın günlük hayatını kolaylaştıracak hizmetleri ilçemizin her noktasına ulaştırmaya devam edeceğiz&quot; dedi. </p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Sun, 09 Aug 2026 11:10:02 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Üniversitelerde yeni dönem! Akademik sahtekârlığa hapis, öğrencilere dönüş yolu</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/universitelerde-yeni-donem-akademik-sahtek-rliga-hapis-ogrencilere-donus-yolu/542251/</guid>
		   <description>Yükseköğretim Kanunu’nda kapsamlı değişiklikler bugünkü Resmi Gazete’de yayımlandı. Yeni düzenlemeyle başkasına tez, makale veya proje yaptırarak diploma ya da akademik unvan alanlar üniversiteden çıkarılacak; bu çalışmaları yapanlara hapis yerine 5 bin ila 10 bin gün adli para cezası uygulanacak. Üniversite öğrencileri için ise belirli istisnalar dışında yeniden eğitim hakkı getirildi.</description>
                      <author>bilgi@konyaaktuel.com.tr (Tevfik PEKÇAK)</author>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/haberler/2026/08/universitelerde-yeni-donem-akademik-sahtek-rliga-hapis-ogrencilere-donus-yolu-KRd36CRC.webp" />
 ANKARA (İGFA) - Yükseköğretim Kanunu ve bazı kanunlarda değişiklik yapan 7592 sayılı Kanun, 9 Ağustos 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Düzenlemeyle yükseköğretim alanında akademik personelden öğrencilere, vakıf üniversitelerinden yurt dışındaki üniversite faaliyetlerine kadar birçok başlıkta önemli değişiklik yapıldı.  AKADEMİK SAHTEKÂRLIĞA AĞIR YAPTIRIM  Kanunun en dikkat çeken düzenlemelerinden biri, tez, makale, kitap veya proje gibi akademik çalışmaların başkalarına yaptırılmasını hedefliyor.  Kişisel emeği ve akademik birikimi dışında başkalarına ücretli veya ücretsiz şekilde çalışma yaptırarak diploma ya da akademik unvan alanların üniversite öğretim mesleğinden çıkarılması, kazandıkları diploma ve akademik unvanların geri alınması öngörülüyor.  Bu çalışmaları başkaları adına hazırlayan, üreten veya aracılık edenlere ise 5 bin günden 10 bin güne kadar adli para cezası verilecek. Fiilin meslek edinilmesi halinde ceza 10 bin ila 20 bin gün arasında uygulanabilecek.  SAHTE ÜNİVERSİTE VE DİPLOMA DÜZENİNE CEZA  Yurt dışındaki bir eğitim kurumu adına Türkiye’de mevzuata aykırı şekilde yükseköğretim programı açan veya işletenlere 2 yıldan 4 yıla kadar hapis ve adli para cezası getirildi. Türkiye’de mevzuata aykırı yükseköğretim kurumu açan veya işletenler de aynı cezayla karşı karşıya olacak. Bu kurumların tanıtımını yapanlara ise 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası öngörülüyor. Sahte diploma, mezuniyet belgesi veya sertifika düzenleyen ya da düzenletenler hakkında da Türk Ceza Kanunu’nun ilgili hükümleri uygulanacak.  ÜNİVERSİTEYE DÖNÜŞ İÇİN YENİ HAK  Düzenlemeyle bazı öğrenciler için yeniden yükseköğretime dönüş yolu da açıldı. Terör, kasten öldürme, işkence, eziyet, cinsel saldırı, çocukların cinsel istismarı ve uyuşturucu ticareti gibi kanunda sayılan ağır suçlardan mahkûm olanlar ile sahte belge nedeniyle kaydı silinenler ve bazı örgüt bağlantıları nedeniyle ilişiği kesilenler kapsam dışında bırakıldı.  Bunların dışındaki, çeşitli nedenlerle üniversiteyle ilişiği kesilen veya üniversiteyi kazandığı halde kayıt yaptırmayan öğrenciler, kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren dört ay içinde başvurmaları halinde 2026-2027 eğitim öğretim yılında yeniden öğrenime başlayabilecek. Düzenlemeden yararlananlara belirli şartlarla yatay geçiş ve açıköğretim programlarına geçiş imkânı da tanındı.  VAKIF ÜNİVERSİTELERİNE YAPTIRIM SİSTEMİ GELİYOR  Kanunla vakıf yükseköğretim kurumlarına yönelik denetim ve yaptırım mekanizması da yeniden düzenlendi. Mevzuata aykırılığın niteliğine göre uyarma, program açma taleplerinin askıya alınması, öğrenci kontenjanlarının kısıtlanması veya öğrenci alımının durdurulması, faaliyet izninin geçici olarak durdurulması ve faaliyet izninin kaldırılması gibi yaptırımlar uygulanabilecek.  Mali usulsüzlük, denetimi engelleme, yanıltıcı beyanda bulunma, gerekli akademik kadroyu sağlamama ve eğitim faaliyetlerinin mevzuata aykırı yürütülmesi gibi durumlar yaptırım kapsamına alındı.  Faaliyet izninin geçici olarak durdurulması halinde üniversitenin yönetimi garantöre veya YÖK tarafından belirlenecek aynı ildeki bir devlet üniversitesine devredilebilecek. Ağır ve devam eden ihlallerde ise faaliyet izninin tamamen kaldırılması gündeme gelecek.  YAN DAL UZMANLARINA EK ÖDEME ARTIŞI  Sağlık alanında görev yapan ve yan dal uzmanlığı bulunan öğretim üyeleri ile araştırma görevlileri için ek ödeme oranlarında da artış yapıldı.  Düzenlemeyle bazı yan dal uzmanı öğretim üyelerinin ek ödeme oranı yüzde 1150’ye, belirli uzman tabiplerin oranı ise yüzde 950’ye kadar çıkarıldı.  Devlet yükseköğretim kurumlarının Cumhurbaşkanı kararıyla yurt dışında yerleşke, akademik birim ve program açabilmesinin önü açıldı.  Üniversitelerin yurt dışındaki faaliyetlerinden elde edilen gelirlerin yönetimi ve personel istihdamına ilişkin usul ve esaslar da yeniden düzenlendi.  KAHRAMANMARAŞ’TA ÜNİVERSİTE YAPILANMASI DEĞİŞTİ  Kanunla Kahramanmaraş İstiklal Üniversitesi’nin adı “İstiklal Bilim ve Teknoloji Üniversitesi&quot; olarak değiştirildi. Üniversitenin bazı fakülte ve meslek yüksekokullarının bağlantıları değiştirilirken, bazı birimler Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi’ne bağlandı. İlgili öğrencilerin eğitimleri ve personelin kadro durumları için de geçiş hükümleri getirildi. Düzenlemeyle ayrıca üniversitelerin buluş ve sınai mülkiyet haklarının ticarileştirilmesine, ortak araştırma merkezlerine ve Ar-Ge gelirlerinin dağıtımına ilişkin yeni hükümler getirildi.  Söz konusu 7592 Yükseköğretim Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun detaylarına ulaşmak için tıklayabilirsiniz. </p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Sun, 09 Aug 2026 10:58:02 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Aytmatov&#39;un mirası Antalya Muratpaşa&#39;da büyüyor</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/aytmatovun-mirasi-antalya-muratpasada-buyuyor/542250/</guid>
		   <description>Antalya Muratpaşa Belediyesi, dünyaca ünlü Kırgız yazar Cengiz Aytmatov’un oğlu Eldar Aytmatov’u ve ailesini, yazarın adını taşıyan kütüphanede ağırladı.</description>
                      <author>bilgi@konyaaktuel.com.tr (Tevfik PEKÇAK)</author>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/haberler/2026/08/aytmatovun-mirasi-antalya-muratpasada-buyuyor-j92jsgB3.webp" />
 ANTALYA (İGFA) - Muratpaşa Belediyesi’nin Cengiz Aytmatov’un edebi mirasını yaşatmak amacıyla Güzeloba Mahallesi’nde hizmete açtığı Cengiz Aytmatov Kütüphanesi, yazarın oğlu Eldar Aytmatov ile ailesini ağırladı. Belediye Başkan Vekili Canan Keleş’in ev sahipliğinde gerçekleşen ziyarete Kırgızistan’ın Antalya Başkonsolosu Bakıt Kadirov ile Konsolos Amantur Abdulkasimov da katıldı. Ziyarette Aytmatov ailesi tarafından kütüphaneye Rusça, Kırgızca ve İngilizce kitaplar bağışlandı. Bağışlanan yayınlar arasında yazarın daha önce yayımlanmamış çalışmalarını içerdiği belirtilen eserler de yer aldı.  BİR PARKLA BAŞLAYAN KÜLTÜR YOLCULUĞU  Muratpaşa Belediyesi’nin Cengiz Aytmatov’un anısını yaşatmaya yönelik çalışmalarının geçmişi 2018’e uzanıyor. Yazarın doğumunun 90’ıncı yılı ve “2018 Cengiz Aytmatov Yılı&quot; etkinlikleri kapsamında Güzeloba Mahallesi’ndeki bir parka Cengiz Aytmatov’un adı verildi.    Parkın kültürel bir buluşma alanına dönüşmesinin önemli adımlarından biri Şubat 2022’de atıldı. Heykeltıraş Bookbev Arykov tarafından hazırlanan Cengiz Aytmatov heykeli, Kırgızistan’dan gelen temsilciler ve Antalya’da yaşayan Kırgızların katıldığı törenle parkta açıldı. Cengiz Aytmatov Kütüphanesi ise Mart 2023’te okurların kullanımına sunuldu. Yaklaşık 5 bin kitaba ev sahipliği yapan kütüphanede Kırgız edebiyatından seçilmiş eserler için özel bir bölüm oluşturuldu.   Kütüphanenin Aytmatov koleksiyonu Aralık 2024’te gerçekleştirilen kapsamlı bir bağışla genişletildi. Yazarın doğumunun 96’ncı yılı dolayısıyla Kırgızistan’ın Antalya Başkonsolosluğu tarafından kütüphaneye Aytmatov’un eserlerinden oluşan 220 Türkçe kitap bağışlandı. Eldar Aytmatov’un son ziyaretinde kütüphaneye kazandırılan Rusça, Kırgızca ve İngilizce yayınlar, koleksiyonun çok dilli niteliğini daha da güçlendirdi. Eserlerin, Aytmatov’un edebiyatını özgün dili ve farklı çevirileri üzerinden incelemek isteyen okurlar ile araştırmacılar için önemli bir kaynak oluşturması bekleniyor. </p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Sun, 09 Aug 2026 10:56:08 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Karamürsel Plaj Yolu Caddesi&#39;ne özel asfalt dokunuşu</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/karamursel-plaj-yolu-caddesine-ozel-asfalt-dokunusu/542249/</guid>
		   <description>Kocaeli Büyükşehir Belediyesi, Karamürsel ilçesi 4 Temmuz Mahallesi’nde bulunan Plaj Yolu Caddesi’nde yürüttüğü kapsamlı yenileme çalışmalarını tamamladı. Altyapı çalışmalarının ardından bozulan cadde, uygulanan özel aşınma asfaltı ve yeni yol çizgileriyle hem sürücüler hem de yayalar için daha konforlu ve güvenli hale getirildi.</description>
                      <author>bilgi@konyaaktuel.com.tr (Tevfik PEKÇAK)</author>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/haberler/2026/08/karamursel-plaj-yolu-caddesine-ozel-asfalt-dokunusu-j5qGNBbs.webp" />
 KOCAELİ (İGFA) - Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Yol ve Bakım Dairesi Başkanlığı ekipleri; 1,2 kilometre uzunluğundaki Karamürsel Plaj Yolu Caddesi’nde öncelikle asfaltın altındaki beton zeminde meydana gelen hasarları onardı. Sağlamlaştırılan altyapının ardından caddeye bin 700 ton özel aşınma asfaltı serildi.  Yol yüzeyine uygulanan özel asfalt tabakası, araçların oluşturduğu titreşimi en aza indirerek yol tutuşunu ve sürüş konforunu artırdı. Aynı zamanda uzun ömürlü yapısıyla yolun dayanıklılığını güçlendirerek bakım ihtiyacını da azalttı.  TERMOPLASTİK YOL ÇİZGİLERİ ÇEKİLDİ  Alt ve üstyapı çalışmalarının tamamlanmasının ardından caddede trafik güvenliğini artırmak amacıyla sıcak uygulanarak yol yüzeyine güçlü şekilde tutunan, aşınmaya ve hava koşullarına karşı dayanıklı özel termoplastik yol çizgileri çekildi. Gece far ışığını daha iyi yansıtan bu çizgiler, şeritleri ve yaya geçitlerini sürücüler için daha belirgin hale getirirken, yağışlı havalarda ve düşük görüş şartlarında da yolun daha rahat takip edilmesini sağlıyor. Böylelikle hem araç trafiğinin düzenli akışı destekleniyor hem de yayaların güvenliği artırılıyor.    Karamürsel’i denizle buluşturan ve sahile paralel uzanan Plaj Yolu Caddesi, tamamlanan yenileme çalışmalarıyla birlikte daha estetik, daha güvenli ve daha konforlu bir ulaşım aksına dönüştü. Büyükşehir Belediyesi tarafından gerçekleştirilen kapsamlı alt ve üstyapı yatırımı sayesinde bölge sakinleri ile sürücüler, uzun yıllar güvenle kullanabilecekleri modern bir ulaşım altyapısına kavuştu. </p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Sun, 09 Aug 2026 10:40:06 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Mersin&#39;de çocuklar trafik kurallarını öğreniyor</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/mersinde-cocuklar-trafik-kurallarini-ogreniyor/542248/</guid>
		   <description>Mersin Büyükşehir Belediyesi, çocukların küçük yaşta trafik bilinci kazanması ve gelecekte kurallara duyarlı bireyler olarak yetişmesi amacıyla eğitim çalışmalarını sürdürüyor.</description>
                      <author>bilgi@konyaaktuel.com.tr (Tevfik PEKÇAK)</author>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/haberler/2026/08/mersinde-cocuklar-trafik-kurallarini-ogreniyor-iBUDjO63.webp" />
 MERSİN (İGFA) - Eğitim öncesinde çocuklara trafik ışıkları, yaya geçitleri, kavşaklar ve trafikte uyulması gereken temel kurallar hakkında bilgi veren zabıta ekipleri, ardından minikleri akülü araçların direksiyonuna geçirdi.  Gerçek trafik ortamını aratmayan özel parkurda öğrendiklerini uygulama fırsatı bulan çocuklar, trafik ışıklarına ve yol işaretlerine uyarak güvenli sürüş deneyimi yaşadı.  Kırmızı ışıkta durmayı, sarı ışıkta hazırlanmayı ve yeşil ışıkta ilerlemeyi öğrenen minikler, kavşak dönüşlerinde dikkat etmeleri gereken noktaları da deneyimledi. Çocukların eğlenerek öğrendiği etkinlik, ailelerden de tam not aldı.  AKKOÇ: “AMACIMIZ, DAHA BİLİNÇLİ BİREYLER YETİŞTİRMEK&quot;  Mersin Büyükşehir Belediyesi trafik zabıta memuru Selçuk Akkoç, eğitimin temel amacının çocuklara küçük yaşta trafik kurallarını öğretmek olduğunu belirtti.  Parkurda uygulamalı eğitim gerçekleştirdiklerini aktaran Akkoç, “Çocuklarımıza trafik kuralları hakkında bilgi verdik. Işıkların, yaya geçitlerinin, trafik ışıklarının ve kavşakların ne anlama geldiğini öğrettik. Temel amacımız, çocuklarımıza küçük yaşta trafik kurallarını öğretmek ve eğitimlerle bu bilgileri pekiştirmelerini sağlamaktır. Böylece daha bilinçli bireyler yetiştirmeyi hedefliyoruz&quot; dedi. </p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Sun, 09 Aug 2026 10:26:07 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Büyükelçiliklerde değişim... 4 ülkeye yeni atama</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/buyukelciliklerde-degisim-4-ulkeye-yeni-atama/542247/</guid>
		   <description>Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzasıyla yayımlanan kararla Türkiye’nin İzlanda, Ukrayna, Hollanda ve Cenevre’deki diplomatik temsilciliklerinde görev değişikliğine gidildi. Dört büyükelçi yeni görevlerine atandı.</description>
                      <author>bilgi@konyaaktuel.com.tr (Tevfik PEKÇAK)</author>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/haberler/2026/08/buyukelciliklerde-degisim-4-ulkeye-yeni-atama-kP1W2pkn.webp" />
 ANKARA (İGFA) - Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla yayımlanan atama kararı, 8 Ağustos 2026 tarihli Resmî Gazete’de yer aldı.  3 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 2 ve 3’üncü maddeleri uyarınca yapılan atamalar kapsamında; Ukrayna Büyükelçisi Mustafa Levent Bilgen İzlanda Büyükelçiliği’ne, Hollanda Büyükelçisi Fatma Ceren Yazgan Ukrayna Büyükelçiliği’ne atandı.  Birleşmiş Milletler Cenevre Ofisi Nezdindeki Daimi Temsilci Burak Akçapar Hollanda Büyükelçiliği görevine getirilirken, Ayşe Sözen Usluer de Türkiye’nin BM Cenevre Ofisi Nezdindeki Daimi Temsilcisi oldu.   </p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Sun, 09 Aug 2026 10:24:07 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Mersin&#39;de çocuklar geleneksel oyunlarla buluştu</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/mersinde-cocuklar-geleneksel-oyunlarla-bulustu/542246/</guid>
		   <description>Mersin Büyükşehir Belediyesi’nin kırsal mahallelerde sosyal yaşamı canlandıran ve çocukları geleneksel oyunlarla buluşturan &apos;Köy Bizim, Şenlik Bizim’ etkinlikleri aralıksız devam ediyor.</description>
                      <author>bilgi@konyaaktuel.com.tr (Tevfik PEKÇAK)</author>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/haberler/2026/08/mersinde-cocuklar-geleneksel-oyunlarla-bulustu-gQ8JhMd3.webp" />
 MERSİN (İGFA) - Sıcak yaz aylarında çocukların gönüllerince eğlenmelerini sağlayan programlardan biri daha Tarsus’a bağlı kırsalda yer alan Cırbıklar Mahallesi’nde gerçekleşti.  Kültür, Sanat ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı’nın düzenlediği programa, Kadın ve Aile Hizmetleri Dairesi Başkanlığı Çocuk Kampüsleri de Akıl ve Zekâ Oyunları Atölyesi ile katıldı.  Enerjisi yüksek olan ve otobüs turuyla başlayan şenlikte çocuklar; oyunlar, atölyeler ve sahne gösterileriyle doyasıya eğlenirken, aileler de çocuklarının mutluluğuna ortak oldular.    Mahalle meydanında düzenlenen ve eğlendirirken öğreten programa katılan çocuklar, unutamayacakları dakikalar yaşadılar. Mersin Büyükşehir Belediyesi’nin düzenlediği &apos;Köy Bizim, Şenlik Bizim’ etkinlikleri, yaz boyunca diğer mahallelerde de devam edecek.  MUHTAR ÖZEN: “ÇOCUKLAR İÇİN 10 NUMARA BİR EĞLENCE OLDU&quot;  Tarsus Cırbıklar Mahallesi Muhtarı Erdal Özen, etkinlikleri çok beğendiğini ifade ederek, “Mahallemizde o kadar güzel bir ortam oldu ki, ben de bir anda çocukluğuma döndüm. Çocuklar için 10 numara bir eğlence oldu. Vahap Başkanımıza ve emeği geçen herkese teşekkürler&quot; ifadelerini kullandı.   </p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Sun, 09 Aug 2026 09:56:04 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Enduro tutkunları Kocaeli&#39;de buluştu</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/enduro-tutkunlari-kocaelide-bulustu/542245/</guid>
		   <description>Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin ana sponsorluğunda gerçekleştirilen Türkiye Süper Enduro Şampiyonası’nın ikinci ayak yarışları Motocross Park Kartepe’de başladı.</description>
                      <author>bilgi@konyaaktuel.com.tr (Tevfik PEKÇAK)</author>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/haberler/2026/08/enduro-tutkunlari-kocaelide-bulustu-AUdZYn1m.webp" />
 KOCAELİ (İGFA) - Kocaeli Büyükşehir Belediyesi, motor sporlarında önemli bir organizasyona daha ev sahipliği yapıyor. Bu kapsamda kentin doğa sporları potansiyelini ulusal ve uluslararası alanda tanıtan Büyükşehir, bu yıl 8. kez enduro tutkunlarını Kocaeli’de bir araya getirdi.  Adrenalin seviyesinin bir an olsun düşmediği yarışlarda motorların gücü, sporcuların yetenekleri ve parkurun zorluğu izleyenlere nefes kesen anlar yaşattı. Yarışları takip eden sporseverler, sürücülerin zorlu engelleri aşmak için verdiği mücadeleye büyük ilgi gösterdi.  MOTOCROSS PARK KARTEPE’DE BAŞLADI  Kocaeli’nin doğayla iç içe ilçesi Kartepe bu hafta sonu süper enduro tutkunlarını ağırlıyor. Kocaeli Büyükşehir Belediyesi, Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü, Türkiye Motor Sporları Federasyonu, Kartepe Belediyesi ve Kartepe Motosiklet Kulübü iş birliğinde gerçekleştirilen Türkiye Süper Enduro Şampiyonası’nın ikinci ayak yarışları Motocross Park Kartepe’de başladı.  YARIŞIN STARTINI BAŞKAN BÜYÜKAKIN VERDİ  Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin ana sponsorluğunda gerçekleştirilen yarışlara doğaseverler ve motorsporları meraklıları büyük ilgi gösterdi. Pist alanına Kartepe Belediye Başkanı Mustafa Kocaman ile birlikte gelen Başkan Tahir Büyükakın, GP genel klasman yarışlarının startını verdi.  Yarış öncesinde sporculara kazasız ve başarılı bir yarış dileyen Büyükakın, daha sonra bir süre yarışları takip etti. Heyecan dolu yarışı İznik Motosiklet Spor Kulübü sporcusu Mehmet Emin Musaoğlu kazandı.  650 metre uzunluğundaki ekstrem parkurda kadınlardan gençlere, ustalardan veteranlara kadar toplam 40 sporcu kıyasıya yarışıyor. Şampiyonada son 3 yılın Türkiye şampiyonu Kağıtsporlu Mustafa Resul Kurtuluş da prestij genel klasman kategorisinde mücadele veriyor.  SPORCULAR FİNAL YARIŞLARINDA BOY GÖSTERECEK  Prestij genel klasman, usta genel klasman, hobi genel klasman, genç genel klasman, veteran genel klasman, GP genel klasman ve kadın genel klasman olmak üzere 7 kategoride düzenlenen yarışlarda sporcular hem doğa koşullarına hem de yapay engellere karşı mücadele veriyor. </p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Sun, 09 Aug 2026 09:54:02 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Başkentte yavru zebranın adı &apos;Pijamalı&#39; oldu</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/baskentte-yavru-zebranin-adi-pijamali-oldu/542244/</guid>
		   <description>Ankara Büyükşehir Belediyesi Atatürk Çocukları Doğal Yaşam Parkı’nda dünyaya gelen dişi yavru zebranın ismini Başkentliler belirledi.</description>
                      <author>bilgi@konyaaktuel.com.tr (Tevfik PEKÇAK)</author>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/haberler/2026/08/baskentte-yavru-zebranin-adi-pijamali-oldu-R2D5k5vK.webp" />
 ANKARA (İGFA) - Ankara Büyükşehir Belediyesi (ABB) Atatürk Çocukları Doğal Yaşam Parkı’nda dünyaya gelen dişi yavru zebra, kısa sürede Başkentlilerin ilgi odağı oldu.  Yaklaşık 20 kilogram ağırlığında ve 80 santimetre boyunda dünyaya gelen yavru zebranın ismini ise Atatürk Çocukları Doğal Yaşam Parkı ziyaretçileri belirledi.  Yavru zebranın ismini belirlemek için ilk olarak parkı ziyaret eden vatandaşlardan isim önerileri alındı. Vatandaşlar tarafından en fazla önerilen“Pijamalı&quot;, “Çizgili&quot;, “Temmuz&quot; ve “Yaz&quot; isimleri, daha sonra tekrar parkı ziyaret eden vatandaşların tercihine sunuldu. Vatandaşların çoğunluğu tercihini “Pijamalı&quot; isminden yana kullandı. Yavru zebranın adı “Pijamalı&quot; oldu.  PARKTAKİ HAYVAN SAYISI 584’E YÜKSELDİ  Yaklaşık 1 milyon metrekarelik alanda hizmet veren Atatürk Çocukları ve Doğal Yaşam Parkı’nda 65 farklı tür ve ırktan toplam 584 hayvan bulunuyor.  ABB Veteriner İşleri Daire Başkanlığı ekipleri tarafından yakından takip edilen yavru zebra, annesiyle birlikte özel bakım altında büyümeye devam ediyor. Yavru zebra, dünyaya geldiği günden bu yana çocuklar başta olmak üzere kentin dört bir yanından gelen ziyaretçilerden yoğun ilgi görüyor. </p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Sun, 09 Aug 2026 09:40:04 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Manisa&#39;da üst geçide asansör kolaylığı</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/manisada-ust-gecide-asansor-kolayligi/542243/</guid>
		   <description>Manisa Büyükşehir Belediyesi, Kuşlubahçe Mahallesi’nde bulunan Kader Atabey Yaya Üst Geçidi’ne asansör kazandırdı. Özellikle yaşlılar, engelli bireyler ve bebek arabası kullanan ailelerin üst geçidi daha güvenli ve kolay kullanabilmesini sağlayan hizmet, mahalle sakinlerinin de takdirini topladı.</description>
                      <author>bilgi@konyaaktuel.com.tr (Tevfik PEKÇAK)</author>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/haberler/2026/08/manisada-ust-gecide-asansor-kolayligi-yAOqFUZ5.webp" />
 MANİSA (İGFA) - Manisa Büyükşehir Belediyesi, kent genelinde erişilebilir ve güvenli ulaşımı yaygınlaştırmak amacıyla çalışmalarını sürdürüyor.  Bu kapsamda, Şehzadeler ilçesine bağlı Kuşlubahçe Mahallesi’nde yayaların yoğun olarak kullandığı Kader Atabey Yaya Üst Geçidi’ne asansör yapıldı.  Hizmete sunulan asansör sayesinde, merdivenleri kullanmakta güçlük çeken vatandaşların üst geçidi daha rahat ve güvenli şekilde kullanabilmesi sağlandı.  “HALKIMIZIN GÜVENLİĞİ HER ŞEYDEN ÖNCE GELİR&quot;  Manisa Büyükşehir Belediye Başkanı Besim Dutlulu, hizmetin vatandaşların güvenliği ve günlük yaşamını kolaylaştırması açısından önem taşıdığını belirterek, “Halkımızın güvenliği her şeyden önce gelir. Kuşlubahçe Mahallesi’nde bulunan Kader Atabey Üst Geçidi’mize inşa ettiğimiz asansör ile vatandaşlarımızın karşıdan karşıya geçişlerde yaşadığı tehlikeli ve yorucu sürece son verdik. Yaşlılarımız, engelli vatandaşlarımız ve çocuklu ailelerimiz artık çok daha rahat. Vatandaşlarımızın hayatını kolaylaştıran, yüzlerini güldüren dokunuşlarla Manisa’mız için çalışmaya devam ediyoruz&quot; dedi.  VATANDAŞLARDAN BAŞKAN DUTLULU’YA TEŞEKKÜR  Kuşlubahçe Mahalle Muhtarı Arif Bayraktar, asansörün mahallede önemli bir ihtiyacı karşıladığını belirterek, “Gördüğünüz gibi merdivenler oldukça dik. Yaşlı vatandaşlarımız ve pazardan gelen vatandaşlarımız bu merdivenleri çıkmakta zorlanıyordu. Bu nedenle otobanın karşı tarafına yürüyerek geçmek zorunda kalıyorlardı. Bu da büyük bir tehlike oluşturuyordu. Besim Başkanımızdan rica ettik, kendisi konuya ciddiyetle yaklaştı. Artık vatandaşlarımız asansör sayesinde karşı tarafa daha rahat ve güvenli bir şekilde geçebilecekler. Bizlere bu mutluluğu yaşatan Sayın Besim Dutlulu’ya ve emeği geçen tüm belediye personeline teşekkür ediyorum. Vatandaşlarımızın refahını ve yaşam şartlarını iyileştirmek için çalışmalarımızı sürdürüyoruz&quot; dedi.  Mahalle sakinleri de hizmetten duydukları memnuniyeti dile getirerek, asansörün özellikle yaşlı ve engelli vatandaşların günlük yaşamını kolaylaştırdığını ifade etti.  Mahalle Azası Ömür Yurdadelen, “Bu üst geçide yapılan asansör, özellikle yaşlı vatandaşlarımız için çok iyi oldu. Yaşanan kazalar da önemli ölçüde azaldı. Başkanımız Besim Dutlulu’ya teşekkür ediyoruz&quot; dedi.  Asansörün yaşlı vatandaşlar için büyük kolaylık sağladığını belirten mahalle azası Mercan Vardar da hizmet dolayısıyla Başkan Besim Dutlulu’ya teşekkür etti.  Mahalle sakinlerinden Emel Akyüz ise, “Bu asansör hizmetini çok iyi buluyorum. Yaşlılarımız, engelli vatandaşlarımız ve bebek arabası kullanan aileler için büyük kolaylık oldu. Besim Başkan’a çok teşekkür ediyorum. İnşallah vatandaşlarımız da güzel şekilde kullanır. Muhtarımız Arif Bey’e de teşekkür ediyoruz&quot; diye konuştu.  Sultan Vardar da asansörün kendisi için büyük bir kolaylık olduğunu belirterek, “Ben yaşlıyım, merdivenleri çıkmakta çok zorlanıyordum. Her gün okula öğrenci götürüyorum. Merdivenleri çıkarken defalarca dinlenmek zorunda kalıyordum, yarım saatte ancak çıkabiliyordum. Şimdi ise bu hizmetten dolayı çok memnunum&quot; ifadelerini kullandı. </p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Sun, 09 Aug 2026 09:24:14 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>5 ilde kuvvetli yağış, Marmara ve Ege&#39;de rüzgar alarmı!</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/5-ilde-kuvvetli-yagis-marmara-ve-egede-ruzgar-alarmi/542242/</guid>
		   <description>Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün son değerlendirmelerine göre, ülkemizin kuzey kesimleri ile Akdeniz’in parçalı ve yer yer çok bulutlu geçmesi bekleniyor.</description>
                      <author>bilgi@konyaaktuel.com.tr (Tevfik PEKÇAK)</author>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/haberler/2026/08/5-ilde-kuvvetli-yagis-marmara-ve-egede-ruzgar-alarmi-yfraDmWI.webp" />
 ANKARA (İGFA) - Meteoroloji Genel Müdürlüğü, 09 Ağustos Pazar gününe ilişkin hava tahmin raporunu yayımladı.    Marmaranın doğusu, Akdeniz’in Toroslar mevkii, Batı ve Doğu Karadeniz, Orta Karadeniz kıyıları, Doğu Anadolunun kuzeydoğusunun yerel sağanak ve gök gürültülü sağanak yağışlı, diğer yerlerin az bulutlu ve açık geçeceği tahmin ediliyor. Yağışların; Rize, Artvin, Kars, Ardahan çevreleri ile Erzurumun kuzeydoğu kesimlerinde yerel kuvvetli olması bekleniyor.    Hava sıcaklığı güney kesimlerde mevsim normallerinin üzerinde, diğer yerlerde mevsim normalleri civarında seyredeceği tahmin ediliyor.  Rüzgar genellikle kuzeyli, güney ve doğu kesimlerde güneyli yönlerden hafif, ara sıra orta kuvvette, Marmaranın batısı ile Kuzey Ege kıyılarında kuvvetli (40-60 km/sa) esmesi bekleniyor.    KUVVETLİ YAĞIŞ UYARISI  Yağışların; Rize, Artvin, Kars, Ardahan çevreleri ile Erzurumun kuzey kesimlerinde yerel kuvvetli (21-50 kg) olması beklendiğinden yaşanabilecek olumsuzlara karşı (sel, su baskını, lokal dolu yağışı, yıldırım, heyelan, ulaşımda aksamalar vb.) dikkatli ve tedbirli olunması gerekmektedir.  KUVVETLİ RÜZGÂR UYARISI   Rüzgârın, Marmaranın batısı ile Kuzey Ege kıyılarında kuzeyli yönlerden kuvvetli (40-60 km/sa) esmesi beklendiğinden yaşanabilecek olumsuzluklara karşı dikkatli ve tedbirli olunması gerekmektedir. </p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Sun, 09 Aug 2026 09:08:04 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>İstanbul&#39;da alt ve üst yapı yatırımlarına devam</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/istanbulda-alt-ve-ust-yapi-yatirimlarina-devam/542241/</guid>
		   <description>İstanbulun Beylikdüzü ilçesinde gece gündüz demeden sahada olan Beylikdüzü Belediyesi, yürüttüğü altyapı ve üstyapı çalışmalarıyla ilçedekikent estetiğini ve ulaşım konforunu artırmaya devam ediyor.</description>
                      <author>bilgi@konyaaktuel.com.tr (Tevfik PEKÇAK)</author>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/haberler/2026/08/istanbulda-alt-ve-ust-yapi-yatirimlarina-devam-K3hH3Uuc.webp" />
 İSTANBUL (İGFA) - Daha yaşanabilir bir Beylikdüzü için durmadan çalışan Beylikdüzü Belediyesi, ilçenin dört bir yanındaaltyapı ve üstyapı çalışmalarını sürdürüyor. 7/24 sahada olan ekipler, 2025 yılının başından bu yana; 15 bin metrekare beton kaldırım ve parke imalatı, 270 noktada 8 bin metrekare parke bakım ve onarımı, 23 noktada ise beton kaldırım tamir ve bakımı gerçekleştirdi.  Öte yandan ilçenin altyapısını güçlendirmek adına yağmur suyu baca ve ızgaralarının düzenli olarak temizlik ve bakımı yapılırken, çöken baca ve ızgaraların da tamiratı yapıldı.  Aynı zamanda son 8 ayda, 2 bin metre yeni yağmur suyu hattı ilçeye kazandırılırken 1,5 km uzunluğunda 11 yeni cadde-sokak açıldı.    EKİPLER ÇALIŞMALARINI ARALIKSIZ SÜRDÜRÜYOR  İlçedeki yolların kalitesini artırmak için asfalt çalışmalarını da titizlikle sürdüren Belediye; 2025 yılının başından bu yana 4 bin ton asfalt kaplama, 12 bin ton asfalt yama çalışması gerçekleştirdi. Fen İşleri Müdürlüğü ekipleri aynı zamanda pazaryeri çizimi, yaya geçidi boyama, okul saha çizimi ve aydınlatma çalışmaları gibi üstyapı çalışmalarını da sürdürdü. 2025 yılının başından bu yana ayrıca, bin m2 prestij meydan düzenlemesi tamamlanarak ilçeye kazandırıldı. Beylikdüzü Belediyesi, kent estetiğini ve ulaşım konforunu artırmaya yönelik çalışmalarıyla hizmet üretmeye aralıksız devam ediyor. </p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Sun, 09 Aug 2026 05:10:04 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Çocuk adalet sisteminde yeni dönem</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/cocuk-adalet-sisteminde-yeni-donem/542240/</guid>
		   <description>TBMM Genel Kurulunda, suça sürüklenen çocuklara ilişkin düzenlemeleri içeren Çocuk Koruma Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi kabul edilerek yasalaştı. Adalet Bakanı Akın Gürlek, yeni düzenlemeyle ağır suçlarda daha caydırıcı yaptırımların önü açılırken, çocukların suç örgütlerince kullanılmasına karşı da yeni tedbirler getirildiğini kaydetti.</description>
                      <author>bilgi@konyaaktuel.com.tr (Tevfik PEKÇAK)</author>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/haberler/2026/08/cocuk-adalet-sisteminde-yeni-donem-5et8nKFE.webp" />
 ANKARA (İGFA) - Adalet Bakanı Akın Gürlek, Çocuk Koruma Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un TBMM’de kabul edilerek yasalaştığını duyurdu.  Kanunla, Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanuna yeni madde ihdas ediliyor. Buna göre, ateşli silahın dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı şekilde muhafaza edilmesi suretiyle çocuk tarafından ele geçirilmesine neden olan kişi, fiil daha ağır cezayı gerektiren başka bir suç oluşturmadığı takdirde 1 yıldan 3 yıla kadar hapisle cezalandırılacak.  Türk Ceza Kanununda yapılan değişiklikle, fiili işlediği sırada 12 yaşını doldurmuş olup da 15 yaşını doldurmamış olanların işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayamaması veya davranışlarını yönlendirme yeteneğinin yeterince gelişmemiş olması halinde ceza sorumluluğu olmayacak ancak bu kişiler hakkında çocuklara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunacak. İşlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama ve bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneğinin varlığı halinde, bu kişiler hakkında suç ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde 13 yıldan 18 yıla, müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde 10 yıldan 12 yıla kadar hapis cezasına hükmolunacak. Diğer cezaların yarısı indirilecek ve bu halde her fiil için verilecek hapis cezası 9 yıldan fazla olamayacak.  Söz konusu kanunun yasalaşması ardından sosyal medya hesabından paylaşımda bulunan Bakan Gürlek, yeni düzenlemeyle ağır suçlarda daha caydırıcı yaptırımların uygulanmasının önünün açıldığını söyledi.  Çocukların suç örgütleri tarafından kullanılmasına karşı mücadelenin güçlendirildiğini kaydeden Bakan Gürlek, ayrıca 15 yaşından küçük çocuklar için sosyal inceleme yapılması zorunlu hale getirildiğini, düzenlemeyle birlikte hukuk sisteminde kullanılan “suça sürüklenen çocuk&quot; ifadesinin yerine “adli süreçteki çocuk&quot; kavramının getirilmesi de öngörüldüğünü kaydetti.  Bakan Gürlek, çocukların suç örgütleri, sokak çeteleri, uyuşturucu, şiddet ve dijital dünyanın tehlikelerinden korunacağını belirterek, vatandaşların can ve mal güvenliğini tehdit eden ağır suçlar karşısında da adaletin gereğinin yerine getirileceğini vurguladı. Adalet Bakanı Gürlek, düzenlemenin hazırlanması ve yasalaşmasında emeği geçen TBMM, Cumhur İttifakı milletvekilleri, Adalet Komisyonu ve katkı sunan kurumlara teşekkür ederek kanunun çocuklar ve Türkiye için hayırlı olmasını diledi.  https://twitter.com/abakingurlek/status/2086199747518267718   TBMM Genel Kurulunda daha sonra şehit aileleri ve gazilerin haklarına yönelik düzenlemeleri içeren Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifinin görüşmelerine başlandı. </p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Sun, 09 Aug 2026 01:44:04 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Kılıçdaroğlu, CHP Gençlik Kolları yönetimiyle buluştu</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/kilicdaroglu-chp-genclik-kollari-yonetimiyle-bulustu/542239/</guid>
		   <description>CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, göreve başlayan Gençlik Kolları Genel Başkanı Berfin Karan ve Merkez Yönetim Kurulu üyeleriyle bir araya geldi.</description>
                      <author>bilgi@konyaaktuel.com.tr (Tevfik PEKÇAK)</author>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/haberler/2026/08/kilicdaroglu-chp-genclik-kollari-yonetimiyle-bulustu-pxwx2aJS.webp" />

ANKARA (İGFA) - CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, CHP Gençlik Kolları’nın yeni yönetimiyle buluştu.

 

Göreve başlayan Gençlik Kolları Genel Başkanı Berfin Karan ve Merkez Yönetim Kurulu üyeleriyle bir araya gelen Kılıçdaroğlu, görüşmede, yeni dönemde gençlik örgütünün çalışmaları ve parti teşkilatının gençlik politikalarına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

 

</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Sun, 09 Aug 2026 00:26:32 +0300</pubDate>
		   </item>
			  
  
    
<item>
		   <title>Üretim mi? Hizmetler mi?</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yazarlar/erdal-kucuksehir/uretim-mi-hizmetler-mi/654/</guid>
		   <description>İstanbul Sanayi Odasının yıllardır büyük bir emek ve özveriyle hazırladığı İlk 500 ve İkinci 500 listelerine, son yıllarda Türkiye İhracatçılar...</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/yazarlar/2021/11/erdal-kucuksehir-5414-t.jpg" />
İstanbul Sanayi Odasının yıllardır büyük bir emek ve özveriyle hazırladığı İlk 500 ve İkinci 500 listelerine, son yıllarda Türkiye İhracatçılar Meclisinin oluşturduğu İlk 1000 İhracatçı Firma listesi de eklendi. Türkiye ekonomisini her yönden fotoğraflama imkânı veren bu çalışmalar, çok ciddi bir kaynak ve arşiv niteliği taşımaktadır.

En Büyük 1000 İhracatçı listemizi son dört yılın rakamlarını baz alarak incelediğimizde, hizmetler sektörünün yüzdesel payı her yıl artarken; kimya, çelik, hazır giyim, makine aksamları ve tekstil hammaddeleri gibi üretime ve sanayiye dayalı iş kollarının kan kaybettiği görülmektedir. Bir yıl önce kaleme almıştım; ülkemiz, "erken sanayisizleşme" gibi bir kavramla karşı karşıya kalabilir diye. Kalıcı bir büyüme için düzgün işleyen bir sanayi politikası oluşturmak zorunda olmamız ise ne yazık ki pek ilgi çekmiyor.



Türkiye ekonomisi son yıllarda GSYH büyüme verilerinde belirgin bir yapısal dönüşüm geçirmektedir. TÜİKin verilerini esas alsak bile sanayi sektörünün büyüme hızında yavaşlamalar görülürken; inşaat, bilgi-iletişim, ticaret ve finans gibi hizmet kolları büyümeyi sırtlayan ana aktörler hâline gelmiştir. Gelişmiş ülkelerde sanayiden hizmetlere geçiş, ileri teknoloji üretiminin doygunluğa ulaşmasıyla "post-endüstriyel" bir evre olarak kabul edilir ve sağlıklı bir süreçtir. Ancak Türkiye gibi gelişmekte olan, enerjide dışa bağımlı ve yapısal dış ticaret açığı veren bir ülke için bu tablo çok farklı ekonomik tehditler doğurmaktadır.

Bu Tablo Sağlıklı mı?

Kısa cevap: Gelişmekte olan bir ülke için sanayileşme sürecini tamamlamadan hizmetler sektörüne kaymak sağlıklı değildir. İktisat literatüründe bu durum "Erken Sanayisizleşme (Premature Deindustrialization)" olarak adlandırılmaktadır. Bu durum; istihdamın niteliğinden katma değer yaratmaya, verimlilikten inovasyona kadar birçok alanda istenen sonuçların ortaya çıkmasını engelleyebilir.

Sürdürülebilir mi?

Enerjide dışa bağımlı ve ithalatı ihracatından yüksek olan bir ülkede bu modelin uzun vadede sürdürülebilir olması neredeyse imkânsızdır. Sonuçta ya büyük bir kur şoku yaşanır ya da çok ciddi bir ekonomik daralma meydana gelir. Üstelik bu durum, bir türlü düşüremediğimiz enflasyona da katkı sağlamaktadır. Bunun yanında, Türkiyenin tarihsel olarak GSYHsinin %2-3 bandında seyreden cari açığını kronik hâle getirmektedir.



Döviz Kuru ve Enflasyon Sarmalı

Ürettiğinden fazlasını tüketen ve bunu ağırlıklı olarak hizmetler sektörü üzerinden gerçekleştiren bir ekonomi modeli, eğer Amerika gibi rezerv para sahibi bir ülke değilse, sürekli dış finansmana ihtiyaç duyar. Dış finansman sizi kısa vadede yüksek getiri karşılığında tercih edebilir; ancak uzun vadede yatırım çekme ve düşük maliyetle borçlanma imkânı azaldıkça, döviz kuru ve döviz pozisyonu açıkları önemli bir tehdit olarak karşımızda durmaktadır. Geçmişte defalarca aynı süreci yaşamış bir ekonomi olduğumuzu ise takdirlerinize bırakıyorum.

Bu tablonun ortaya çıkmasında küresel konjonktür kadar, uzun yıllardır uygulanan iç ekonomi politikalarının da etkisi olmadı mı diye sormak istiyorum. Bugün hemen her toplantının ilk gündem maddesi olan yüksek faizler, geçmişte uygulanan düşük faiz politikalarının önemli sonuçlarından biridir. Üstelik sadece faiz olarak bedel ödemekle kalmadık; yatırım iklimini de bozarak enflasyonun kontrolden çıkmasına zemin hazırladık. Bir sanayi tesisi kurmak ve yatırımın geri dönüşünü beklemek 5-10 yıl gibi uzun bir süre alırken, hizmetler sektöründe ve ticarette sermaye devir hızı daha yüksek olduğu için yatırımcıların sermayelerini bu alanlara yönlendirmesi kaçınılmaz hâle gelmedi mi?

Üstelik ihracatımız son aylarda değer bazında artarken hacim bazında gerilemektedir. Zira içeride kontrol altına alınamayan enflasyonun oluşturduğu maliyet baskısını gelirlerimize ya da satış fiyatlarımıza tam olarak yansıtamıyoruz. Kur ise ihracatçının rekabet gücünü destekleyecek ölçüde artmadığı için, birçok sektörde ihracat yalnızca finansman ihtiyacını nispeten düşük maliyetle karşılayabilmek amacıyla sürdürülmektedir.



Sonuç olarak; Türkiye ekonomisinde sanayinin payının düşmesi ve hizmetlerin payının artması, organik ve sağlıklı bir gelişmişlik göstergesi değil; teşvik mekanizmalarındaki yönelimler ile makroekonomik istikrarsızlığın oluşturduğu bir eksen kaymasıdır. Kalıcı refahın sağlanması, cari açığın azaltılması ve enflasyonun kontrol altına alınması; kaynakların yeniden inşaat ve iç tüketime dayalı hizmetlerden, katma değer üreten ve ihracat yapan imalat sanayisine yönlendirilmesine bağlıdır.

Bu konuda devlet, sanayinin temel sorunlarını doğru analiz etmeli, buna uygun uzun vadeli bir politika tasarlamalı ve kararlılıkla uygulamalıdır. Ayrıca bu politikalar, kurumlar arasında güçlü bir eş güdüm içinde yürütülmeli; elde edilen sonuçlar düzenli olarak izlenmeli ve aksayan yönler güncellenmelidir. Türkiyenin bulunduğu jeopolitik ve ekonomik konum dikkate alındığında, kendi kendine yetebilen güçlü bir üretim altyapısı oluşturmak bir tercih değil, stratejik bir zorunluluktur.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Mon, 03 Aug 2026 08:22:27 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Yapay Zeka ve Ekonomik Teoriler</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yazarlar/emrullah-bilgin/yapay-zeka-ve-ekonomik-teoriler/653/</guid>
		   <description>Günümüzde değişim, dönüşüm olarak görülen yenilikçiliğin sınırları nereye kadar bilinmiyor. Özellikle Yapay Zeka (YZ) kullanıcıları ve kullanılan...</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/yazarlar/2021/10/emrullah-bilgin-2808-t.jpg" />
Günümüzde değişim, dönüşüm olarak görülen yenilikçiliğin sınırları nereye kadar bilinmiyor. Özellikle Yapay Zeka (YZ) kullanıcıları ve kullanılan alanlar genişledikçe katkıları yanında aldıkları, götürdükleri de fark edilmektedir.

Yapay zekanın bilim ve teknoloji dışında tüm alanlarda kullanılması üretim ve iş potansiyellerini artırmakla birlikte, bir çok iş ve meslek alanlarını ortadan kaldırdığı gibi kendine has yeni alanlarda açmaktadır. YZ ile birlikte özellikle kendi alanında ve diğer alanlarda yeni yatırım zorunluluklarını getirmiştir. Sanders ve AOC, ABDdeki tüm yapay zeka veri merkezlerinin inşasını dondurmak istiyor. Gerçekte neler olup bittiğini anlamak gerekiyor. Bu bazılarına göre sıradan siyasi bir savaş değil gibi geliyor. Bu, bilinçsizce kendi sonunu anlayan bir dünya görüşünün son nöbeti gibi görülebilir.



Yapay zekâ (YZ), kapitalizmin üretim, kâr maksimizasyonu ve iş gücü dinamiklerini kökten değiştiren "dijital kapitalizm" motoru olarak değerlendirilmektedir. Bu yapı, benzeri görülmemiş bir sermaye birikimi sağlarken, piyasayı tekelleştirme, gelir adaletsizliğini artırma ve insan emeğini değersizleştirme gibi çok boyutlu etkiler doğurmaktadır. Yapay zekânın tüm güçlükleri aşabilecek kadar büyük bir güç olduğuna güven duyuyorlar. Bir kaç veriyle bu alanda dönen sermayenin büyüklüğü hakkında farkındalık oluşturmak gerekiyor.

Örneğin Financial Times’a göre en büyük teknoloji tekellerinden dördü olan Microsoft, Alphabet (Google), Amazon ve Meta daha önce 2025 yılı içinde 300 milyar dolardan fazla sermaye yatırımı yapmayı planladıklarını açıklamışlardı. Diğer şirketler/devletler de dâhil edilerek sadece bu yıl içinde neredeyse tümüyle yapay zekâ için yapılmakta olan veri merkezlerine 475 milyar dolar harcanacağı öngörülüyordu. Bu rakam 2024 yılındakinin yüzde 42 daha fazlasına işaret ediyor. Veri merkezleri konusunun tüm bu çılgınlık içinde özel bir yer tuttuğu görülüyor. Mevcut yapay zekâ teknolojisinin çok büyük bir işlem gücüne ve veri depolama kapasitesine ihtiyaç duyduğu biliniyor. Bu yarışta öne geçmek isteyenler de bu işlem gücü ve depolama kapasitesi için zamanla daha büyük ve masraflı veri merkezleri inşa etmeye yöneliyorlar.

YZ işlemleri için seferber edilen işlemciler şimdiye kadar var olan, “geleneksel&quot; veri merkezleri için gerekenden 10 kat daha fazla güç harcıyor. Bu yolun verimliliği konusunda soru işaretleri doğmuş olsa da treni kaçırmama telaşıyla bu yapılardan hiç biri geri adım atmaya cesaret edemiyor. Çin’in geliştirdiği YZ uygulaması DeepSeek’in çok daha az işlem gücüyle eşdeğer performans verebildiğinin ortaya çıkması bu süreci bir an için sorgulatır gibi görünse de değişmiş değildir.

Yeni nesil veri merkezlerinin inşası için yapılacak harcamaların 2030’a kadar 1 trilyon dolara ulaşacağı öngörülüyor. Bu yatırımların maliyetleri konusunda fikir vermesi için IBM CEO’sunun söyledikleri aktarılabilir. Bugünün maliyetleriyle, 1 Gigawatt’lık bir veri merkezini doldurmak yaklaşık 80 milyar dolar tutuyor. Bir şirket 20-30 GW taahhüt ederse bu 1,5 trilyon dolar capex (yatırım maliyeti) demektir. Dünya genelinde büyük teknoloji şirketlerinin projelerinin toplam taahhüdü yaklaşık 100 GW gibi görünüyor. Bu da 8 trilyon dolar capex eder. Bu sermayenin sadece faizini ödemek için yılda yaklaşık 800 milyar dolar kâr gerektirir. Emperyal düzenin YZ ile gelecekte ki bozulan/bozulacak olan gelir adaletinin sonucunu düşünmek bile ürkütücü geliyor. Bu gelirler kimlerden ve nasıl elde edilecek, sömürü düzeninin daha da derinlik kazanacağı açıktır.



Geleneksel iktisatta üretim faktörleri; emek, sermaye, toprak ve girişimcilik olarak ayrılır.

YZ ile bu ayrımlar bulanıklaşır.

Yaratıcı Yıkım (Schumpeter); YZ eski meslekleri yok ederken, yeni veri odaklı iş kolları ve endüstriler yaratmaktadır.

Beceri Odaklı Teknolojik Gelişme; YZ düşük vasıflı işleri otomatikleştirip yüksek vasıflı işgücüne olan talebi artırdığı için gelir dağılımı eşitsizliğini teorik olarak derinleştirme potansiyeline sahiptir.

YZ, sanayi devrimindeki bedensel emeğin makineleşmesine benzer şekilde, zihinsel emeğin de metalaştırılmasını ifade eder.

YZ sistemleri ölü emeğin (kod, veri ve algoritmalar) birikimidir ve kapitalist sistemde sömürü döngüsünün dijital platformlar üzerinden devam etmesini sağlayan bir araç olarak ele alınmaktadır.

Marksist teori, değerin temel kaynağını canlı emek gücü olarak görür ve teknolojik gelişmenin (makineleşmenin) kâr oranlarının düşme eğilimine yol açtığını savunur. Sosyalizm Karl MARX’la ekonomik ve siyasi bir teori olarak ortaya atılmış olmasına rağmen, bir ekonomik teori olmanın dışında günümüzde üç kavrama ihtiyaç duyan bir ahlaki yapı olarak da görülmektedir.

1. Yeniden dağıtılacak bir kıtlık

2. Savunulacak mağdurlar

3. Her şeyi koordine edecek bir aracı sınıf

Bu üç temel direkten birini çekin, yapı çöker. Yapay zeka üçünü birden çekiyor yorumunu yapıyor Fransız Brivael Le POGAM.

Önce kıtlık. 200 yıl boyunca, siyasi ekonomi sınırlı bir üretimin nasıl paylaştırılacağı sorusu etrafında döndü. Marx, Keynes, Piketty hepsi bu varsayıma dayanıyor. Ama yapay zeka denklemi tersine çeviriyor. Zekânın marjinal maliyeti sıfıra yaklaşıyor. Yazılım üretimi, tasarım, analiz, kodlama yanında gelişmiş robotikle imal edilmiş maddi ürünler bunların hepsi neredeyse bedavaya geliyor. Bolluk dolu bir dünyada, "kim neyi hak ediyor" sorusu anlamını yitiriyor. Artık hakemlik yapılacak bir şey de kalmıyor. Sonra mağdurlar. Yapay zeka, insanlık tarihinin bilgi ve becerilere erişimdeki en büyük eşitleyicisidir. Bangladeşin ücra bir köşesindeki bir çocuk, bugün New Yorklu bir ailenin varisinden aynı öğretmene erişebiliyor.



Tek başına bir geliştirici, üç yıl önce 20 kişilik bir ekibin ürettiğini üretebiliyor. Engeller yıkılıyor, oysa yapısal mağdurlar olmadan, savunulacak bir dava yok, yerine getirilecek bir ahlaki yetki de henüz yoktur. Bu yetkiler zamanla ulusal yada uluslar arası düzeyde düzenlenir mi? Bu süreç içerisinde belki görülebilir.

Son olarak aracı sınıf. Bu, onlar için en acı verici nokta. Sosyalist inşada bu, "aracı" konum, burjuva sistemindeki gibi bir sömürü aracı veya ayrıcalıklı sınıf değil, devlet ve toplum yararına hizmet eden bir uzmanlık katmanı olarak ele alınır. Sosyalizm ideolojik olarak bir kasta (bir bireyin belirli bir sosyal tabakalaşma sistemi içinde doğduğu sabit bir toplumsal gruptur.) veya ayrıcalıklı sınıfa ihtiyaç duymaz, aksine amacı tüm kastları ve sınıfları ortadan kaldırmaktır. Ancak anlaşılabilmek için Sosyalizm her zaman bir kasta ihtiyaç duymuştur. Militan gazeteciler, uzman memurlar, reçete yazan STKlar, yeniden dağıtan politikacılar vb. Bu kast, kitlelere gerçekliği tercüme ettiğini iddia ederek yaşıyor. Yapay zeka bu tercümeyi gereksiz kılıyor. Herkes doğrudan kaynağa sorabilir, bir rakamı doğrulayabilir, modelleri karşılaştırabilir, bir kamu politikasını simüle edebilir. Yorum tekeli öldü gibi düşünülebilir.



İşte bu yüzden yapay zekânın bir hakikat katalizörü olduğunu söyleyenler var. Hakikati yaratmıyor, onu yorumlanamaz kılıyor. Değer üreten sistemler görünür hale geliyor. Değer üretmeden onu yakalayanlar da görünür hale geliyor. Bu, dayanılmaz olan güç kaybı değil, anlam kaybı olduğudur. Dünya görüşünün, militanlığının, tüm kariyerinin, kıtlık ve opaklık sayesinde ayakta duran bir yapıya dayandığını fark etmektir. Bu, dipsiz narsistik bir yara olarak görülebilir.

Tepki mekanik; katalizörü engellemek gerekiyor. Rasyonel nedenlerle değil (nükleer konusundaki tutumlarını gördüğümüzde, "enerji" argümanı.) varoluşsal nedenlerle geleceğin gerçekleşmesini engellemek gerekiyor, çünkü gelecek onların hepsini, “silip yok edebiliyor&quot; şeklinde değerlendiriliyor. 300 yerel yasa, Federal bir moratoryum. Avrupa moratoryumları (AI Yasası)

Her yerde aynı kalıp, yavaşlatmak, frenlemek, çerçevelemek, vergilendirmek. Akıllıca düzenlemek değil de felç etmek olarak yorumlayanlar da var. Ama onların zaten kaybettiğini iddia edenler de çoğunluktadır. Ve içten içe onlarında bunu bildiklerini ifade ediyorlar. Çin durmayacak. Birleşik Arap Emirlikleri durmayacak. Hindistan, Singapur, Mileinin Arjantini, bazı Amerikan eyaletleri, hiç biri durmayacak. San Franciscoda veri merkezi inşaatını engellemek sadece yer çekimini kaydırıyor. Tek net etki, savunduklarını iddia ettikleri insanları yoksullaştırmak gibi düşünenler de çoğunluktadır. İşte bu çok önemli ve tehlikeli, yoksulluk daha yaygın hale gelebilir. Onlar için hiç bir şey kayıp değil, çünkü kapı onlara her zaman açık. Değer yaratmanın yeniden dağıtmadan daha tatmin edici olduğunu, inşa etmenin suçlamaktan daha güçlü olduğunu, girişimciliğin ise dünyayı gerçekten değiştiren tek çağdaş siyasi eylem biçimi olduğunu anlamaları yeterli olacağı gibi algılanıyor.

Dönüşüm istekli olanlar için elbette mümkündür. Basit bir şeyi kabul ederek başlıyor, kimse başkaları tarafından kurtarılmaya ihtiyaç duymuyor. Ama bir çok insan, inşa etmek için bir başkasına ihtiyaç duyabiliyor. Bu son derece yerinde ve ilgili bir analiz olarak düşünülebilir. Adeta vizyoner bir bakış açısı; zira bu konuda ilgili kişiler bile gerçeği tam olarak içselleştirememiş durumdalar. Ancak dönüşümün mümkün olduğu gerçeği doğrudur ama bir çok insan, inşa etmek için bir başkasına ihtiyaç duyabileceği düşüncesi her koşulda doğru olmayabilir. Ama değer yaratmak her zaman önemlidir.

Önerilen yaklaşım dogmatikler için kesinlikle düşünülmemesi gereken bir husus olarakta algılanabilir. Aslında sorun sadece geleceğe dönük beklentilerin spekülatif olarak sorgulanmasından ibaret değildir. Şu ana kadar yapılmış olan dev yatırımlar ne yeterli ciro ne de yeterli kâr getirmiştir. Tüm hesaplama ve kestirimler gelirlerin beklenenden çok az olduğunu, temelde yatırımın zarar yazarak ilerlediğini gösteriyor. Umutlar YZ kullanımının artışına, paralı hizmetlerin yaygınlaşmasına bağlanmış durumdadır.

Şu anda en ünlü örnek olan ChatGPT’nin bile paralı kullanıcılarının oranı yüzde 3 düzeylerinde olduğu dikkate alındığında, çöküş olasılığını bir kenara koyarak, sadece buradan hareketle, önümüzdeki dönemde parasız hizmetlerin kapsamının ve kalitesinin daraltılıp, paralı hizmetlerin kapsamının genişletilmesini beklemek daha gerçekçi olacaktır. Yine de bu bir kişisel yorumdur. Gelecekte hangi yöne, nereye evrilir görmek gerekiyor.

Türkiye’nin ev sahipliğinde 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da düzenlenen 36. NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nin sonuç bildirgesi yayımlandı. Bildiride, üye ülkelerin NATOnun kolektif savunma maddesi olan 5. maddeye ve transatlantik bağa yönelik, "sarsılmaz bağlılıklarını" teyit etmek üzere Ankarada bir araya geldiğine dikkati çekilirken, "Bir müttefike yönelik saldırı, tüm müttefiklere yönelik saldırıdır. Birliğimiz, dayanışmamız ve kolektif gücümüz, özgür ve demokratik uluslardan oluşan İttifakımızdaki 1 milyar vatandaş için barış, güvenlik ve refahın temeli olmaya devam etmektedir. Caydırıcılık ve savunmaya yönelik 360 derece yaklaşımımıza bağlılığımızı sürdürüyoruz." ifadeleri kullanıldı.



"Rusyanın Avrupa-Atlantik güvenliği ile istikrarına yönelik uzun vadeli tehdidine ve terörizmin devam eden tehdidine karşı koymak amacıyla müttefiklerin Lahey Savunma Taahhüdünü hayata geçirdiği" belirtilen bildiride, Avrupalı müttefikler ve Kanadanın 2025te temel savunma ihtiyaçlarına yönelik yatırımlarını 139 milyar dolardan fazla artırdığı vurgulandı. Ayrıca Ukrayna’nın transatlantik güvenliğe katkı sağladığı belirtilerek destek, İran’a Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer özgürlüğü konusunda saygı gösterme çağrısı ön plana çıkmıştır. Buna rağmen ABD, İsrail-İran arasında ki hava gücü savaşı aralıklarla devam etmektedir.

Değişimin ve yeniliklerin dünya insanını modern köle düzeninden uzak tutması dileğiyle.

Esen kalın.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Thu, 23 Jul 2026 14:43:30 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>İlk Yarı Sonucu</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yazarlar/erdal-kucuksehir/ilk-yari-sonucu/652/</guid>
		   <description>Hem küresel ölçekte hem de Türkiye özelinde büyük beklentilerle girilen 2026 yılının ilk yarısını kapatmış olduk. Yeni yıla girerken görünen...</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/yazarlar/2021/11/erdal-kucuksehir-5414-t.jpg" />
Hem küresel ölçekte hem de Türkiye özelinde büyük beklentilerle girilen 2026 yılının ilk yarısını kapatmış olduk. Yeni yıla girerken görünen fotoğraf nasıldı, gelin hatırlayalım;

2026 yılına girilirken dünya ekonomisinin genel olarak ılımlı bir büyüme patikası izleyeceği, ancak aşağı yönlü risklerin devam ettiği belirtilmişti. Özellikle gevşek para politikalarının gecikmeli etkileri ile ABD ve Çindeki olumlu gelişmelerin küresel ekonomik momentumu yeniden güçlendirmesi beklenmekteydi. Bu durum, dünya genelindeki ekonomik canlılığı destekleyerek daha pozitif verilere sebep olacaktı. Bununla beraber, pozitif senaryonun jeopolitik gerilimler, tedarik zinciri sorunları ve enerji fiyatlarındaki dalgalanmalar gibi risklere açık olduğu da dile getirilmekteydi.



Türkiye ekonomisi için 2026 yılının, dezenflasyon ve sürdürülebilir büyüme hedefleri doğrultusunda para politikalarında sıkı duruşun korunduğu bir yıl olması beklenirken, özellikle yüksek seyreden faiz oranlarının ve enflasyonun yılın ikinci çeyreği itibarıyla iyileşme patikasına gireceği, böylelikle hem faiz hem enflasyon tarafında hissedilir bir iyileşme yaşanacağı öngörülmekteydi.

Fakat Şubat ayı sonunda patlak veren ve bugün itibarıyla bir sonuca bağlanmamış olan İran-ABD-İsrail eksenli savaş, beklentiler ile gerçekleşmeler arasındaki farkı derinleştirdi. FED’in, bu yıl yapılacak ara seçimlerin de etkisiyle faiz indirim döngüsüne devam etmesi beklenirken, şimdi kurul üyelerinin bazıları faiz artırımını destekler hale geldi. IMF ve Dünya Bankası, 2026 yıl sonu için küresel büyümeyi %3 seviyesinde öngörürken, yalnızca Çin’in yavaşlayan büyümesini temel risk unsuru olarak değerlendiriyordu. Oysa risk beklenmeyen yerden geldi ve yıl sonu hedefleri sorgulanır hale geldi.

Avrupa tarafında ise apayrı sorunlar var. Bana göre Avrupa Birliği kurumları ve Merkez Bankası, öncelikle birlik içerisinde karar alma mekanizmalarını daha hızlı ve şeffaf hale getirmedikçe üretim ve rekabet kabiliyetleri sorgulanır hale gelecek. Enerji tarafında Ukrayna-Rusya savaşı ile başlayan, İran savaşı ile zirveye çıkan sorunlar, Avrupa’nın birçok sektörde rekabet gücüne ciddi anlamda zarar verdi. 2035 sonrasında küresel üretim kapasitesinin yarısının Çin tarafından karşılanabileceğine ilişkin senaryolar gündemdeyken, bence Avrupa geleceğini tekrar masaya yatırıp değerlendirmeli.



En büyük ihracat pazarı Avrupa Birliği ülkeleri olan ülkemizin de buna dair, başta sanayi politikası olmak üzere, bir yol haritası çıkarması kaçınılmaz hale geldi. Biz Türkiye olarak İran merkezli jeopolitik gerilimin enerji fiyatları üzerindeki maliyet baskısıyla karşı karşıya kaldık. Bu durum, Merkez Bankamızın yıl sonu enflasyon hedef aralığında, faiz oranlarında ve büyüme öngörülerinde değişikliğe gitmesine neden oldu.

2026 yılına girerken %13-16 bandında öngördüğümüz enflasyon, Haziran sonu itibarıyla %18’e gelirken, faiz indirimleri ise yılın belki de son çeyreğine ötelenmiş oldu. Üstelik kur, 6 ayda sadece %8 civarında değerlendiği için Türk Lirası da reel anlamda %10 daha değer kazandı. Bu kime nasıl yansıdı derseniz, onun cevabını siz değerli okurlarıma bırakıyorum.

Yılın kalan döneminde ne bekleniyor sorusuna birçok cevap vermek mümkün. Daha önceki yazılarımda belirttiğim gibi, belirsizliği yönetmek ve tahminlerde bulunmak çok zor bir iş. Zira gerek yaklaşan ABD ara seçimleri, gerek İran-İsrail hattında yarın ne yaşanacağının bilinmemesi, gerekse ülkemizde siyaset kaynaklı bugünden yarına değişen iklim, herhangi bir öngörüde bulunmayı zorlaştırıyor.

Umarım ki hem ülkemiz hem de dünya ekonomisi için maçın ikinci yarısı olumlu geçsin. Aksi halde hem küresel ölçekte hem de ülkemizde gelir dağılımı, büyüme rakamları, enflasyon, emtia fiyatları, küresel ve ulusal faiz oranları daha kötü hale gelecek bir senaryo ile karşı karşıya kalabiliriz.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Mon, 06 Jul 2026 08:10:08 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Demokrasi ve Siyasi Denklemler</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yazarlar/emrullah-bilgin/demokrasi-ve-siyasi-denklemler/651/</guid>
		   <description>Demokrasi kavramının gereklerinden biri olan siyasetin, toplumun çoğunluğuna ulaşmasında bazı sosyal talep ve beklentilerin karşılığını bulması...</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/yazarlar/2021/10/emrullah-bilgin-2808-t.jpg" />
Demokrasi kavramının gereklerinden biri olan siyasetin, toplumun çoğunluğuna ulaşmasında bazı sosyal talep ve beklentilerin karşılığını bulması siyasetin temelini oluşturmaktadır.

Demokrasi veya el erki, halkın yasaları müzakere etme ve yasal düzenlemelere karar verme yetkisine (doğrudan demokrasi) veya bunu yapmak için yönetim görevlilerini seçme yetkisine (temsili demokrasi) sahip olduğu bir yönetim biçimidir. Kimin, "halk" kabul edildiği ve yetkinin insanlar arasında nasıl paylaşıldığı veya hangi yetkilerin verildiği konuları zaman içinde ve farklı ülkelerde farklı oranlarda değişiklik göstermiştir. Demokrasinin özellikleri arasında; genellikle toplanma özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, mülkiyet hakları, din özgürlüğü, ifade özgürlüğü, vatandaşlık, yönetilenlerin rızası, genel oy hakkı, özgürlük hakkından ve yaşam hakkından haksız yere mahrum bırakılmamak ve azınlık hakları yer alır. Türkçeye (Fransızca démocratie) kelimesinden geçmiştir.



Küresel ekonomide, yörüngesinden çıkarılmış demokrasi anlayışı, emperyal sistem haksızlıkları, adaletsizlikleri içinde barındırmaktadır. Demokratik sistemler ve düzenler sosyal devleti oluşturmalıdır. Sosyal adalet sosyal demokrasiyi getirmeli, sosyal ahlakı inşa etmelidir. Oysaki günümüz demokrasisinde; serbest piyasa ekonomisi olarak adlandırılan bu kapitalist düzende, ulusları ve insanları kandırmak; ikna etmek, razı etmek olarak adlandırılıyor ve adına da uluslar arası diplomatik başarı, satış yeteneği, ticari yetenek deniliyor. Kısacası bu küresel emperyalizm toplumsal ahlaktan yoksun, yoksul ve aç insanları, imkanı olmayan, fırsat verilmeyenleri ya bu yeteneklerini acımasızca geliştirmelerini yada çalmaya, hırsızlığa zorlamaktadır. Akademik seviyede yapılan araştırmalarda toplumda ki suç artış oranlarının temelinde bu ve benzer nedenlerin yattığı belirtilmiştir.

Adı demokrasi olsa da siyasi ahlaktan yoksun olan toplumlarda öncelikle kişiler, kurumlar ve hatta demokrasinin vazgeçilmezlerinden olan siyasi partiler, siyasal kurumlar bu haksızlığa, hukuksuzluğa, ahlaksızlığa zorlanmaktadırlar. Şişirilmiş, çarpıtılmış, çıkarlar temeline oturtulmuş, “halka hizmet&quot; yada “demokrasi&quot;sloganı altında yapılan her türlü haksızlık ve hukuksuzluk ve taraflılık normal bir uygulama olarak sunulmaktadır. Dünyayı yöneten süper güçler veya emperyalist güçler ve devletler artık küresel politikalarında demokrasiyi veya özgürlük anlayışlarını bir sömürü aracı olarak kullanmaktadırlar. Bu gün artık bu sihirli kelimelerin hedefini bulmayan içi boş hamasetten ileri gitmediği görülmektedir.



Bu hamaset hem kapitalist sistem için hem de sosyalist sistem için de aynıdır. Demokrasi ve özgürlükler ülkelerin veya toplulukların askeri ve ekonomik güçleri ile doğru orantılı olarak gerçekleşmektedir. Siyasetin kirlenmeye doğru gittiği bir dönemde toplumda karşılık bulacak temiz bir siyaseti oluşturabilmek, özellikle Türkiye şartlarında zor olduğunu savunanlar çoğunluktadır. Ancak hepten umutsuz olmak da doğru değildir. Türk toplumunun önemli bir kesimi bu duyarlılığını hiç bir zaman kaybetmemiştir, kaybetmez.

Son dönemlerde basında ve sosyal medya platformlarında sıkça gündeme getirilen ve toplumun geneline ulaşması gereken siyasetin doğru kişiler tarafından, doğru bir dille oluşturulması gerektiği görüşü ve yorumları yapılmaktadır. Bu görüş siyasetin duayenleri tarafından da sık sık paylaşılmaktadır. Türkiye’nin iktidar ve muhalefet yapısı ile hukuki ekseninin emperyalist güçlerin hedefleri doğrultusunda evrilmesinden söz edilmektedir.

Yurtdışı küresel güçlerin; Türkiye’de iktidarı ve muhalefeti belirledikleri bir çizgide tutmak, Ortadoğu’da Türkiye üzerinden planlanan amaçlarına ulaşmada, Türkiye de siyasal dizaynı oluşturmak istedikleri yorumları yapılmaktadır. Küresel güçlerin Türkiye’nin aleyhine olan hedeflerine ulaşmasına engel olabilmesi, iktidarın veya muhalefetin yeniden yapılanmasını yada dağılmadan yeni bir siyaset üretmesini ön plana çıkarmaktadır. Ancak bu yeni siyaseti üretecek tarafın toplumun çoğunluğuna ulaşması ile mümkün olacaktır.

Toplum çoğunluğuna ulaşan siyasetin genel geçer şartlarının önde geleni halkın güncel ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarını doğru okumaya, kapsayıcı bir vizyon sunmaya ve güvenilir bir liderlik sergilemeye dayanır.

Toplumsal siyasal tabanın genişletilmesi ve kitlesel desteğin kazanılması için temel gereksinimlerin öncelenmesi gerekir. Bunlardan bazıları; yalnızca prosedür gereği vaatlere değil, doğru talep analizi, ekonomik istikrar ve güvenlik gibi somut yönelimlere ihtiyacı vardır. Siyasetin odağında somut toplumsal ihtiyaçların yer alması gerektiği bu yorumların başında yer almaktadır. Kapsayıcı ve bütünleştirici dil, Toplumun farklı kesimlerini (kültürel, etnik veya sınıfsal) ötekileştirmeden kucaklayan, kutuplaştırmaktan uzak bir dil benimsenmeli ve kullanılmalıdır. Güvenilirlik ve tutarlılık, Siyasal aktörlerin geçmiş icraatları ve söylemleri ile günlük eylemleri arasında tutarlılık bulunmalıdır. Siyasetçiye duyulan güven, çoğunluğa ulaşmanın temelinde yatar.



Etkili iletişim ve toplumsallaşma, siyasi mesajların, geleneksel ve dijital medya araçları aracılığıyla seçmenin kılcal damarlarına kadar ulaştırılması, seçmenle duygusal ve rasyonel bir bağ kurulmasını sağlar. Örgütlü yapı, Geniş kitlelere hitap edebilmek için tabana yayılmış, disiplinli ve aktif saha çalışması yürütebilen siyasi parti teşkilatlarına sahip olmak gerekir.

Toplum çoğunluğuna ulaşması gereken siyaset, sadece belirli bir kesime hitap etmek yerine, hukuki zeminde kapsayıcı, meşru ve toplumsal aidiyet kuran bir yaklaşımı gerektirir. Bu siyaset anlayışı, steril bir prosedür dili veya kaba popülizmden kaçınarak milli aidiyet ile özgürlüğü, devlet ciddiyeti ile halk iradesini aynı çerçevede buluşturmayı hedefler.

Toplum çoğunluğuna ulaşmak için gereken siyaset, ne steril bir prosedür dili olabilir, ne sadece suçlayıcı dil, ne de kaba bir popülist refleks. Asıl ihtiyaç, milli aidiyet ile özgürlüğü, devlet ciddiyeti ile halk ihtiyacını, düzen ile değişimi, haysiyet ile umudu aynı çerçevede buluşturan bir çoğunluk siyaseti oluşturmalıdır.

Son dönemde siyaset tartışmaları sık sık, “otoriter siyaset&quot; ile “demokratik siyaset&quot; karşıtlığı içinde yürütülüyor. Bu çerçeve bütünüyle yanlış değildir. Medyanın baskılandığı, kurumların aşındığı, devlet imkânlarının partizanlaştığı ortamlarda bu ayrım elbette yapılır. Fakat siyasetin asıl meselesi buraya sıkıştırıldığında, daha temel bir soruyu geri plana itiliyor.



Toplum çoğunluğunun iradesine ulaşacak siyaset nasıl kurulur?

Seçmen çoğu zaman sandığa, “otoriterliğe mi, demokrasiye mi oy veriyorum?&quot; iradesiyle gitmez. Daha somut sorularla karar verir. Bu ülkeyi kim toparlar? Kim benim hayatıma, güvenliğime, onuruma ve geleceğime temas ediyor? Kim yalnızca itiraz etmiyor, aynı zamanda bir yön ve yol gösteriyor? Kim memleket adına daha inandırıcı konuşuyor?

Bu yüzden meseleye sadece rejim tipleri üzerinden değil, çoğunluğa ulaşan siyaset bağlamı üzerinden bakmak daha sağlıklı olacaktır. Siyasi mücadele, yalnızca bir rejim tartışması değil, aynı zamanda toplumsal meşruiyet, aidiyet, güven, yön ve umut üretme meselesidir. Kendi siyasal hatalarını görmezden gelme, yok sayma veya arka planda bırakmak demek değildir, doğru olan onlarla yüzleşebilmektir. Türkiye de doğru bilinen yanlışlardan biri olan, Finansal anlamda “siyasal kirlilikten&quot; uzaklaşmak en doğru olanıdır ve bunu çoğu siyasal oluşumlar kullanmaktadır.

Asıl soru, toplumun çoğunluğunu taşıyacak bir siyasal çerçeve nasıl kurulabilir?

Bu soruya cevap ararken hem Filip Milačić’in, “How to Defeat the Authoritarian Message&quot; (Otoriter Mesaj Nasıl Yenilebilir?) yazısı hem de, “Keep Positive and Defend Democracy: Framing Democratic Messages under Authoritarianism&quot; (Pozitif Kalın ve Demokrasiyi Savunun: Otoriterlik Altında Demokratik Mesajların Oluşturulması) araştırması önemli bir ortak noktaya işaret ediyor. İkisi de farklı yerden aynı gerçeği hatırlatıyor: Seçim yalnızca yanlışları teşhir ederek kazanılmaz. Toplumun kendisini ait hissedeceği, güven duyacağı ve geleceğini göreceği bir siyasal anlatı kurmak gerekir.



Milačiće göre otoriter-popülist siyaset yalnızca propaganda ile değil; millet, aidiyet, düzen, güvenlik ve ortak kader duygusuna hitap ettiği için güç kazanır. Demek ki buna karşı üretilecek siyaset, sırf hukuk, kurumlar ve yolsuzluk diliyle sınırlı kalamaz. Toplum çoğunluğu, kendisini soyut normların değil, somut bir siyasal topluluğun parçası olarak hisseder. Bu nedenle aidiyet alanını rakibe terk eden bir siyaset, teknik olarak doğru olsa bile çoğunluk üretemez.

Öte yandan, “Keep Positive and Defend Democracy&quot; çizgisi de başka bir eksikliği gösterir. Sürekli korku, alarm ve tehdit dili üzerinden siyaset kurmak, muhalefeti reaktif bir pozisyona hapseder. Oysa insanlar sadece kötüye karşı değil, iyi bir ihtimal için de harekete geçer. Kalıcı çoğunluklar yalnız öfkeden değil, umut ve yön duygusundan da doğar. Demek ki çoğunluk siyaseti, yalnızca iktidarın yanlışlarını göstermek değil; ülkenin nasıl toparlanacağını, hayatın nasıl düzeleceğini, geleceğin nasıl kurulacağını da anlatmak zorundadır. Ancak bunu anlatacak, savunacak siyasetinde parçalanmış değil, bir ve bütün olma koşullarını oluşturması gerekir.

Tam da burada esas ders ortaya çıkıyor. Mesele, otoriter bir dille taklit etmek değildir. Mesele, toplum çoğunluğunun hangi siyasal ihtiyaçlarla hareket ettiğini doğru okumaktır, anlamaktır. Bir tarafın ihtiyaçları, kendi çevresine ait siyasal ihtiyaçlar etrafında politika üretmek yeterli olmayıp toplumsal ihtiyaçların sahiplenilmesi gereklidir. Toplumun çeşitli kesimlerinin ihtiyaçları ve eksikliklerini de kapsamalıdır.

Bu bakımdan İnsanlar yalnızca prosedür istemez, prosedürler daha çok teorisyenlerin cephesinde yer aldığından, yön de isterler. Yalnızca eleştiri istemez, eleştiri siyasetin temel ögelerinden biri olduğundan, güven de isterler. Yalnızca değişim istemez, değişim her dönemde konjonktürel olarak gerçekleştirildiğinden, dağılmadan değişim isterler. Yalnızca özgürlük istemez, özgürlük bağımsızlığın ön şartı olduğundan, aynı zamanda anlam, aidiyet ve toplumsal süreklilik de isterler.

Bu yüzden öncelikli olan memleket adına konuşabilmektir. İktidara karşı olmak, tek başına bir siyasal kimlik oluşturamaz. Toplum, sadece karşı çıkanı değil, aynı zamanda kendini taşıyabilecek ve uygulanabilir siyasal programı olanı arar. Muhalefet, kendisini yalnızca yanlışlara itiraz eden bir blok gibi kalmak yerine, ülkenin bütününü toparlayabilecek bir irade gibi asgari müştereklerde buluşturmak ve kurmak zorundadır. Haklı tarafta olmak yada görünmek yeterli değildir. Asıl önemli olan memleketin geleceğini kurabileceğinin gerçek ve somut kavramlarla gösterilmesi gerekir.



İkinci öncelik, aidiyet dilini meşru zeminde gerçekleri de göz ardı etmeden yeniden oluşturmaktır. Vatan, millet, ortak tarih, ulusal haysiyet, ortak kader ve toplumsal onur gibi kavramlar rakibe bırakıldığında, toplumun en derin duygusal alanı da bırakılmış olur. Bu alanların gerçekçi hedeflerle doldurulması gerekir. Buradaki mesele hamaset yapmak değil; siyasal topluluğu tanımaktır. Toplum psikolojisinde İnsanlar için sadece hizmet almak yeterli değildir, ait oldukları ülkenin saygın, güvende ve istikamet sahibi ve toplumun yapısına uygun devlet politikasının olduğunu da hissetmek ister. Demokratik siyaset, bu duyguyu küçümseyerek değil, meşru ve kapsayıcı biçimde temsil ederek güçlenebilir. Demokratik siyaset, toplumun yapısına, anlayışına ve konjonktürel gelişmelere göre değişiklik gösterir.

Üçüncü öncelik, umudu soyut iyimserlik olarak değil, inandırıcı yön duygusu olarak üretmektir. Umut, boş moral cümleleri olmamalıdır. Umut, &quot;iyi gitmeyen her şey düzeltilebilir&quot; kavramını güçlendiren somut bir istikamet hissi olmalıdır. Umudun arkasındaki gerçek hedefler önemlidir. İnsanlara yalnızca tehlike anlatan bir muhalefet, bir süre sonra toplumda yorgunluk üretir. Oysa insanları peşinden sürükleyen şey, yalnızca korku değil, korkulardan, umutsuzluklardan somut projelerle çıkış ihtimalinin güçlendirilmesidir. Bu nedenle muhalefet sadece alarm veren değil, aynı zamanda toparlayan bir dili kullanmak zorundadır.

Dördüncü öncelik, ahlaki doğruluğu siyasal etkiye çevirebilmektir. En büyük yanılgılardan biri, haklı olmayı yeterli görmektir. Oysa haklılık ile çoğunluk kurmak aynı şey değildir. Çok doğru eleştiriler dile getirilebilir ama bunlar toplumun yaşayacağı siyasi dile çevrilemeyebilir. Yolsuzluk, hukuksuzluk, liyakatsizlik ve ekonomik bozulma ancak daha büyük öyküye bağlanabilirse siyasal enerji üretebilir. İnsanlar sadece, “iktidar kötü&quot; dendiği için değil; “ülke yeniden ayağa kalkabilir&quot; dendiğinde harekete geçer.

Beşinci öncelik, düzen ile değişimi aynı çerçevede buluşturabilmektir. Kriz toplumları yalnızca değişim talep etmez; değişimin kaos üretmemesini de ister. Bu nedenle muhalefetin siyaseti, bir yandan yenilenme ve dönüşüm vadederken öte yandan süreklilik, ciddiyet ve güven de sunmalıdır. Sert kopuş ile donuk restorasyon arasında üçüncü bir yol gerekir; dağılmadan yenilenme, savrulmadan dönüşme, kırmadan toparlama. Toplum çoğunluğu çoğu zaman tam da bunu arar.

Altıncı öncelik, sessiz çoğunluğu ciddiye almaktır. Kırsal, taşra, kararsızlar, kültürel olarak muhafazakâr ama ekonomik olarak huzursuz seçmen, yalnız seçim günü hatırlanarak kazanılamaz. Onlara üstten bakan, onları sadece manipüle edilmiş kitleler gibi gören dil, muhalefeti kendi dar çevresine hapseder. Çoğunluk siyaseti, sadece kendi haklı çevresine konuşmakla değil; henüz ikna olmamış toplumsal katmanların onurunu tanımakla kurulur.



Bütün bunların toplamı bizi şu sonuca götürüyor. Asıl ihtiyaç, meşru, kapsayıcı, aidiyet kuran, umut veren, yön gösteren ve çoğunluğu taşıyan bir siyaset üretmektir. Böyle bir siyaset ne steril bir prosedür diline mahkûm olur ne de kaba bir popülizme savrulur. Onun gücü, milli aidiyet ile özgürlüğü, devlet ciddiyeti ile halk iradesini, düzen ile değişimi, haysiyet ile umudu aynı çerçevede buluşturabilmesinden gelir. Toplum çoğunluğuna ulaşacak siyaset tam da burada doğar.

Sonuç olarak mesele, toplumun çoğunluğu hangi siyasal dille, hangi duygusal çerçeveyle ve hangi gelecek vaadiyle kazanılacağıdır. Seçim sadece itirazla değil; milli aidiyet, yön ve umutla kazanılır. Gerçek çoğunluk yolu ancak bu bütünlüğü kurulabildiğinde açılabilir.

Adaletin ve dürüstlüğün hâkim olduğu bir Türkiye ve dünyaya kavuşabilmek dileğiyle.

Esen kalın…
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Fri, 26 Jun 2026 15:20:22 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Türkiye Büyürken</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yazarlar/erdal-kucuksehir/turkiye-buyurken/650/</guid>
		   <description>Bayram sonrası açıklanan 2026 yılı ilk çeyrek büyüme rakamlarıyla Türkiye ekonomisi, 23 çeyrek boyunca büyüme başarısı göstermiş oldu. %2,5...</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/yazarlar/2021/11/erdal-kucuksehir-5414-t.jpg" />
Bayram sonrası açıklanan 2026 yılı ilk çeyrek büyüme rakamlarıyla Türkiye ekonomisi, 23 çeyrek boyunca büyüme başarısı göstermiş oldu. %2,5 olarak açıklanan büyüme rakamı, kimi iktisatçılara göre beklentilerin üzerinde, kimilerine göre ise beklenenden daha düşük seviyede. Özellikle şubat sonunda ortaya çıkan İran–ABD–İsrail savaşının etkileri göz önüne alındığında, bence bu rakam küçümsenmeyecek seviyede.

Büyüme rakamlarının Gayrisafi Millî Hasıla’ya eklediği katkı dikkate alındığında, büyük ihtimalle Türkiye kişi başına düşen gelir seviyesinde tarihinin en yüksek seviyelerini yakalamış durumda. Bozulan refah seviyesi, gelir adaletsizliği, hane halkının harcama kalemleri, gelecek döneme ait enflasyon beklentileri gibi birçok tartışılacak alt başlığa rağmen, günün sonunda akıllarda kalan; Türk ekonomisinin 23 çeyrek boyunca büyüme başarısı göstermesi.



Büyüme rakamının alt kalem dağılımına gelecek olursak; her zaman olduğu gibi hane halkı tüketimi en büyük lokomotif. Bilgi ve iletişim ile inşaat sektörleri büyümeye pozitif etki yaparken, tarımın katkısı bence en önemli unsur. Bir türlü baş edemediğimiz gıda enflasyonu açısından tarım sektörünün büyümesi en dikkate değer başlık. Geçmiş dönemlerde büyümeye pozitif etkisi olan ihracatımızın, bu dönem büyümeye negatif yönde etki etmesi de ciddiye alınmalı.

Yıllardır dönem dönem değişkenlik göstermekle beraber, sanayi sektörü uzun süredir daralma göstermeye devam ediyor. Yatırımlar kalemi ise GSYH ile paralel hareket ettiği göz önüne alındığında, büyüme rakamıyla doğru orantılı bir düşüş göstermiş durumda.
Büyüme ile kalkınma arasındaki farkın toplumda bir karşılığı yok. Takımınızın çok iyi oynaması, inanılmaz bir baskı kurması, sahayı rakibe dar etmesi şüphesiz önemli; ancak olmayan bir pozisyondan yediği gol, maç sonunda sahadan yenik ayrılmanıza sebep olacaktır. Taraftar ya da kamuoyu sadece skorla ilgilendiği için, sizin sahada yarattığınız harika oyun çoğu zaman konu olmayacaktır. Son 10 yılda bu konuda çok şey söylendi, yazıldı, çizildi; fakat kredi, tüketim ve inşaat üçgeninin dışına çıkarak imalat, tasarruf ve yatırım eksenine geçmemiz mümkün olmadı.

Oysa büyüme; GSYH’nin üretim ve hizmetlerden oluşan toplam hacmindeki genişlemeyi ifade eden niceliksel bir göstergedir. Kalkınma ise büyümenin toplumsal refaha, verimlilik artışına, adil gelir dağılımına, eğitim ve sağlık kalitesine dönüşmesidir. Büyümek için daha fazla üretmek ve hizmet satmak yeterliyken, kalkınmak için bu değerin dengeli paylaşımı esastır.



Son 3 yılı kendi içerisinde değerlendirdiğimizde, sanayinin GSYH içerisindeki payı %21’lerden %17’lere gerilemiştir. İmalat tarafının payı ise aynı dönemde %18,5’ten %14,9’a düşmüştür. Gayrimenkul faaliyetlerinin payı %7’den %11’e çıkmıştır. Kamu yönetimi, eğitim, insan sağlığı ve sosyal hizmetlerin payı ise %13’ten %14’e yükselmiştir. Dış ticaret hacmimizde yaşanan daralma, ekonominin enflasyonla mücadele kapsamında soğumaya başladığını ifade ediyor olabilir. Ancak ihracatta yaşanan daralmanın, ithalatta yaşanan daralmadan daha fazla olması dikkate değerdir.

Hâlâ iç talebin taşıdığı büyüme rakamlarında, son çeyrekle kıyaslandığında karşımıza çıkan 0,1’lik veri ise aslında ekonomik aktivitenin yatay seyrettiğini bize söylüyor. Buradan yola çıkarak, uygulanan para politikasının enflasyona etkisinin istenen seviyede olmamasına rağmen, daha sert bir duruşa sebep olmadığını söyleyebilirim.

Sanayi ve imalatı yeniden merkeze alan bir büyüme modeline dönmek zorundayız. Teşvik ve destek uygulamalarımız revizyona muhtaç durumda. Hâlâ kurtulamadığımız, ancak sürekli söylem ürettiğimiz ara malı ithalatı konusunda artık söylemler eylemlere dönüşmek zorunda. Kur seviyesinden bağımsız bir ihracat stratejisini yeniden gözden geçirmek zorundayız. Yıllardır kimsenin yeterince üzerine düşmediği verimlilik konusunda ciddi projeler üretmemiz şart.



Gayrimenkul şüphesiz kısa vadede önemli bir kalem. Ancak gayrimenkul faaliyetlerinde görülen artışı; teknoloji, ihracat ve verimlilik gibi alanlarda da görmeden sürdürülebilir bir büyüme yakalamamız mümkün değil. Asıl önemlisi ise iş gücü ödemelerinin GSYH’daki payının değişmemesi. Buna olumlu bakardım; ancak vergi sistemimizin düşük ve orta gelir grupları için de aynı yapıda olması, özellikle dolaylı vergiler vasıtasıyla gelir dağılımının daha da bozulması dikkate alındığında; Türkiye büyürken emeği gerçek bir refaha dönüştürerek hem büyümeyi hem de kalkınmayı hedeflemelidir.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Mon, 08 Jun 2026 19:13:01 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Bilgelik mi? Yoksa cehalet mi?</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yazarlar/emrullah-bilgin/bilgelik-mi-yoksa-cehalet-mi/649/</guid>
		   <description>Cehalet bilime sebep olduğu gibi bilimde cehalete yol açar diyen Stuart Firestein, bilime merkezinde cehaletin olduğu yeni bir yörünge çiziyor; bilim,...</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/yazarlar/2021/10/emrullah-bilgin-2808-t.jpg" />
Cehalet bilime sebep olduğu gibi bilimde cehalete yol açar diyen Stuart Firestein, bilime merkezinde cehaletin olduğu yeni bir yörünge çiziyor; bilim, yörüngesinde ilerleme gücünü de cehaletin yol açtığı sorularda buluyor.

Cehaletin kasıtlı aptallığı değil de, bilgideki boşluktan ötürü bilememe halini açıkladığı anlamına dönelim. Kasıtlı aptallık, anlamazlığı ve aydınlanmamışlığı içinde barındırırken, bilgideki boşluğun yarattığı cehalet, o boşluğu doldurma arzusu doğurur. İşe doğru soruları sorarak başlarız ve doğru sorulara yol açan cehalet, Firestein’a göre, bilimcinin elindeki en değerli kaynaktır.

“Cehalet mutluluktur.&quot; sözü Sokratese atfedilir, bazı kaynaklarda ise Descartesa. Thomas Gray bir şiirinde, “cehaletin mutluluk olduğu yerde, Bilge olmak aptalca.&quot; demiştir.



Çoğu kaynaklara göre Cehalet, bilgi ve tecrübe eksikliğidir. "Cahil" kelimesi, habersiz, hatta bilişsel uyumsuzluk ve diğer bilişsel ilişkilerdeki bir kişiyi tanımlayan ve önemli bilgi veya olgulardan habersiz olan bireyleri tanımlayabilen bir sıfattır. Cehalet üç farklı tipte ortaya çıkabilir: olgusal cehalet (bazı olguların bilgisinin olmaması), nesne cehaleti (bazı nesnelere aşina olmama) ve teknik cehalet (bir şeyin nasıl yapılacağına dair bilgi eksikliği) gibi tipleri vardır.

İslam’a göre cahil kimse, azgın, arzularının esiri, vahşi, şiddet taraftarı ve aceleci bir karaktere sahip, yani “barbar&quot; demektir ve klasik kaynaklarda bu anlamda da kullanılmıştır. Terim olarak cahiliye, İslâmdan önce Arapların dinî ve sosyal hayata hâkim olan batıl inanç, tutum ve davranışlarını ifade eder. Cahil yada cehalet bilgi eksikliğini ifade eden bir değer yargısıdır. Somut olgulara dayalı eleştiri niteliğinde, kamu tartışması içinde ve ölçülü kullanıldığında hakaret sayılmaz. Bu anlayışla bu tür eleştiriler asla hakaret olarak algılanmamalıdır. Amaç bu eleştirilerle doğruyu bulabilmektir..

Prof. Dr. Hasan ONAT’a göre cehalet bu gün yalnızca bir eksiklik değil, neredeyse bir kimlik gibi sunuluyor. Onat, "Bilmemek sorun olmaktan çıkarılıyor. Hatta bazen övünülecek bir tavra dönüştürülüyor. Asıl tehlike tamda burada başlıyor. Oysa din, aklı dışlayan bir alan değildir. Tam tersine; düşünmeyi, sorgulamayı, anlamayı ve hikmet aramayı emreder. Akıl ile inanç arasındaki bağ zayıfladığında, geriye sadece şekil kalır. Şekil büyür, öz küçülür. Bilginin yerine slogan, tefekkürün yerine ezber geçtiğinde din de toplumda zarar görür. Çünkü hakikat; cehaletin görüntüsüyle değil, aklın, ilmîn ve hikmetin sessiz derinliğiyle korunur. İnancı güçlü kılan şey cehalet değil idraktir. Dini savunmanın en sağlam yolu da aklı dışlamak değil; aklı, bilim ve ahlakı birlikte inşa etmektir" diyor.

Elbette ki toplumun tamamından bilim adamı olması beklenmez. Çünkü bu anlamda herkesin bireysel beceri ve yetkinlikleri vardır ve farklılık gösterecektir, göstermelidir. İhtiyaçlar hiyerarşisinde her bireyin bir görevi olacaktır. Her insan kabiliyet ve kapasitesini rol aldığı yerde öğrendiği kadarıyla ortaya koyar. Ancak önemli olan hangi seviyede ve dalda olursa olsun yapılan işin, üstlenilen görevin farkında olarak ve bilinçli bir şekilde insan yararına yapılmasının gerektiğini bilmesidir. İşte bu da eğitimle mümkündür. Bu eğitim aile, okul ve toplumda ki eğitimin tümünü kapsar.

Diğer taraftan cahil kimseler, bilgisiz kimseler değillerdir. Cahil kimseler, bildikleri şeyi yanlış bilenler yani bilgiyi yanlış anlayanlar, doğrusu söylense bile kendi bildiğinin doğruluğunu savunanlar ve kanıtlasanız bile bu kanıtı görmezden gelenlerdir. Sosyal bilimcilere göre cahillik yanlış bilgidir.

Sosyolojik açıdan, bireysel yanlış bilgi beraberinde suçu, günahı, hatayı ve birçok olumsuz vakayı peşinden getirir. Eğer bu engellenmez doğrusu öğretilmezse zamanla toplumsal yani sosyolojik bir olgu halini alır.

Cahilliğin nedenleri aslında toplumsaldır, toplum olarak gelişmeyi becerememiş topluluklarda cahil insan sayısı elbette fazladır. Cahilliğin temelinde, “Eğitimsizlik&quot; yatar. Toplum bilgi ve kültürel açıdan gelişemediği sürece, kentlileşmek, okulları, üniversiteleri artırmak, şehirleşmek, konfor alanlarındaki ilerleme bir tedbir olmakla birlikte, cahilliğin giderilmesi anlamında yeterli olamamıştır.

Bu anlamda Türkiye’de yaşayan insanların bilgi ve kültür farkındalığı ile cehalet düzeyleri arasında ki makas, plansız gelişme nedeniyle bir hayli açılmıştır ve bu konuda bir standart yani belirli genel bir seviye oluşturulamamıştır. Bilim, teknoloji ve konforda gelişme sağlanabilse de kültürel düzeyi artıramıyor veya cehaleti yeterince ortadan kaldıramıyor. Sosyolojik alanda ve diğer alanlarda bu sosyal stratejik derinlik ülkelerin gelişmişlik düzeyini belirlemiş oluyor.

Sosyal stratejik derinlik olmadan konfor düzeyinin artması, medeniyet okur yazarlığı (insan hakları, hukuk, adalet, bireysel ve toplumsal normlar vb.) beklenen düzeyde artırılamıyor. Örneğin; sebebi ne olursa olsun trafikte araçtan inip kavga etmek veya araçların önünü kesmek, anlaşamadığı yada sevgide karşılık bulamadıklarının katili olmak, spor müsabakalarını intikamcı sonuçlara döndürmek, yasa ve kamu düzeni uygulayıcıları ile çatışmak gibi bir çok davranış biçimleriyle örneklendirilebilir.

Siyasi/kültürel miras ve Türkiyenin üzerine oturduğu sosyo-kültürel ve tarihsel arka planın analizi ve buradan doğan potansiyel güç unsurları ile bu unsurların değişim ve dönüşümleri, çevre ile iletişim stratejik derinlik olarak yorumlanabilir.

Bazı toplum bilimcileri tarafından yapılan araştırmalarda konfor alanının genel olarak tek düze bir hayat tarzı sağladığı saptanmıştır. Yeni davranışlar üretilmesine gerek kalmadan dün yapılanların kopyalandığı döngüye sahip bir konfor alanı yarattıkları izlenmiştir. Kaygı ve korku seviyesini minimum ve sabit seviyede tutan bu ortam insanları her ne kadar huzurlu hissettirse de, bireysel yaratıcılığa bir zincir vurduğu belirtilenler arasındadır. Bireyler kendi elleriyle oluşturdukları hapishanelerinde artık gelişecek bir evrenin olmadığını düşünüyorlar. Bu statik durum zaman içerisinde bireysellikten toplumsallığa dönüşmektedir.

Bazı çevrelerin konfor alanları ile ilgili değişik görüşleri ise; Korku alanı bir konfor alanını yaratır ve herkesin konfor alanı kendine göredir. Bunun gelirle giderle veya konumla da ilgisi yoktur, şeklinde tanımlayanlarda vardır. Bu tür konfor alanları genellikle, güvenliğin ve yaşamsal faaliyetlerin kısıtlı olduğu veya engellendiği coğrafyalarda ve toplumlarda ön planda yer almaktadır.

Türkiye cehaletiyle övünen bir ülke olmamalıdır. Türkiye, tarihi hastalığı olan yolsuzluk ve buna sebep olan cehaletle savaşır durumdadır. Üstelik bu savaşı halk, kendine karşı yapmaktadır. Tabi ki bu gün imkanlar ve araçları artmasıyla dünden daha fazla yolsuzluk yada haksızlık veya adil olmayan uygulamalar var ve bunun sonucu ortaya çıkan fakirlikle mücadele ediliyor. Bu durumda ise iç ve dış yönlendirmelere fırsat doğuyor. Çünkü halk, bazı birleşmesini istemeyenler tarafından yönlendiriliyor. Toplum yaşam mücadelesi vermekten, hayatta kalma çabasından bu tür odakları fark edemiyor. Ülkenin GSMH’nın büyük bir bölümü belli gruplar tarafından paylaşılıyor, iktidarlarda kendi zenginlerini sermayelerini yaratıyor, sosyal ve ekonomik dengeler bozuluyor. Bu noktada devlet eğitim, hukuk ve gelir dağılımında adalet sağlayamadığı için ayrışmalara engel olmakta başarılı olamıyor. Fırsatçılık ön plana çıkıyor, düzen bozuluyor. İşte bu, yeni emperyalist düzenin parametrik etkenlerinden biri olarak kabul edilmektedir.



Gelişmekte olan ülkelerde ekonomiyi ayakta tutmak piyasa etkinliğini ve ticareti hareketlendirmek ve hacim yaratmak için inşaat sektörü, kıymetli madenler ve faiz gelirleri gibi üretime yönelik olmayan yada üretime etkisi az veya az katkı sağlayan alanlarda kullanmakla, iktisadi yada ekonomik gelişmede uzun vade de etkili olamamaktadır. İnşaat sektöründe uzun dönemde beklenen fayda potansiyel olarak minimum seviyede gerçekleşmektedir. Bu alanda gerekli mal ve ihtiyaç duyulan araç/malzemelerin bir çoğunun ithaliyle, üretimin ekonomik döngüsü kısa süreli olduğundan etkisi yüksek seviyede olamamaktadır. Aslında amaç arz-talep dengesini sağlamak olsa da geniş anlamda üretim araçlarını tamamıyla harekete geçiremiyor, yüksek kapasitede çokta bir şey üretemiyor, konut, barınma, yapı stoku ihtiyacı ile geçici istihdam ve arkasında sanatsal yapılar dışında entelektüel bir gelişme sağlayamıyor. İktidarlar, eğitime-sanayiye para harcayacağına, ekonomiyi inşaat sektörüyle ayakta tutmaya çalışırken, farkında olmadan toplumu manipüle etmiş oluyor, kitleler ekonomik okur yazarlıktan uzak ama para kazanmış oluyorlar, dolayısıyla elde edilen sermaye üretim alanlarına yönelemiyor.

Bu alanda elde edilen gelirlerin çok azı fabrika yapan fabrikaya dönüşebiliyor. Bu nedenle kaynaklar etkin kullanılamıyor veya verimi düşük alanlarda kullanılıyor. Toplumsal ve ekonomik arz talep dengesi kurulamıyor. Ülkelere yönelik şehir imar planları, sanat yapıları, kalkınma projeleri, fabrika yapan fabrikaların inşası gibi bilim ve teknolojiyi içeren inşaat alanları elbette ki bu kategoride değerlendirilemez. Bu anlamda son yüz yılda ülkeler arası savaşlar ile iç savaşlar nedeniyle Gazze, Ukrayna, Suriye, Lübnan ve Yemen gibi bir çok ülkede tahrip edilen sanat yapıları, binalar ve diğer yapıların imar edilmesi medeniyet göstergesi kültür ve sanat seviyesini temsil etmekle birlikte, ekonomik ölçekte olduğu kadar, sanatsal ölçek olarak da değerlendirilmelidir.

Ulusal bir kültürün birikmesi, toplumun ortaya çıkan yeni kavramlarla özdeşleştirilerek, geleneksel kültürünün oluşması, ekonomiyi destekleyen bilim, sanayi ve teknolojik alanda yapılan hamlelerle gerçekleştirilmektedir. Ülkelerin ekonomik istikrarı makro, mikro ekonomik planlar ve yöntemlerini de kapsar. Kentli olmak için kente taşınmak gerekmiyor. Kente her taşınanında kentli olduğu anlamına gelmiyor. Özellikle kentleri bu tür toplumsal göçlere hazırlamak gerekiyor. Kentli olmak, çağdaş medeniyeti bütünüyle olmasa bile, biraz anlamış olmayı gerektiriyor. Bu toplum kültürü şehir hayatını, sahip olduğu kültürle yozlaşmadan özdeşleştirmesi içselleştirmesi gerektiği sosyolojik bir gerçektir.



Örneğin bölgesel planlar dışında İstanbulda artık bir plan yapılaması zordur. Hatta dünyada bu kadar büyük şehirlerin planlanması zordur, yapılsa da beklenen sonucu alabilmek zordur. Çareyi Anadoluda aramalı, Anadolu şehirleri eğitim ve sanayiyle cazibe merkezi haline getirilmeli ve büyük kentlerin ağırlığı bu şekilde hafifletilmelidir. İşte bunun için kentlerde üretime ve dolayısıyla kalıcı istihdama yönelik yatırımlar ve gelişmeler sağlanmalıdır.

Bir ülke profesyonellerle yönetiliyorsa gelişme kaydedebilir. Siyasiler sayesinde bürokrasinin amatörler ve yetersizler elinde toplanması, toplumsal bir hastalık haline gelmiştir. Siyasilerin sonraki yılları ilk yılları kadar verimli olmayınca toplumsal temellere ve taleplere dayalı uygulamalar yerine, öncelikle siyasi kararların uygulanması gelişmenin, büyümenin hızını kesmekte veya yavaşlatmaktadır. Demokratik, ileri, katılımcı hedefleri olan hiç bir ülke cahil yada amatör kadrolarla idare edilmemelidir. Ancak Türkiye son elli yılda bu hastalıktan kurtulamamıştır.

Günümüzde eğitimin her alanda çökmesi de bir hastalık değilse nedir? Eğitimde toplumun yapısına uygun uzun vadeli planların ve modellerin gerçekleştirilememesi, çok sık sistem değişikliklerine gidilmesi verimini ve seviyesini düşürmektedir. Bu durumda ülkede düşünenler, sorgulayanlar çoğalmıyor ve bundan da endişe duyulmuyor. En çok AVMler, borsalar, gökdelenler, saraylar, Villalar, otomobiller, yollar, camiler düşünülüyor ve bundan da rahatsız olunmuyor.

Uzun vadeli stratejik planlamalar yetersiz kalıyor veya gecikiyor, çünkü planlama yapacak profesyoneller işbaşına getirilmiyor veya getirilemiyor. Önce yağma yapılıyor, sonra plan yapılıyor, taraflardan biri oy almak istiyor, diğerleri ise ev sahibi olmak istiyor ve bu taraflar birbirleriyle çok iyi anlaşabiliyorlar çünkü tüm bunlar hukukla uyumlu hale getiriliyor savunuları ön plana çıkıyor.



Türkiyede felsefe yapıldığı sanılmakta ya da felsefe anlayışı olmadığı için eleştiri kavramı da gelişmemektedir. Az gelişmiş toplumlarda ve ülkemizde eleştiri yapıldığı zaman, sanki hakaret edilmiş gibi algılanıyor! yorumları yapılıyor. Türkiye Cumhuriyeti, İslam toplumları tarihinde gerçekleştirilen en yeni ve büyük medeniyet projesi olarak kabul edilmektedir. 20nci yüzyılın en büyük toplumsal değişimi, Türkiye Cumhuriyeti devleti ve gerçekleştirdiği yeni düzen, Fransız ihtilalinden sonra en köklü değişim olarak değerlendirilmektedir.

Dünya tarihi 1453’de İstanbul’un fethi, 1923’de de Cumhuriyetle birlikte bir devrin sona erdiği ve yeni bir devrin başladığı çağ kapatıp, çağ açan en önemli dönemlerindendir. Son yüzyılda ise İslam toplumlarının çağdaş dünya ile sürüp giden uyuşmazlığı, Türkiyeyi de olumsuz bir şekilde etkilemektedir. Çünkü Türkiye inanç birliği nedeniyle bu toplumlara ve ülkelere sahip çıkmak durumundadır. Türkiye, son zamanlarda savunma sanayi ve enerji alanında ki gelişmeleri bu etkinin dışında tutmayı başarmıştır. Savunma sanayisinde ki gelişimi elbette dışa dönük bağımlılıktan kurtaracak dünyadaki yerini belirleyecektir.

Türk Mimar ve Akademisyen Prof. Dr. Doğan KUBAN Türkiye’deki cehalet anlayışına ve etkileyebileceği alanlar konusunda sert eleştiriler getirmektedir; “Türk aydını, Amerikan sömürgeciliği ve kırsal kültür tarafından esir alındı, olan bitenler ahlaki ve entelektüel iflastır, aydınlar doğrudan katılmıyor olsalar da, toplumu saran ahlaki çöküntüyü sanki normal bir olguymuş gibi izlemekle yetinerek, hoş göstererek, ona ortak oluyorlar.&quot;

“Bu ülkede ağaç ve orman katliamı var, su katliamı var, insan ve özellikle kadın katliamı var, hepsinin üzerinde, hayvanlarıyla birlikte doğa katliamı var, kent yaşamı katliamı var.&quot;

Bu bir kara mizah değildir. İyi yönde yapılanları karalamak olumsuz göstermek asla değildir. Çünkü dünyanın bilim ve teknolojide geldiği nokta herkes tarafından görülmektedir ve Türkiye bu gelişmelerden daha fazla pay almalıdır. Eleştiriler bu yönde anlaşılmalıdır, şeklinde açıklıyor. Bazı bölümlerde alıntı yapılan, Prof. Dr. Doğan KUBAN’ın bu yazısında belirttiği bazı hususlarda, zamanın gerisinde kalmış bazı önemli olumlu yada olumsuz öğelerin, Türk toplumu tarafından aşıldığı, bunda sadece Türkiyedeki bilim adamlarının veya entelektüel yapının değil, evrensel iletişimin gelişmesi ile emperyalist düzenin, mal ve ürünlerin pazarlama stratejilerinin de etkili olduğunu kabul etmek, bu seviyede koruyucu toplumsal projeler ortaya koymak gerektiği öngörülmektedir.



Türk toplumu, savaşçı genleri ile vatan savunmasının ortaya çıktığı durumlarda, hangi şartlar oluşursa oluşsun savaşmaktan geri kalmamıştır, kalmayacaktır. Bu durumu 126 yıl öncede, “Kurtuluş Savaşı&quot;nı yaşayarak vatanı, milleti ve insanlık için düşünüp çalışacak bir çok vatan severinin olduğunu öğrenmiş ve göstermiştir. Bu günde varlığıyla ülkesinin geleceğini hazırlayacak milyonlarca vatan sever insanın olduğunun farkındadır. İçinde bulunduğumuz süreçte sesleri az çıkıyor olabilir ve düşünceleri net olarak okunamayabilir. Ancak onlar gerçek medeniyetin, insani düşünce dünyasının ortaklarıdır. Bu sessiz kalabalıklar Türkiye’nin yeni derin devleti, her şeye rağmen gizli siperlerde yatan kalabalıklarıdır.

Birilerini diğerlerinden ayırmak ve ötekileştirmek mümkün değildir..!

Barışa ve refaha ulaşmış bir ülke olabilmek ümidiyle, Kurban Bayramınızı tebrik ederim.

Esen kalın.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Mon, 25 May 2026 12:27:34 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Rasyonel politikaları tartışmak</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yazarlar/erdal-kucuksehir/rasyonel-politikalari-tartismak/648/</guid>
		   <description>28 Şubat’ta İran, Amerika ve İsrail arasında; ucu açık, uluslararası hukukun yok sayıldığı bir savaş başladı ya da başlatıldı. Bu savaş,...</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/yazarlar/2021/11/erdal-kucuksehir-5414-t.jpg" />
28 Şubat’ta İran, Amerika ve İsrail arasında; ucu açık, uluslararası hukukun yok sayıldığı bir savaş başladı ya da başlatıldı. Bu savaş, bugüne kadar sonuca ulaşmamakla birlikte, her gün yapılan yeni açıklamalarla piyasaların manipüle edildiği bir sürece dönüştü. Nükleer gerekçelerle başlayıp Hürmüz Boğazı denklemiyle devam eden bu krizin nasıl sonuçlanacağından ziyade, etkilerini tartışmak gerekiyor.

Bize yansıyan kısmını Nisan ayı enflasyon rakamlarında görmüş olduk. Yılın ilk dört ayında yaşadığımız enflasyon %14 seviyelerine ulaştı. Hâliyle uygulanan para politikası da her kesim tarafından sorgulanır hâle geldi. Artık sivil toplum örgütleri, ekonomistler, oda ve borsa başkanları; uygulanan para politikasının esnetilmesinin mümkün olabileceğini, hedeflerin zaten tutmayacağını, birkaç puanlık sapmanın ise tolere edilebileceğini dillendiriyor.



%40’lı seviyelerden devralınan enflasyon, üç yıldır uygulanan ekonomik politikalar sonucunda %75’lere kadar çıktıktan sonra düşme eğilimine girmiş olsa da burada oluşan momentum ve halkta oluşan yüksek enflasyon algısı ne yazık ki değişmedi. Sokağın enflasyonu ile resmî rakamlar arasındaki fark, eninde sonunda bir tarafın lehine değişecekti. İlk etapta baskılanan kuru serbest bıraktık, ardından da enflasyon hedefiyle uyumlu şekilde kontrol ederek dezenflasyon sürecine katkı sağlamasını istedik. Ancak süreç; gerek siyasi gelişmeler gerekse dış etkiler nedeniyle beklentilerin çok üzerine çıktı.

Maliye politikası, programın başlangıcında programın aksine parasal genişlemeye hizmet ederken; son bir yılda gerek vergi tarafında gerekse kamu harcamaları tarafında para politikasıyla daha eş güdümlü hareket etmeye başladı. Aslında ham petrol ve türevleri öngörülen fiyat aralığında kalsaydı, program bu yılın sonuna doğru enflasyonu %23-25 aralığına düşürürken faiz oranlarını da bugüne kıyasla daha makul seviyelere getirmeyi başarabilirdi.

Savaşın orta ve uzun vadeli hedefleri tüm küresel ekonomide değişmeye başlayınca, bizde de farklı fikirler dillendirilmeye başlandı. Kurda bir düzeltme yapılması, faizlerde daha esnek olunması, iş gücü destekleri gibi iş çevrelerinden gelen birçok öneri ve talep bugünlerde çeşitli platformlarda kamuoyuyla paylaşılıyor.

Ancak bu öneriler sorunların çözümü değil. Zaten uzun zamandır sorunları çözmek için de gerçek anlamda uğraşmıyoruz. Eğer çözme irademiz olsaydı, bugün geniş tanımlı işsizlik oranımız %30’ları görmezdi. Rekabeti iş gücü maliyetlerinde arayarak, kur seviyesine güvenerek ihracat yaparak, düşük finansmanı verimsiz alanlarda kullanarak bugünlere gelmedik mi? Kamu maliyemiz hâlâ piyasanın en büyük borçlanıcısı konumunda değil mi?

Çünkü yüksek enflasyon; toplumsal olarak kimsenin memnun olmayacağı sonuçlar üreten ve bu sonuçların onarımının uzun yıllar aldığı bir hadisedir. Sayın Şimşek’in tabiriyle “rasyonel politikalara&quot; dönmeden önce öylesine garip politikalar uyguladık ki, sabit gelirli kesim üzerinde oluşan satın alma gücü kaybının telafisi mümkün olmadı.



Bu program, enflasyonla mücadele konusunda sürecin uzaması nedeniyle eleştirilse de eş güdüm içerisinde yürütülemeyen kamu maliyesi tarafı hep geriden geldi. Üstelik yüksek enflasyon beklentisi ve algısı, toplumsal olarak ahlaki değerleri de aşındırdı. Kimin neyi hangi kritere göre fiyatlandırdığını anlamak ya da bu fiyatları herhangi bir ekonomik temele dayandırmak bugün neredeyse mümkün değil. Denetim tarafı hep eksik kaldığı gibi, fiyatlar üzerinde kamu eliyle baskılama yapılması da istenmeyen sonuçlara yol açtı. Bunca olumsuzluğa rağmen, KKM gibi bir uygulamadan bu program sayesinde çıkılmış olması sevindirici bir gelişme olarak kayıtlara geçti.

Refah düzeyimiz bozulduğu gibi gelir dağılımı konusunda da iyi bir noktada değiliz. Sorunun çözümü kısa vadede para ve maliye politikalarından bekleniyor; ancak bunları destekleyecek yapısal sorunlarımız neredeyse hiç gündeme getirilmiyor. İhracatçımız döviz kurundan, inşaatçımız faiz seviyesinden, sanayicimiz ise iş gücü ve enerji maliyetlerinden şikâyetçi olunca; siyaset de doğal olarak vaktini bunlara harcamayı tercih ediyor.

Kaldı ki aynı siyasi irade, 2004-2016 yılları arasında yıllık ortalama %8 civarında enflasyon oranını yakalamayı başarmıştı. Son 10 yıla baktığımızda ise dönüp dolaşıp aynı şeyleri yaptığımızı, ancak farklı sonuçlar elde etmeyi umduğumuzu görüyor ve geleceğimiz adına üzülüyorum.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Mon, 11 May 2026 08:45:34 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Savaş kapasitelerinde değişim</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yazarlar/emrullah-bilgin/savas-kapasitelerinde-degisim/647/</guid>
		   <description>Dünyaya küresel barışı getireceğini ifade eden ABD Başkanları genellikle dönemlerinde huzursuzluğa, barışı tehdide yönelik politikalar ve söylemler...</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/yazarlar/2021/10/emrullah-bilgin-2808-t.jpg" />
Dünyaya küresel barışı getireceğini ifade eden ABD Başkanları genellikle dönemlerinde huzursuzluğa, barışı tehdide yönelik politikalar ve söylemler ürettiğine bir kez daha tanık olunmuştur.

ABD ve Trump savaşları sona erdirerek, barışı getireceğini ifade ederken şu an itibariyle pekte öyle olmadığını gösteren Başkanlardan biri olmuştur. Yine, “Amerika’yı yeniden büyük yapacağız&quot; söylemiyle ironik biçimde Amerika’yı büyük yapan değerlerin yok edilmesi izlenmektedir.

ABD ve İsrail’in İran’ın Tahran ve İsfahan ile diğer kritik kentlerine yönelik geniş çaplı hava harekatıyla 28 Şubat 2026 da başlayan savaş aralıksız devam etmişti. Savaşın başı itibariyle İran, balistik füzeler ve insansız hava araçlarıyla İsrail anakarasını, ABD anakarasına ulaşması mümkün olmadığından, menzil mesafesinde bulunan ve bu noktalardan tehdit edilen ABD üslerini ve körfezdeki hedefleri vurarak misilleme yapıyordu. Hürmüz boğazında ki gemi trafiği aksarken, bölgesel gerilim her geçen gün artıyor. İran, İsrail’in endüstri bölgelerini hedef alıyor.



İsrail hava savunma sistemlerinin havada tespit edip imha edemediği füzeler hedefleri vuruyordu. Başlangıçta İran’ın bu saldırılar karşısında, dünya kamuoyu ve strateji uzmanlarınca bir kaç gün dayanabileceği yorumları yapılıyordu. Ancak öyle olmadı. İran son ana kadar ayakta kalabilmeyi başarmıştı. Üstelik isabetli saldırılar gerçekleştirmiş, İsrail ve üslerin bulunduğu körfez ülkelerinin kritik tesislerine zarar vermiştir.

ABD ordusu savaşma kapasitesinden uzaklaştı mı?

ABD, körfez ülkelerine olası saldırılarda milyarlarca $ karşılığında koruma taahhüdünde bulunmuştu. Ama İran füzeleri tarafından vuruldular. ABD, körfez ülkelerine karşı taahhüdünü yerine getiremedi. Artık ABD ordusu ve gücü sorgulanır pozisyondadır. Belki de Amerikan ordusunun eski gücünde olmadığını söylemek yanlış olmayacaktır. İran savaşı sonrası en azından böyle bir görüntü veriyor.



Yüksek kapasiteli ve eş zamanlı çatışmalarda ABD kapasitesinin yetersiz kalabileceği yorumunu yapanların sayısı artmıştır. İsrail’in taşeronluğunda ABD İran saldırılarının başlatılması iki aya yaklaşmıştı. Barış antlaşması gerçekleşmese de ateşkes devam etmekte ve taraflar saldırılara ara vermiş olmakla birlikte her an her şey olabilir. Ancak çatışma sürecinde; ABD ve taşeronu İsrail İran’ı bile dize getiremedi. İran’la baş edemeyen bir ABD, daha güçlü karşıt güçlerle veya Çin’le Rusya ile olası bir savaşta baş edebilecek mi? Küresel bazı stratejistler ve yorumcuların başarabilecek düzeyde olup, olmadığı yaygın olarak tartışılmaktadır.

Kesin ifadeden uzaklaşılmasının nedeni, içinde bulunduğumuz süreçte, İran’a karşı meşru mazereti olmayan, ABD ve İsrail’in ileri ki süreçlerde olası bir çatışma ve savaşta Çin’e veya diğer bir ülkeye karşı kamuoyundan haklılık meşruiyeti alarak çatışması, NATO ve Pakistan, Hindistan, Türkiye gibi ülkelerin desteklerini alması halinde bu güce ve yetkinliğe ulaşabileceği yorumları yapılmaktadır.

Dünya kamuoyunun da izlediği ABD, İsrail-İran savaşının sona erdirilmesiyle ilgili 11 Nisan 2026’da İslamabad’da taraflar arasında yapılan kısa veya uzun süreli ateşkes ve kalıcı barış görüşmelerinden bir sonuç alınamadı. Ancak bu görüşmelerin devam etmeyeceği anlamına gelmemektedir.

İran’ın öne sürdüğü 10 maddelik ön şartlardan Uranyum zenginleştirilmesi ile Hürmüz boğazının kapatılması konuları ABD tarafından kabul görmemesi ile görüşmeler tıkanmış olmakla birlikte, görüşmelerin enformasyonla veya arka planda aracılar vasıtası ile devam ettiği anlaşılıyor. Doğrudan ilişkili olmadığı belirtilse de Lübnan-İsrail savaşında tarafların ateşkese varması güven vermemekle birlikte, İran, askeri gemiler dışında Hürmüz boğazını geçişlere açtığını açıklamıştı. Ancak ablukanın devam ettirilmesi nedeniyle bu süre çok kısa oldu. Buradan anlaşılan, taraflar arasında uluslararası mütekabiliyet sistemi işletiliyor, taraflardan biri özellikle ABD, Trump aleyhte yaptığı bir açıklama karşılığında İran’dan bir hamle gelmektedir.



ABD ve Trump’un uluslararası diplomasi diline uymayan bir dil kullanması İran’ın Hürmüz boğazının açılması konusunda kararsızlığını sürdürmektedir. On günlük aradan sonra tarafların görüşmelere devam edeceği belirtiliyor. Ancak süre daraldı 23 Nisan 2026’da sona eriyor. İran’ın uranyum zenginleştirilmesi, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın kontrolünde belli bir takvime bağlanması, İran’a taraflarca saldırılmayacağının garanti edilmesi ve bazı yaptırımların kaldırılması, savaş tazminatı ve özellikle dondurulan finansal kaynakların serbest bırakılması konusunda anlaşmaya varılması beklenmektedir. Bu sonuç İran’ın savaş başarısını arka planda bırakmış mı? oldu sorusuna ise, İran’ın savaş başarısının tarafları anlaşma noktasına getirdiğini belirtmek gerekiyor.

Hürmüz Boğazının ABD tarafından ablukaya alınması İran petrolünden faydalanan Çin’in uyanmasına neden olmuştur. Çin tüm bu gelişmeler karşısında uluslararası kamuoyuna bir açıklama yaparak, Çin’e ait gemilerin İran’la yapılan anlaşmalar gereği boğazdan geçeceğini ve buna engel olunmasının uluslararası su yolu kurallarına uymadığını belirtti. Çin lideri Kim Jong İsrail’in bir devlet olmadığını ve Washington destekli bir terör projesi olduğunu beyan etmesi ile sessizliğini bozmuştur.

Bir anlamda Hürmüz boğazı, Basra körfezini Umman denizine bağladığı, İran ve Umman karasuları dahilinde olması ve İran’ın Hürmüz boğazını kontrol etmesinin mümkün olduğu değerlendirilse de, anılan bölge uluslararası su yolu geçişi olarak bilinmektedir. Su yolu geçişleri genellikle BM Deniz Hukuku Sözleşmesi kapsamında, "transit geçiş" hakkı ile düzenlenir. İran’ın Hürmüz boğazını kontrol etmesi ne kadar BM Deniz Hukuku Sözleşmesine aykırı ise ABD’nin de Hürmüz boğazını ablukaya almasının aynı derecede aykırı olduğu belirtilmektedir.



İsrail ateşkese dahil olmadığı gerekçesi ile Lübnan’a karşı saldırıları ile barış konusundaki bu olumsuz tutumunu devam ettirmişti. Ancak gelinen aşamada taraflar arasında 10 günlük ateşkes anlaşması sağlandığı görülüyor. Bu ateşkesin, İran’ın Lübnan’da Hizbullah’a verdiği destek nedeniyle İran-ABD, İsrail savaşında olası anlaşmazlık ve çatışmaların başlatılması sonucu bozulabileceği de belirtiliyor. İran aynı zamanda Yemen’de Husi gruplarına da destek vermektedir.

İslamabad görüşmeleri tarafların yeniden güç toplaması ve lojistik desteklerin arttırılmasına yönelik zaman kazanmak mı? Yoksa gerçek anlamda savaşı bitirmek mi? olduğu ilerleyen süreçte anlaşılacaktır.

Diğer taraftan 17-19 Nisan 2026’da Antalya’da yapılan Uluslararası diplomasi formuna (ADF), 150 den fazla ülkeden 230’a yakın üst düzey devlet görevlisi katılmıştır. Belirsizliklerle mücadele anlamında, küresel krizler jeopolitik riskler ve belirsizlikler karşısında diplomasinin, diyaloğun ve işbirliğinin önemi vurgulandı. Adil dünya vurgusu, Türkiye, forumda daha adil ve barışçıl bir dünya düzeni için çözüm önerileri paylaşıldı. Yeni dış politika vizyonu çerçevesinde, Türkiyenin çok yönlü ve yenilikçi dış politika anlayışı, küresel meselelerin çözümünde proaktif bir platform olarak öne çıkarıldı. Bölgesel ve küresel gündem olarak, Gazze başta olmak üzere bölgesel çatışmalar, güvenlik, enerji ve dijital dönüşüm gibi konular tartışıldı. Forum kapsamında kritik toplantıların katkı sağladığı, yapılan ikili ve çoklu görüşmeler ve değerlendirmelerin diplomatik ve siyasal sonuçları yansıtılarak tamamlandı.

İran-ABD, İsrail savaşı sonucu dünya kamuoyunda yapılan yorumlar değerlendirildiğinde;

Son dönemlerde, ABD savunmaya her yıl yaklaşık 1 trilyon $ harcamasına rağmen, bugün yıllar öncesine kıyasla önemli ölçüde yetersiz kalan bir savunma sanayisi ve lojistik altyapısına sahip olduğu yorumlarını doğruluyor. ABD ordusu dünyanın en güçlü ordusu olmaya devam etse de, ekipmanlarının, savaş araç ve gereçlerinin eskimesi ve personel eksikliği gibi sorunlarla karşı karşıya kalması durumunun, uzun süreli ve eşzamanlı büyük çaplı çatışmalara müdahale etme kapasitesini sınırlamaktadır. Bu sorunun, soğuk savaşın sona ermesinin ardından dünyada tek kutuplu güç olarak kalmasından kaynaklı, başlayan savunma sanayi tabanının uzun süreli bir erozyona uğraması sürecinin sonucu olarak değerlendirilebilir. Bu sonucu daha çok etkileyen faktörlerin başında yönetim zafiyetleri yer almakla birlikte Obama, Biden ve Trump yönetimlerinin uluslar arası ilişkileri ve ekonomik politikaları askeri güç stratejisine dayandırmaları kırılma noktası olmuştur.



ABD’nin savunma sanayisi ile ilgili değerlendirmelerde;

1990larda Pentagonun önemli savunma ihaleleri için rekabet eden 51 büyük ana yüklenicisi ve konsorsiyumları vardı. Son dönemlerde bu yapı şirket konsolidasyonları (birleşmeler) yoluyla küçülerek, sadece beş dev savunma firmasının kaldığı bilinmektedir.

1) Lockheed Martin,

2) RTX (eski adıyla Raytheon),

3) General Dynamics,

4) Northrop Grumman

5) Boeing Military.

Bu konsolidasyon, tekelleşme yönlü gerçekleşmiş ve savunma sanayinde olması gereken rekabeti ortadan kaldırmıştır. Bu tekelleşme savaş araç ve gereçlerinin fiyatlarını oldukça yukarıya çekmiş ve büyük ölçekli üretim kapasitesini önemli ölçüde azaltmıştır. Örnek olarak 40 yıl önce birim fiyatı 25 milyon $ olan F-16’nın fiyatı, her ne kadar teknolojik yenilik ve ilaveler yapılmış olsa da aşırı bir fiyat yükselişi göstererek 4 kat artmış, en ucuzu bile 100 milyon $ düzeyine kadar çıkmıştır.

ABD savunma sanayisinin içinde yer alan askeri uçak sektöründe üretici firma sayısı 1990larda 8 iken bugün 3e düşmüştür.

Taktik füzelerde, mevcut üretimin yaklaşık %90ı sadece üç kaynağa bağlı kalmıştır.

Kara savaş araçları için 1990da 3 üretici firma varken, 2020 yılı itibariyle sadece General Dynamics kalmıştır.

Savunma sektörü, 1985ten bu yana yaklaşık 2 milyon olan vasıflı uzman mühendisini kaybederek işgücü 1,1 milyona kadar düşmüştür.

Neredeyse artık Mühimmat üretemeyen bir ABD var. Soğuk Savaş döneminde, Amerikan fabrikaları tam savaş koşullarında ayda 438.000 top mermisi üretebiliyordu. 2022deki Ukrayna işgalinden önce aylık üretim sadece 14.400 adetti. Milyarlarca dolarlık yatırımdan sonra bile 2024 ile 2026 arasında kapasite aylık 40.000 ile 55.000 mermi sayısına çıkabildi, ancak bu rakam 100.000 mermi hedefinden hâlâ çok uzaktadır.

ABD ordusu donanma açısından değerlendirildiğinde ise;

Deniz savaş unsurlarının küçüldüğü, 1991 yılında ABD’de 8 adet devlete ait tersane faaliyet gösterirken, bugün geriye sadece 4’ünün kaldığı (Portsmouth, Norfolk, Puget Sound ve Pearl Harbor); bu tersanelerinde neredeyse sadece bakım ve onarım yönünde faaliyette bulunduğu belirtilmektedir. Yeni savaş gemisi inşaası yapılmadığını söylemek yerinde olacaktır.

13 milyar $’a üretilen Gerald Ford’un savaşamayacak durumda olduğu değerlendirmeleri yapılmaktadır. Büyük okyanus gemileri inşa edebilen özel tersanelerin sayısı 1950lerden bu yana %80 civarında azaldığı belirtilmektedir. Bugün itibariyle, büyük savaş gemilerinin inşası, birkaç şirketin kontrolündeki sadece yedi ana tersanede, ancak her biri milyarlarca dolara mal olacak şekilde yapılabiliyor. Güçlü Ordu, Güçlü ABD demekse, ABD artık Hegemonyasını sürdüremeyecek kadar güçsüz bir duruma düşmüş olabilir mi?

Küresel strateji okuyucuları ve analistlerce bunun sebebi olsa, olsa ABD’nin tek kutuplu savunma politikaları ve savunma bütçelerinin rahatlığı, İnsan hakları, demokrasi ve özgürlük anlayışından uzaklaşması, tamamen emperyalizmin temsilcisi, lideri pozisyonunda olması, petro-dolar ve askeri sanayi kompleksi serüvenin de savaş ve çatışmaların haklı gerekçelere dayanmaması ve özellikle de İsrail’in meşru olmayan savaşlarına koşulsuz destek vermesinden kaynaklandığı ön görülmektedir.



Son dönemde de İran’la yapılan çatışmalarda haklı bir gerekçenin bulunmaması, İsrail’in arz-ı mevud çıkarları doğrultusunda kararlara dahil olması, buna rağmen üstünlük sağlayamaması ön planda değerlendirilmektedir.

Bu inatlaşmalar dünyayı bir felakete doğru sürüklüyor. Bu da İran’da ve Körfezde daha büyük zarara mal olabilecek saldırılar anlamına gelmektedir. Petrol fiyatları yükseliyor, piyasalar belirsizlik sonucu istikrarsızlaşıyor ve finansal araçların yönleri karmaşıklıklara yol açıyor ve savunma sanayi satıcıları ve bundan faydalanan çevreler dışında diğer firmalar ve ülke ekonomileri küçülmeye devam ediyor. Ekonomide ki bir kesim kazanırken diğer bir kesim kaybederek yoksullaşmaya devam ediyor. Gerçek anlamda sermaye yer değiştirmiyor zenginler daha çok zengin oluyor.

Bir Hitler stratejisi yürüten Trump ve İsrailin dünya için nelere mal olabileceği ortadadır. ABD halkı milyarlarca dolara mal olan bu anlamsız savaştan huzursuz, İsrail öyle veya böyle tükenmeye devam ediyor. Netanyahu’ya öfke doruğa ulaşmış boyuttadır. NATO ülkeleri ve diğer dünya ülkeleri bu savaşı NATO’nun savaşı olmadığı, İsrail ve ABD’nin tek taraflı bir savaşı olduğunda hem fikir oldukları ABD ve İsrail’e verilmeyen destekten anlaşılmaktadır.



Bu arada insanoğlunun umutla beklediği BM Güvenlik Konseyi ne yaptı? Toplandı ve ne Trumpa ne İsraile bir satır kınama ifadesinin bulunmadığı bir kararı Çin ve Rusya’nın çekimser, 13 ülkenin kabul oyuyla "İranın körfez ülkelerini vurmasını" kınadı.

Bu kadar da olmaz, dedirten bir anlamsız karar. İrana körfez ülkelerini vurmamasını söyleyen BM Konseyi, Trump ve İsraili bu işten vazgeçmesi için kınayamamıştır. İsrail’in Gazze mağdurları hakkında aldığı idam cezası kararının uygulanması konusunda sessizliğini koruyan BM ve bundan etkilenen dünya kamuoyu da güvenilirliğini her geçen gün kaybetmektedir. Bu durum küresel dünya için hiçte adil, hiçte hukuki ve insani boyutta evrensel bir karar değildir.

İsrail neden Ortadoğu’nun hakimi gibi davranır. Ortadoğu ve Körfez ABDnin binlerce kilometre uzağındadır. ABD uçak gemileri, uçakları, deniz piyadeleri bu coğrafyada ne arıyor, ne aramaya geldiler diye neden sorgulanmaz. Küresel dünyanın temsilcisi hatta kendisi BM Güvenlik Konseyi niye sormaz Herkes biliyor petrol, maden vs. aramaya geldiklerini.



İran nükleer silah üretmekle suçlanırken, işaret edilmesine rağmen İsrail’in mevcuttaki nükleer silahları neden sorgulanmaz. Uluslar Arası Atom Enerjisi İsrail’i neden denetleme kapsamına almaz? Tüm bu endişelere ve tespitlere rağmen, ABD harcamalar ve teknolojik kapasite açısından dünyanın en büyük askeri gücü olmaya devam ediyor. Konu bu günden daha çok geleceği ilgilendiriyor. örneğin eğer gelecek 10 yıla kadar veya daha yakın gelecekte Çin-ABD-Rusya vb. kapışması yaşanırsa, ABD savunma sanayisi ve dolayısıyla ordusu hazır mı? Sorusunu gündemde tutacaktır. Bu belirsizlikler ve savaşlar dünya insanının geleceğini daha çok ilgilendirmekte ve etkilemektedir.

Küresel güçlere güvenini kaybetmekte olan dünya insanı; mevcut küresel sistemde küresel barışın geleceği için önemli ipuçları vermekte ve mevcut sistem yerine, çok uluslu, çok merkezli yeni küresel güçlerin ortaya çıkmasıyla, yeni küresel sistemlerin, yeni küresel dengelerin oluşturulabileceği mümkün görülmelidir. Ancak ülkemiz için önemli olan; Türkiye’nin bu küresel sistemde ne kadar etkili olabileceği, nerede ve hangi boyutta yer alacağıdır.



Barışın hakim olduğu bir dünya gerçekleşmesi ümidiyle. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı Kutlu Olsun.

Esen kalın..
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Wed, 22 Apr 2026 13:14:00 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Öngörmek</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yazarlar/erdal-kucuksehir/ongormek/646/</guid>
		   <description>Tahmin etmek, önceden bilmek, projelendirmek gibi eşanlamlı kelimelerle de ifade ettiğimiz öngörü kelimesi kabul görmüş anlamıyla...</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/yazarlar/2021/11/erdal-kucuksehir-5414-t.jpg" />
Tahmin etmek, önceden bilmek, projelendirmek gibi eşanlamlı kelimelerle de ifade ettiğimiz öngörü kelimesi kabul görmüş anlamıyla bir olayın veya durumun gelecekte ne olacağını mantıklı sebeplere dayanarak, gerçekleşmeden önce doğru tahmin etmek ve ona göre hazırlıklı olmak ya da hazırlık yapmak anlamına gelir. Gerçi bize has, “Kervan yolda düzülür&quot; anlayışıyla pek uyuşmasa da planlamak ve tahmin etmek hayatta kalma mücadelesinde çoğu zaman işinize yarayacaktır.

Ekonomi elindeki verileri analiz ederken geleceğe dair öngörülerde bulunur. Değerli metallerden, borsalara, paritelerden, üretim rakamlarına, küresel ticaretten, lojistiğe tüm veriler birer öngörüden ibarettir. Bu öngörüler konunun uzmanı yüzlerce insanın emekleri sonucunda ekrana veya kağıda dökülürken bazıları kurumlarca kamuoyu ile paylaşılır bazıları ise kişiye özel olarak kalır.

Bu alışılagelmiş program ve planlamaların değiştiği revizyona uğradığı kırılma tarihleri vardır. Uzun tarihe değil sadece son 20 yıla bakacak olursak Lehman Brothers olayı Covid-19 ve Rusya - Ukrayna Savaşı bunların küresel çapta örneklerini teşkil ederken, bizim ulusal bazda çok daha değişik sebeplere dayanan kırılma zamanlarımız oldu. Sayın Trump’ın ikinci dönemi ise başlı başına ayrı değerlendirilmeli.



Artık dünyanın küresel çapta büyük olaylara dair öngörüde bulunmasına gerek kalmadı. Sayın Trump’ın, Amerika Birleşik Devletleri başkanı olduğu sürece öngörmek ya da yorum yapmaya lüzum olduğunu düşünmüyorum. Sabah söylediği öğlen söylediğine uymayan akşam kapanışta piyasaları manipüle edip ertesi sabaha başka bir gündemle kalkan bir başkan, Beyaz Saray’da olduğu sürece dünya ekonomisi nereye gider diye tahminde bulunmanın bir anlamı da kalmadı.

Venezuela Devlet Başkanı evinden alındığında Dünya artık eski dünya, hukuk artık eski hukuk değil diye kaleme almıştım. Güçlünün hukukunun egemen olduğu yeni dünya düzeninde neye dayanarak hangi öngörüde bulunabilirsiniz ki? İran-İsrail çatışmasına müdahil olan Amerika’nın 3 gün diye planladığı savaş nerelere geldi. Ayaküstü yapılan bir açıklama ile 115 dolara çıkan ham petrol 4 saat sonra tam tersi bir açıklama ile 85 dolara düşüyorsa elinizden ne gelir?



12 gün savaşının aksine İran savaşı bölgeye yayarak Hürmüz Boğazı’nı kilitleyince olumlu senaryo çöpe gitti. Şimdi masada kötü olan ve kötünün kötüsü olan senaryolar kaldı. Beklediği desteği en kadim müttefiki olan İngiltere’den bile göremeyen Trump, İsrail adına taşeron olarak başlattığı bu savaşta yalnız kalmasını hâlâ anlamamakta direniyor. Kendi savunma bakanlığının adını savaş bakanlığına çevirmekle yetinmeyen Başkan, bir savunma ittifakı olan NATO’yu saldırı yapmamakla suçluyor.

Kendine has üslupsuzluğu ile ülke liderlerine kameralar önünde hakaretler yağdırırken İran’da ölen masumları soran sunucuya ise görüşmeyeli ne kadar da güzelleşmişsin diyor. Tüm bu çirkinliklerin içerisinde küresel ekonomi 2026 yılına dair hedeflerini şimdiden revize ederek büyüme tahminlerini enflasyonu değiştirdi. Avrupa ve Japonya faiz artışını tekrar gündeme alırken dünyanın en büyük petrokimya şirketleri tek tek kapanma ilan etmeye başladı.



Polimerler tarafında Amerika menşeli firmalar haricinde tedarikte bulunmak oldukça zorlaşırken, Avrupalı firmalar sadece iç pazarlarına yönelik üretimi devam ettirme telaşına düştüler. Fiyat ise savaş öncesine göre dolar bazında neredeyse ik katına çıkmış durumda. Artan enerji fiyatları enerjide dışa bağımlılığı yüksek düzeyde bulunan Avrupa, Güney Kore, Japonya, Avustralya, Hindistan ve Pakistan gibi ülkelerde ek önlemlerin gündeme gelmesine sebep olurken çoğu analistin asıl hedef olarak gösterdiği Çin ise şu ana kadar sanki olup bitecekleri tek doğru öngören ülkeymiş gibi 9 ay yetecek ham petrol stoğuna sahip.

Biz bu savaşın politik tarafını gerçekten büyük bir akıl ile yönetiyor ve senaryonun kime hizmet edeceğinin bilinci ile olaylara yaklaşıyoruz. Dışişleri büyük bir özveri ile uygulamaya konulan senaryonun hayata geçmemesi adına 24 saat uğraş veriyor. Ekonomik anlamda ise güneşli günlerde çatıyı onarmayı beceremediğimiz için savaşın maliyetine katlanmak zorunda kalacağız. Enflasyon ile mücadelemiz büyük ihtimalle başka bir bahara kalırken faiz düşüşü beklentileri de ertelenmek zorunda kalacak.

Üstelik akaryakıt fiyatlarında yaşananlar bütçe açığına ve dış ticaret açığının büyümesine sebep olurken, ihracat tarafında maliyet oluşturma ve talep daralması sorunlarına bir de hammadde arzı ve navlun sorunları eklenecek. Trump varken savaş nereye evrilir bilmek çok zor ama sanayicimizi zor günlerin beklediğini söyleyebilirim.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Tue, 07 Apr 2026 17:36:25 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Yenilmezler de yenilebilir!</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yazarlar/emrullah-bilgin/yenilmezler-de-yenilebilir/645/</guid>
		   <description>ABD, İsrail’in İran’a saldırısına meşruiyet kazandırabilmek için önleyici saldırı olarak adlandırdı. Oysa, "önleyici saldırı" kavramı ortada...</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/yazarlar/2021/10/emrullah-bilgin-2808-t.jpg" />
ABD, İsrail’in İran’a saldırısına meşruiyet kazandırabilmek için önleyici saldırı olarak adlandırdı. Oysa, "önleyici saldırı" kavramı ortada çok yakın vadeli mutlak bir tehdit olmasını gerektirir ve böylesi bir tehdide dair hiçbir kanıtta yoktur.

Bu tercih edilmiş bir savaştır. İsrail ve ABD, İrandaki İslami rejimin zayıfladığını hesaplıyordu. Ciddi bir ekonomik krizin yanı sıra sene başındaki kitlesel protestoları vahşi bir şekilde bastırmanın sonuçlarıyla boğuşuyor. Ülkenin savunması da geçen yaz gerçekleşen savaşta gördüğü zararı henüz gideremediği öngörülmüştür. Bu nedenle ABD ve İsrail mevcut durumun kaçırılmaması gereken bir fırsatın oluştuğuna ve bu durumun değerlendirilmesi gerektiğinde kararlıydı. Bu tek taraflı karar, zayıflamış uluslararası hukuk sistemine, uygulanmayan BM Güvenlik Konseyi Kararlarına bir darbe daha indirmiştir.



ABD Başkanı Donald Trump da, İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu da İranın ülkelerine tehdit teşkil ettiğini belirtmişlerdi. Ancak, ABD Başkanı Trump daha da ileri giderek İranın, "küresel bir tehdit" olduğunu ileri sürdü. İslami rejimle düşman oldukları bariz olsa da, ABD ve İsrail ile İran arasındaki büyük güç farkı nedeniyle, bu saldırıları yasal açıdan öz savunmayla nasıl gerekçelendirebileceklerini kestirmek oldukça zordur.

Savaş siyasi bir eylemdir. Başlattıktan sonra silahlı çatışmaları kontrol etmek güçtür. Liderlerin net hedeflere ihtiyacı vardır.

İran, Binyamin Netanyahu ve İsrail’in yıllardır en tehlikeli düşmanı olarak gördüğü bilinmekteydi. Onun için bu aynı zamanda Tahrandaki rejime ve İranın askeri kapasitesine olabildiğince zarar vermek ve İsrail’deki siyasi geleceği için bir fırsat olarak görmektedir. ABD de yapılacak ara seçimler ile İsrailde bu yıl yapılacak bir genel seçim de Netanyahu, Hamasla iki yıl süren savaşın ardından, İsrailin savaşta olduğu zamanlarda siyasi pozisyonlarının güçlendiğine inanmaktadır.

Donald Trumpın hedefleri ise karakteristik bir şekilde değişti. Ocak ayında İrandaki protestoculara, "yardım yolda" demişti. Fakat o sırada ABD donanmasının büyük bir kısmı Venezuela lideri Maduroyu ABDye götürmekle meşguldü o yüzden elinde pek bir askeri seçeneği yoktu veya bu sonuç böyle olduğunu gösterdi.

Tek kutuplu dünya oluşturmaya çalışan ABD, İsrail’i vekil güç olarak kullanmakta, menfaatleri doğrultusunda sadece Ortadoğu da değil, petro-dolara engel olan tüm dünya üzerinde tek odaklı güç olarak baskı kurmakta, Rusya ve Çin’in ekonomik ve stratejik genişlemesine engel olmakta ve modern köle düzenini oluşturmaktadır.

Dünya üzerinde finansal kapitali ele geçiren siyonist sistemse ABD ve Trump’ı İsrail ve Netanyahu’yu çıkarları doğrultusunda kullanmaya devam etmektedir. İran saldırılarından anlaşılıyor ki petro-dolar savaşını seyretmekten başka bir şey yapamayan Avrupa’nın İsviçre bankalarında, İngiltere ve yandaşlarının da Şangay bankalarında bloke ettikleri küresel sermayelerinden başka bir etkilerinin olmadığı görülmektedir.

İkinci Dünya Savaşı’nda, milyonlarca insanın ölümüne, şehirlerin bombalarla yıkılmasına yol açan, unutulması imkânsız acılar yaratan bir tecrübeden geçen Avrupa nasıl bir daha birbirleriyle savaşmayacak bir düzen kurabildi?

Düşmanlığı nasıl aşabildi ve Ortadoğulular Avrupalıların yaptığını neden yapamıyor? ABDnin geçen yaz İranı bombalamasının ardından Trump, Tahranın nükleer programının "tamamen yok edildiğini" söylese de İranın nükleer hedeflerinin tehlikelerinden bahsetmeye devam etti ve ABD bölgeye iki uçak gemisi filosu gönderdi. İran ise nükleer silah geliştirmek istediğine dair iddiaları her zaman reddetti. Bu konuda uluslar arası denetime de açık olduğunu belirtmişti. Ama ABD ve İsrail ve taraftarları İran’ın uranyumu, hiç bir sivil kullanımla ilişkilendirilemeyecek bir seviyeye kadar zenginleştirdiği konusu dünya kamu oyunun gündeminde tutuldu. Trump ilk döneminde, Obama yönetiminin dış politikadaki en büyük başarısı olarak görülen İranla nükleer anlaşmadan çekilmişti.



İranın bugün benzer bir anlaşmayı, en azından zaman kazanmak için kabul edebileceğine dair işaretler olsa da, ABD İranın füze programına ve bölgede müttefiki olan örgütlere verdiği desteğe net sınırlamalar getirmek ister gibi görünüyor.

Bu savaşın İran halkına rejimi devirmesine imkan tanıyacağı açıklamaları yapıldı ancak sonuç hiç de öyle olmadığı gibi bugüne kadar da hava saldırılarıyla devrilen hiçbir rejim olmadı. İran, sadece hava saldırılarıyla devrilen ilk rejim olarak tarihe geçse bile İslami rejimin yerine liberal bir demokrasi kurulamayacağı ortadadır.

Ülke dışında görevi devralmaya hazır bir sürgün hükümeti de bulunmuyor. ABD ve İsrail’in saldırılarına destek veren Rıza Pehlevi’nin de baba Pehlevi’den dolayı İran’da an itibariyle bir karşılığı bulunmamaktadır.

Dünyanın en güçlü ordusu diye yıllardır abartıla abartıla anlatılan, "yenilmez" olarak pazarlanan Amerikan ordusuna yakından bakıldığında işin aslının öyle olmadığını görmek zor değildir. Bugün için İran savaşı ile bunun öyle olmadığı ortaya çıkmıştır. İran Türkiye’deki üsler hariç, İsrail’le birlikte, ABD’nin bölge ülkelerinde bulunan üslerin hepsini vurmuştur.

Türkiye ye fırlattığı füzelerin İran tarafından gönderilmediğini, üslerin bulunduğu ülkelerle bir sorumlarının olmadığını ABD ve İsrail saldırılarına misilleme olarak atıldığını bildirmiştir. Tarafların bu ve buna benzer bazı açıklamalarının doğruluğunu ilerleyen süreçte görmüş olacağız.



Dünyanın beşte bir petrolünü taşıyan Hürmüz Boğazı, neredeyse tüm petrol tankerlerine kapalı kalmaya devam ediyor. İran, ABD ve İsrail ile süren savaş boyunca Hürmüz Boğazından izin verilenler dışında gemilerin geçmeyeceğini ve 4 maddelik savaşı sonlandırma şartını açıkladı. Trump, Hürmüz açılmazsa İran’ın elektrik santrallerini vurmakla tehdit etti. Gerçekleşirse İran’a destek veren arka plan buna nasıl bir çözüm bulacak, yenilmezler de yenilebilecek mi? ilerleyen süreçte görülecektir.

Petrol fiyatları yeniden 100 doların üzerine çıkarken, Orta Doğudaki veri merkezleri de savaşın yeni hedefleri haline gelmiş durumda. Hürmüz Boğazının kontrolünü kaybetmek Amerika için 1956da Süveyş Kanalının İngiltere için olduğu şey gibi olabilir.

Ne oldu sonra?

Sterline güven çöktü. Müttefikler uzaklaştı. Sömürge devletler bağımsızlık ilan etmeye başladı. Sermaye İngiltereden kaçtı. 20 yıl içinde İngiltere sıradan bir ülkeye dönüştü.200 yıllık imparatorluk tek bir kanal yüzünden bitti. Tek bir kanal değil aslında. Tek bir algı yüzünden bitti.

​Tarihe bakıldığında; İkinci Dünya Savaşı’nda Japonya’ya karşı resmen kaybediyorlardı. Savaşı normal yollarla bitiremeyince çareyi atom bombası atıp hunharca binlerce masumu katletmekte buldular. O bombalarla sayısız günahsız insanlara kıyıldı büyük şehirleri yok edildi ve hatta haritadan silindiler.



Vietnam’da ise durum tam bir kaosla gerçekleşti. Amerikan ordusu dünyanın gözü önünde yenildi, ağır bir hezimetle geri çekildi. Vietnam halkının o direnişi karşısında, dünyanın en büyük gücü denilen o militer yapı olumlu bir sonuç alamadan coğrafyayı terketmek zorunda kalmıştır.

​Yakın tarihte Afganistan’da yaşananlar ortadadır. Yirmi sene Afganistan’da kalıp sonunda kaçar gibi bölgeyi terk ederken tonlarca silahı, mühimmatı ve ekipmanı Taliban’a bırakıp terk etmek zorunda kalmışlardı. Emperyalizmin temsilcileri bu işgalden zafer beklerken bir kez daha başarısızlıkla karşı karşıya kalmış oldular. Bu sonuçla; bugüne kadar inancına ve kültürel değerlerine bağlı hiçbir millete karşı kesin bir savaş kazanılamadığı anlaşılmış oldu.

Kore Savaşı bunun en ağır örneklerinden biri olmuştur. Ülke insanını ikiye bölüp, binlerce kilometre mesafeden getirdikleri Türk Askerini de NATO kandırmacası ile kullanmışlar, aslında kaybettikleri savaşı, ancak Kore’yi bölerek bitirebilmişlerdir. Kesin bir kazananı olmamakla birlikte ülkeyi parçalanmış halde bırakıp gitmişlerdir.

​Libya ve Irak’ta ise doğrudan savaşmak yerine farklı bir plan uygulandı. Önce iç karışıklık çıkartılarak dengeler bozuldu, birlik içeriden çökertildi. Öyle bir ortam hazırlandı ki, saldırıya geçtiklerinde karşılarında ciddi bir güç, direnç dahi görmeden ilerlediler. Buna benzer bir tabloyu İran üzerinde uygulamaya çalışıyorlar. Ekonomik baskıdan siyasi kuşatmaya kadar her yönden saldırmaktadırlar. Artık tecrübe kazandılar, değerlerine, kültürüne böylesine bağlı bir toplumu meydanda yenmek mümkün değildi.



​O nedenle önlerinde yine o iki kirli seçenek var;

Ya İran’da iç karışıklık çıkartıp ülkeyi zayıflatacaklar ya da Japonya örneğinde olduğu gibi kendilerine “yenildiler&quot; dedirtmemek için o yıkıcı kitle imha silahlarını devreye sokacaklar.

Peki bunu yapabilirler mi?

Kendisini Küresel barış temsilcisi olarak tanıtan, ancak dünyayı savaş bataklığına sürükleyen ABD ve Başkanı Trump, hakkındaki suç dosyaları ve koltuğunun sarsılmaması adına küresel dünyanın geleceğini önemsemeden böylesi bir katliamı gerçekleştirmesi ihtimaller dahilinde olduğu açık değil midir?

​Asıl mesele çok daha anlamlıdır. Tarafların güçleri arasında bir değerlendirme yapıldığında; o insanlığın gözünde devleştirdiği ABD ve İsrail gücü, bu gün tek başına bir İran’ın dahi hakkından gelemiyorlarsa, artık bu yapay güçlerin tek başına küresel hakimiyet kuramayacakları, yüklü paralar ödenerek yapılan anlaşmalar karşılığı askeri koruma sözü verdikleri ülkeleri koruyamayacakları anlaşılmıştır.



Buradan şu sonuç da çıkarılabilir;

Demokrasi ve insan hakları çerçevesinde müzakereler dışında yapılan bu tür askeri güç uygulamalarına karşı durabilecek bir kaç ülke İran tarafında yer alabilse, diğer Avrupa devletleri de iki yüzlü politikalar yerine, İspanya gibi ABD’ye karşı gerçek politikalar ortaya koyabilseler, ne İsrail ne de ABD’nin o sahte gücü ve tutumu dünya gündeminde itibar görmeyecektir.

İsrail ve ABD de uluslararası çerçevede ülkesel sınırlarına çekilecek, NATO ve BM’i ABD ve İsrail çıkarları doğrultusunda diğer ülkelerin serbest iradelerini de lehlerine kullanamayacaklardır.

İran rejimi ve halkı bu kararlı ve cesur duruşlarından dolayı takdir edilebilecek bir direniş sergilemiştir. Ancak henüz her şey sonuçlanmış değildir. Ülkeler ve liderler arası bireysel ve belki de küresel çıkar politikaları stratejilerin değişmesine neden olabilir. Demokrasi, İnsan hakları ve barışı çıkarları doğrultusunda gözetmeyen, öncelemeyen ülke ve liderlerinin de bir gün hesap verecekleri ve bu kavramlara ihtiyaç duyacakları acı bir gerçek olacaktır..

Küresel dünyanın huzura, barış ve demokrasiye ulaşması dileğiyle.

Sağlıkla kalın.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Tue, 24 Mar 2026 19:30:51 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Vicdan ile cüzdan</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yazarlar/erdal-kucuksehir/vicdan-ile-cuzdan/644/</guid>
		   <description>Geçtiğimiz hafta açıklanan 2025 büyüme verileri ve şubat ayı enflasyon rakamları üzerine birkaç satır yazmayı planlıyordum...</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/yazarlar/2021/11/erdal-kucuksehir-5414-t.jpg" />
Geçtiğimiz hafta açıklanan 2025 büyüme verileri ve şubat ayı enflasyon rakamları üzerine birkaç satır yazmayı planlıyordum ancak henüz bir haftasını dolduran İran meselesi, küresel dengeleri değiştirme potansiyeli taşıdığı için bu konuyu ertelemek zorunda kaldım. Dileriz ki bu gerilim, 2022’de Ukrayna ile Rusya arasında patlak veren ve hâlâ devam eden savaş gibi uzun soluklu bir çatışmaya dönüşmez. Çünkü böyle bir senaryonun bedelini yalnızca bölge değil, tüm dünya öder.

Amerika’nın İran’a yönelik saldırısı uluslararası hukuk açısından ciddi tartışmaları beraberinde getiriyor. Hukuki bir gerekçe veya makul bir sebep ortaya konmadan, yalnızca İsrail’i memnun etmeye yönelik bir askeri hamle yapılması Washington’un dış politika anlayışını yeniden sorgulatıyor.



Bu noktada şu soruyu sormak kaçınılmaz;

Amerika gerçekten, “yeniden büyük&quot; bir ülke mi oluyor, yoksa giderek kimsenin yan yana görünmek istemeyeceği bir güce mi dönüşüyor? Sayın Trump’ın izlediği politika, ikinci ihtimali güçlendiren bir görüntü veriyor.

Bugün tüm dünya, bombalanan okulları, hayatını kaybeden sivilleri ve giderek genişleme ihtimali taşıyan çatışmaları izliyor. Beyrut’ta gece gündüz süren bombardıman nedeniyle yüz binden fazla insanın sokaklarda yaşamak zorunda kaldığı, yüz binlercesinin ise Suriye’ye göç ettiği konuşuluyor.

Öte yandan Bahreyn, Katar, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkeler de farklı bir sorgulama içinde. Amerika Birleşik Devletleri’ne yıllardır trilyonlarca dolar ödeyen bu ülkeler, şehirlerine düşen füze ve bombalar karşısında neden bu kadar savunmasız kaldıklarını anlamaya çalışıyor.



Ortada giderek büyüyen bir hukuksuzluk tablosu var. Bir ülkenin lideri suikastla ortadan kaldırılıyor; ardından onun yerine gelmesi muhtemel isimler de hedef alınıyor. Üstelik tüm bunlar dünyanın gözü önünde gerçekleşiyor. Daha da çarpıcısı, “kimin seçileceğine henüz karar vermedik&quot; şeklindeki açıklamaların açıkça yapılabilmesi. Şehirler, oteller, havalimanları ve enerji tesisleri bombalanıyor. Binlerce sivil hayatını kaybetmiş durumda. Buna rağmen dünya kamuoyunun odağı çoğu zaman insani trajediler değil, ekonomik sonuçlar oluyor.

Örneğin Katar’ın kapattığı doğalgaz tesisleri nedeniyle artan enerji maliyetleri Avrupa için çok daha kritik bir mesele hâline geliyor. Rusya’dan ham petrol almaya devam edebilen Hindistan için ise sorun şimdilik çözülmüş gibi görünüyor.

Çin ise elindeki dev petrol stokları sayesinde şimdilik temkinli bir sessizlik içinde. Ancak gerektiğinde Venezuela veya Rusya üzerinden alternatif tedarik yollarına yönelmesi de ihtimal dâhilinde. Geçtiğimiz yıl yaşanan savaşta da gündeme gelen Hürmüz Boğazı kartı bu kez farklı bir şekilde ortaya çıktı. Önce sigorta şirketleri bu güzergâh için poliçe kesmeyeceklerini açıkladı. Ardından büyük konteyner hatları seferlerini askıya aldı. Daha sonra yükleme rezervasyonları kapatıldı. En sonunda İran Devrim Muhafızları, Hürmüz Boğazı’nın gemi trafiğine kapandığını duyurdu.



Aslında gerçek şu;

Boğazı ilk kapatan İran değil, riskten kaçınan küresel sermaye oldu. İran sadece zaten fiilen oluşmuş bir durumu ilan etti. Bugün özellikle sıvılaştırılmış doğalgaz ve bazı petrokimya ürünlerinde ciddi bir belirsizlik yaşanıyor. Bir haftadır birçok piyasada fiyat almak dahi mümkün değil. Mal temininde sorunlar yaşanıyor. Ancak bütün bu gelişmelerin bir kısmının bilinçli şekilde büyütüldüğünü düşünenler de az değil. Amerika bu krizi kontrol altına alamazsa en büyük kazananın Rusya olacağı neredeyse kesin. IMF ve OPEC başta olmak üzere birçok kurum ise sürecin uzaması hâlinde en ağır darbeyi gelişmekte olan ülkelerin alacağını söylüyor.



Türkiye açısından tablo biraz daha hassas. Çünkü enerji krizi yaşanmasa bile gıda ve hizmet kaynaklı yüksek enflasyonla mücadele ediyoruz. Uzayan bir savaşın enerji fiyatlarını yükseltmesi hâlinde bu yük daha da ağırlaşabilir. Bugünün dünyasında kararlar artık vicdanla, adaletle veya hukukla verilmiyor. Kararları belirleyen şey çoğu zaman cüzdanlar ve hesap makineleri oluyor. Belki de bu kriz, kaybolan vicdanı değil ama kaybedilmeye başlanan parayı hatırlattığı için daha hızlı sona erecek.

Ne acı bir tablo…

İnsanlığın değeri artık sahip olduğu ekonomik güçle ölçülüyor. İran’ın bölge ülkelerini sürece dâhil etmeye çalışmasının nedeni de muhtemelen bu. Washington üzerinde baskı oluşturabilecek tek aktörler onlar. Çünkü süreç tamamen İsrail’in insafına bırakılırsa bu savaşın ne kadar süreceğini ve hangi noktaya varacağını tahmin etmek kolay değil.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Mon, 09 Mar 2026 08:14:32 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Emperyalizm&#39;in Yeni Asya Projesi</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yazarlar/emrullah-bilgin/emperyalizm-in-yeni-asya-projesi/643/</guid>
		   <description>ABD-İran savaşı gündemde, Rusya-Ukrayna savaşı devam ediyor. Çin, İran ve Küba’nın köşeye sıkıştırılması gündemde. İsrailin bölgede saldırı...</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/yazarlar/2021/10/emrullah-bilgin-2808-t.jpg" />
ABD-İran savaşı gündemde, Rusya-Ukrayna savaşı devam ediyor. Çin, İran ve Küba’nın köşeye sıkıştırılması gündemde. İsrailin bölgede saldırı planları aktif ve Suriyede terör tehdidine karşı mücadele sürüyor. SWIFT ve BRICS grupları arasında hiç bir ölçü tanımayan acımasızca yaşanan ekonomik savaşlar. Dünyanın dört bir yanında savaş rüzgarları estiriliyor, küresel finans sisteminin fonksiyonel grafiği sallantıda.



İşte yaklaşık 100 yıl öncesinden bu yana süregelen sömürge savaşlarının geldiği nokta. Birinci dünya savaşı sonunda, Osmanlı toprakları üzerinde kurulan ülkelerin ardından Kurtuluş Savaşı ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti Anadolu topraklarına sıkıştırılmıştır. Burada ihtilaf devletlerinin asıl amacı Almanya değil, Osmanlı İmparatorluğunu ortadan kaldırmak, topraklarını sömürge olarak paylaşmaktı.

Öyle de oldu..

İkinci dünya savaşı sonucu ABD ve İngiltere’nin de desteği ile 1948 de İsrail’in kurulmasından sonra, Kürt devleti projesi yaklaşık 60 yıldır Kuzey Irak, Ortadoğu veya BOP gibi değişik adlarla gündemde tutulmaktadır.

ABD, İngiltere bu projeyi askeri ve siyasal şartlarla Türkiye ve bölge ülkelerine uygulattırma peşindedir. Bunun ABD’nin stratejik planlarını yapan Pentagon’un bir askeri ve siyasi projesi olduğunu ilk olmasa da 1989 yılında George W. Bush döneminde haritası ile ortaya konulduğu daha önceki yazılarımızda da yer almıştı.

Aslında Türkiye’nin stratejik planlarını hazırlayan ve izleyen birimleri ile bu günün ve o dönemin siyasi liderleri bunun hep farkındadırlar. Bazı çevrelerce bu projenin farklı yöntemlerle ve farklı planlarla Türkiye ve bölge ülkelerine uygulatıldığı yorumu yapılmaktadır. Bu plan böyle olsa da yeni bir proje değildir. Adı ister insan hakları, demokrasi olsun, isterse halklara özgürlük, etnik kimlik olsun bu bir istila ve sömürü projesidir. Küresel güçlerin hakimiyet savaşlarıdır.



Bu projenin tarihi seyrine bakıldığında ABD, AB, İngiltere vb. bölgede bir Kürt devleti kurularak bu coğrafyada yer alan ülkelerin parçalanması ve güçlerinin zayıflatılması, bu emperyalist çevrelerin ve uydu devleti İsrail’in amaçlarına zemin hazırlanması yolunda ki hamlelerin devam etmesi ve kararlı politikalar uygulanmasıdır.

Ancak Türkiye bunun hep farkında olmasına rağmen zaman zaman eksik yada, iç cephede siyasi çıkarlar uğruna yanlış uygulamalar ortaya koymuştur. Bu yanlış uygulamalar ve yanlış hamleler günümüzde de zaman zaman devam etmiştir. Bölgedeki Kürt meselesini diğer emperyalist güçler adına liderliğini üslenen ABD Kürdistan’ın kurulması ve Türkiye ile federal bir çatı altında birleştirilmesi şeklindeki tarihi projeyi, Cumhuriyet döneminde gündemde tutmuş ve Ankara’nın önüne de ilk olarak 1965’te getirmiştir.

Emekli Amiral Vedii BİLGET ’e göre ABD, 1965 yılında Türkiye’ye bağlanacak bir, “Federe Kürt Cumhuriyeti &quot; konusunda Türkiye’nin nabzının yoklanması için dönemin başbakanı Merhum Süleyman DEMİRELe iletilmişti. Yine dönemin Senato üyesi Sadi KOÇAŞ ’a göre, ABD; AP’ye ve DEMİREL ’e 1965’te iktidar yolunu açtığında, “Irak-İran ve Türkiye Kürtlerini Federe bir Cumhuriyet haline getirilmesi ve Türkiye’ye bağlanması&quot; isteğini de iletmişti. ABD tarafından bu proje bir kez de 12 Mart’tan sonra 1974’te ve bir kez de 12 Eylül sürecinde 1986’da Türkiye’nin önüne konmuştu. Ankara’ya gelen Pentagon’un iki numarası, o dönemin Savunma Bakan Yardımcısı William TAFT aracılığı ile bu senaryo getirilmişti.

Merhum ÖZAL döneminde tartışma konusu olan bu plan, dönemin Genelkurmay Başkanı merhum Orgeneral Necdet ÜRUĞ’un reddettiği kamu oyuna yansımıştı. ABD’nin Irak’a saldırısından hemen önce, 1991’de ABD Dışişleri Bakanı James BAKER, planın güncellenmiş halinin Ankaraya karşı ısrarcı davrandığı haberleri kamuoyuna sızdırılmıştı. ABD, Körfez Savaşı’ndaki desteği karşılığında Türkiyeye Kürdistan’ın hamiliğini sunuyordu. ABD, bu defa 1999 yılında yeni bir Kürt planını devreye sokmaya çalışmıştır. Bu dönemde ABD’den gelen bir heyet, tekrar Türkiye himayesinde Kürdistan planını Ankara’ya sunmuştu. ABD iki yıl süren hazırlıktan sonra, Haziran 2001’de Kürdistan’ı resmen ilan etmek istiyordu. Terörist başı Abdullah Öcalan, bu amaçla 1999 şubatında paketlenip Türkiye’ye teslim edilmişti. ABD ve AB’nin PKK ile görüşmelere tam destek vermesinin amacı, Türkiye’den Yerel Yönetimlere özerklik verilerek kopartılacak parçanın, Kuzey Irak ve Kuzey Suriye ile birleştirilmesi planlanıyordu. Merhum Turgut ÖZAL döneminde, “Federasyonu tartışalım&quot; ifadelerinde kastettiği de budur. Altemur KILIÇ’ın da Turgut ÖZAL Cumhurbaşkanı iken kendisine bir harita göstererek “Türkiye ile Irakın kuzeyinin bir Konfederasyonda birleşebileceğini&quot; söylediğini hatırlayanlar olacaktır.

Son dönemde de bazı çevreler tarafından Anayasanın değiştirilemez maddelerinin ve üniter yapının, Atatürk’ün tartışmaya açılmasının istenmesi bu sürecin devamı olabilir mi?, Türkiye de terörsüz Türkiye kapsamında TBMM de kurulan, “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi komisyonu&quot; raporunda önerilenler yasal hale getirilirse, bu sürecin seyrini değiştirebilecek mi veya terörün sonu gelecek mi?

Örneğin en masumane görünenlerden olan, “güç dengelerinin değiştiği, politik risklerin arttığı bir ortamda Türkiye’nin iç kalesini tahkim ederek bölgesinde kalıcı barış ve istikrarı sağlaması, hem kendi güvenliği, hem de bölgesel düzen açısından, yeni imkanlar ve fırsatlar ortaya çıkaracağı Türklerin, Kürtlerin, Arapların bölgede yaşayan diğer kardeş halklarla birlikte oluşturacağı doğal ittifak, bölgede emperyalistlerin kurguladığı dağılma ve parçalanma senaryolarını bozacak planlarını etkisiz hale getirecek bir dönem başlatacaktır. Milletimiz dağılma ve parçalanmayı durduracak, bozguncu emellerden daha güçlü bir birlik, kardeşlik ve bütünleşme iradesine sahiptir.&quot;

Bu cümleden olmak üzere aslında arka plan düşünülmezse, herkesi kapsayan vatandaşlık tanımını &apos;etnisiteye’ indirgeyen bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Çünkü bugüne kadar Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına din, dil, ırk, mezhep ayırt etmeksizin Türk denir sözü ile seçimlerde hiç kimsenin etnisitesine bakılmadan oy verilmişken, artık etnisitenin ön plana çıkacağı bir durumla halk karşı karşıya kalabilir. Bu da toplumun ayrışmasına neden olabilir. Bu tür bir anlayış Osmanlı’da Islahat fermanı ile denenmiş, ancak birleştirme yerine toplumun daha fazla ayrışmasına neden olmuştur. Belki de böyle bir durum küresel emperyalizmin daha etkin hale gelmesine neden olabilir. İngilizlerin Tubingen Atlas ile, Peter Alford Andrews’in Türkiye’yi bir çok etnik gruba ayıran eseriyle ve ABD’nin ısrarla Osmanlı’da ki federatif yapıya dönüştürerek Üniter yapıyı bozma istekleri daha çabuk fiiliyata geçebilir.



Terör örgütü değerlendirmelerde ise;

PKK terörü görünürde silah bıraktı ancak ABD, Suriye’deki güçlerinin bir kısmını geri çektiğinde bıraktığı tırlar dolusu silahlardan ne kadarı PKK’daydı, bunlar da teslim edildi mi edilecek mi, Suriye ordusuna katılacak mı? Aslında Türkiye deki hücre evler ve siyasi uzantıları dışında varlığı kalmayan “PKK Türkiye’den çekildi&quot; açıklamaları ne kadar doğrudur? Doğru ise bu çekilmenin medya sınırı nereye kadardır. PKK’nın Suriye kolunun Suriye ordusuna ne kadarı katılmıştır. Katılmayanlar nerededir?

Elbette ki devletin kurum, kurul ve izleme, takip organlarınca bu hususlar izlenip takip edilecektir, edilmektedir. Ancak zihinlerdeki bu sorular cevap bulmaya muhtaçtır. Türk toplumunun vicdanı ne kadar sorgulanmıştır ve hangi sonuçlar ortaya çıkmıştır. Şehit ve gazi aileleri rıza göstermişler midir? Elde somut sonuçlar mevcut mudur? Bu belirsizliklerin giderilmesi, toplumun rahatlatılması, kamuoyu vicdanının ve rızasının alınması gerektiği malumdur.

Türkiye’nin Kürt vatandaşlarının ülkesi içerisinde ayrılıkçı ve bölücü düşünmeleri çok da olası bir durum değildir. Çünkü bugüne kadar iç içe geçmiş, birlikte yaşamış ve etle tırnak olmuş Türk milletinin kendisi ve asli unsurları durumundadırlar. Çünkü bu topraklarda Kürtleşmiş Türkmenlerde bulunmaktadır. Bunlardan bir kısmı Türk’tür ve Türkmenlerle birlikte Anadolu’ya gelmişlerdir. 35-40’a yakın Türkmen boyu da Anadolu, İran, Azerbaycan, Irak ve Suriye gibi bölgelerde kaybolmuşlardır.

Mezopotamyada Araplaşan Bayat, İranda Farslaşan ve Kürtleşen Şul (eski ismi Çur, Çul, Sûl), Kücat, Ağaçeri, Halaç, Hak; Irak’da Kürtleşen Bayat, Avşar, Beğdili, Eyva (Yıva) urugları; Huzistanda Avşarlar; Lursitanda Beğdili, Tilkü ve Uluğ bunlardan bazılarıdır. Bu nedenle ayrılmaları olası görülmemektedir. Ancak bu durumdan faydalanarak Türkiye’yi bölmek isteyen emperyal güçlerin aparatları olabilecek etnik Kürt olmayan Ermeni, Yahudi vb. gruplar tarafından Kürt vatandaşlar adına sahiplenilerek, emperyalist güçler adına menfaatlerini devşireceklerdir.

Bu nedenle bu planın gerçekleşmesi Kürt vatandaşlara değil, bölücü, ayrıştırıcı gruplara ve emperyal güç odaklarına yarayacaktır. Bu bölücü gruplar Kürt halkı üzerinden bir takım siyasal ayrıcalıklara sahip olarak ABD, AB ve İsrail vb. emperyal ülkelerin desteği ile Kürt halkı üzerinde hakimiyet kurarak, farklı bir sınıf oluşturacaklardır.

Bu hiç bir şekilde evrensel demokrasi ve insan hakları açısından kabul edilebilir değildir, Kürt halkı için de uygun değildir. Ülke kaynaklarından Türkiye Cumhuriyetinin asli unsurları yeterince yararlanamadan yurt dışına aktarılacağı kuvvetle muhtemeldir.

İşte bu sistem yeni dünyada yeni sömürge düzenini oluşturmaktadır. Son yüzyılda uygulanan vekalet savaşları sonucu ortaya konulan planlar uluslar arası politikaları ve yaptırımlarıdır. İran, Ukrayna, Küba, Venezuela ve hatta Gazze vb. bu sömürü düzeninin uygulama alanları olmuştur.



Türkiye’de oluşturulmak istenen terörsüz Türkiye planının ana gayesi Kürtlüğü değil terörü bitirmekti. Ancak şu an gelinen aşamada Türklük bitirilmek isteniyor. Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu tarafından hazırlanan ve kabul edilen rapor içeriğinin genelinde terör örgütü taleplerinin yer alması ve bu taleplerin anayasal hüküm haline getirilmek istenmesi küresel güçler tarafından Türkiye’ye oynanan oyunun bir başka versiyonu olarak mı yoksa derin devlet uygulaması olarak mı algılanmalıdır. Bu durum Kürtlere hangi alanda, nasıl bir yarar sağlacak? Ülkede Türkmen gruplardan gerideler mi ki de eşitlik sağlayacak. Yoksa Kürtlerin çoğunluğunu temsil etmediği halde, temsil ettiği iddiasıyla, PKK’nın sonradan Kürtlere yüklemeye çalıştığı bir argüman mıydı?

Küresel güç odaklarının dünya yönetiminde söz sahibi olduklarını görebilenler için Türklüğün Kürtlükle itibarının sarsılması fikri bir gerçektir ve ortada durmaktadır. Bugün nüfusu, teknolojisi ve ekonomisiyle gelişen büyüyen Çin’in Venezuela, Tayvan vb. ülkelerle, Rusya’nın Ukrayna, Küba, İran gibi ülkelerle, tehdit ve operasyonlarla durdurmaya çalışan ABD ve diğer emperyalist ortakları bir dünya savaşına neden olacak pozisyondadır. ABD -İran, Rusya - Ukrayna savaşını durdurmaya yönelik barışın sağlanamaması durumunda savaş alarmına dönerken, dünya ekonomi piyasaları tarihinin en kırılgan dönemlerinden birini daha yaşamaktadır.



Son günlerde Epstein dosyalarının yeniden gündeme gelmesiyle birlikte, küresel güç ağları, biyoteknoloji, veri ve insan bedeni üzerinden yürütülen tartışmalar tekrar gündeme geldi. Bu gelişmeler, geçmişte yapılan bir kısım uyarıların sosyal medyada tekrar paylaşılmasına neden oldu. Aradan geçen yıllara rağmen halen cevaplanmamış bazı soruların akıllarda kalmış olduğu görülmektedir. Tartışmalar bitmedi, anlaşılan sadece üzeri örtülü kalmıştı.

Küresel gücün liderleri olduğu bilinen Donald TRUMP, Bill CLİNTON, JD VANCE, Marco RUBİO vb. lerinin de bu kirli düzen içinde yer aldıkları dikkate alındığında, dünya insanının güveni açısından özellikle ABD’yi demokrasi ve İnsan hakları savunucusu olarak kabul etmesi mümkün değildir.

Çin geçmişten günümüze kadar nüfus yoğunluğu ile ucuz işçilik, ucuz enerji ve vergi muafiyeti cenneti olduğu dönemlerde emperyal güçlerin yatırım alanları olmuştur. Bu gün ise güçlenerek farklı uçlarda bir kapitalist güç haline gelmiş, rakip olmuş ve bu gücünü kırmak için ürettiği mallara yüksek gümrük vergileri getirilmektedir.

Marmara depremi sonrası ABD tarafından Türkiye’ye yardım amacıyla gönderilmek istenen 2000 kişilik hastane gemisine izin verilmemesi, o dönemde büyük tartışmaları beraberinde getirmişti. Son günlerde bu konu özellikle sosyal medyada yeniden gündemde. Bazı çevrelerce gönderilen geminin iyi niyetli olmadığı yönünde açıklamalar yapılmış, bu açıklamalar kamuoyu nezdinde yoğun eleştirilere neden olmuştu.

Yine aynı dönemlerde bir gurup tarafından Türkiye genelinde toplanan kan örnekleri de gündem olmuştu. Bu süreçte toplanan kanlara karşı çıkanların tezi; bu konunun bir DNA operasyonu olabileceği yönünde uyarılarda bulunmuşlardı. Daha sonra toplanan binlerce kan örneklerinin İsrail’de ortaya çıktığı iddiaları gündemi sarsmıştı.

İsrail’in kan örnekleri üzerinden Türk vatandaşlarının DNA’larına uygun gıda, giyim ve tohum vb materyaller ürettiği de bu iddialar arasındaydı. Sonraki dönemlerde aynı çevrelerce domuz gribine karşı çıkılmış, ilaç, aşı ve küresel sağlık politikaları konusunda aykırı görüşleri nedeniyle kamuoyunda sık sık hedef alınmıştı. Bu görüşlerin komplo teorisi olarak görülmesi ve eleştiri niteliğinde pek çok açıklama, bu gün halen tartışılmaya devam ediyor.



Ancak; bu komplo teorileri Gazze soykırımına karşı boykot çağrılarına rağmen İsrail menşeili mal ve ürünlerin satışlarında, düşüşlerin beklenen düzeyde olmaması yukarıda belirtilen teorileri ve bu küresel emperyalizm planlarını doğrular nitelikte görülebilir mi?

Son yıllarda Çin ve ABD kaynaklı Covid aşılarının da insan bedeninde bazı hasarlara ve ölümlere de neden olduğu tartışmaları halen devam etmektedir. Küresel emperyalizm artık sadece askeri, ekonomik ve kültürel anlamda gerçekleşmediği gibi sömürü düzeni yön ve şekil değiştirerek acımasız bir şekilde devam etmektedir. Bilim, teknoloji ve dünya ekonomisi bu tür küresel emperyalizmin tekeline bırakılmamalıdır.

Bu emperyal güçlerin elde ettiği üstünlüklere sahip olmak bilim, teknoloji ve ekonomik güce süratle ulaşmak bu dengeleri bozabilecek tek etken olarak görülmelidir ve bu yönde sömürülenler sömürenlerin gücüne birleşerek ulaşmalıdır. Çözüm odaklı noktalardan biri olarak; Emperyalizmin dünyaya hakimiyet güçleri mutlak suretle kırılmalı veya azaltılmalı ve aynı güçte yeni kutuplar, ekonomiler oluşturulmalıdır!

Ramazan Ayınızı ve Bayramınızı tebrik eder, Türk, İslam Alemine huzur ve mutluluk getirmesini dilerim.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Mon, 23 Feb 2026 13:44:40 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Sistem Çöküyor!</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yazarlar/erdal-kucuksehir/sistem-cokuyor/642/</guid>
		   <description>Küresel ölçekte bir ekonomik fırtına yaşanıyor. Yaşanması kaçınılmaz olan yaşanıyor diyelim. Sistem, 19. yüzyıldan beri yaşadığı krizlere...</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/yazarlar/2021/11/erdal-kucuksehir-5414-t.jpg" />
Küresel ölçekte bir ekonomik fırtına yaşanıyor. Yaşanması kaçınılmaz olan yaşanıyor diyelim. Sistem, 19. yüzyıldan beri yaşadığı krizlere bir yenisini eklerken kapitalizmin çökeceği varsayımına ise katılmıyorum. Adam Smith’in, kişilerin şahsi çıkarlarını kollarken ait oldukları toplumların da çıkarlarını azami katkıya dönüştürdükleri görüşü artık çalışmıyor.

Kapitalizm, insan özgürlüklerini kısıtlamak yerine yaptıklarını denetlemeyi tercih etmiş olduğu hâlde gelinen nokta sorgulanır olmuşsa, sorun kapitalizmde değil başka yerlerde aranmalı. Zira Antik Yunan’dan bu yana “Gerçek fiyat ne olmalı?&quot; tartışmasının veya sistemde yapılan hilelerin sorumlusu, insanlığın kendi özündedir. İnsanlık, ekonomik süreçte bir sistemi her zaman doğru ve adil yöneterek toplumun refahını artırır iddiası zaten hiçbir zaman mümkün olmamıştır.



Hayek’in dediği gibi, “Ekonomi insan yapması değildir ama içinde insan vardır&quot; sözü gereği sistemin çalışması, kuralların ve kurumların işlemesine bağlıdır. Bunu ise ancak hukuk sistemi sağlayabilir. İçinde hukukun olmadığı bir ekonomiye ne derseniz deyin, yarı vahşi bir düzene dönüşecektir. Sistem içerisinde insan faktörü barındırdığı için başarısı veya başarısızlığı onu yaşayan ve yaşatan insana aittir. Sistem, gücünü hataya kapalı olmasına değil, düştüğü durumdan çıkabilme becerisi göstermesine borçludur.

Bugün küresel ekonominin yaşadığı, içinde bulunduğu durumdan çıkış yolu aramanın oluşturduğu kaostur. Yeni bir sistemin yapı taşları döşenirken karşımıza ne çıkacağı ise belirsizdir. Değerli metallerin gün içerisinde %10’dan fazla marjlarla hareket etmelerinin ekonomik göstergelerle bir izahı olabilir mi? Rusya-Ukrayna savaşı çıktığında Batı dünyasının Rusya Devleti’nin varlıklarına bloke koyarak tüm dünyada merkez bankalarının rezervlerine altın eklemelerinin yolunu açan şey, sistemin hukuksuzluğu değil miydi?



Bugün FED Başkanını günah keçisi ilan eden Sayın Trump, sadece Amerika’nın mevcut borcunu 10 yıllık Amerikan tahvil faizleriyle geri ödemek için yılda 1,5 trilyon dolar parasal genişleme yapmak zorunda olduğunu bilmiyor olabilir mi? Her gün başka bir gündemle Beyaz Saray’a gelen, kendi ifadesiyle doları yoyo gibi çıkarıp düşürebileceğini söyleyen bir Amerika Başkanı görevdeyken, hâlâ küresel olarak %60’ın üzerinde rezerv para olarak kullanılan dolara dünyanın geri kalanı nasıl güvenebilir?

10 trilyon dolardan büyük bir portföy yöneten BlackRock CEO’su Larry Fink’in ifadesiyle, Berlin Duvarı yıkıldığından bu yana küreselleşme adı altında tarihin en büyük serveti yaratıldı; ama bu para, toplumsal barışı zedeleyecek ölçüde küçük bir azınlığın cebine girdi. Böyle bir dağılımı sistemin yürütebilmesi imkânsızdı. Üstelik küreselleşme nasıl ki fabrika işçisini vurduysa, yapay zekâ da ofis çalışanını; avukatları, analistleri, kısacası beyaz yakalıları yutacak. Üstelik bu teknolojik dönüşümün, yani yapay zekâ hikâyesinin halklardan saklanan bir gerçeği var.



Bitip tükenmeyen enerji ihtiyaçları yüzünden yapay zekâ veri merkezlerinin milyarlarca dolarlık altyapı ve tüketim maliyetleri, vatandaşlara farklı isimlerle fatura edilecek. Larry Fink diyor ki: “Siz evde çay demlerken aslında dev şirketlerin yapay zekâsını besleyen sistemin masraflarına ortak oluyorsunuz.&quot;

Oluşan tablonun bir ilüzyondan ibaret olduğunu söyleyen Fink, bir grup elitin herkesin dünyasını şekillendirmeye çalıştığını, oysa asıl faturayı ödeyenlerin bu sistemde sandalyesinin bile olmadığını dile getirirken, toplumların bu yeni zenginliğe ortak olmamaları hâlinde küresel çapta büyük sorunlar yaşanacağını söyledi.

Ben bunları yıllardır söylerim ama 10 triyon doları yöneten birinden duymak ne yalan söyleyeyim hoşuma gitti. Herkes olup bitene alıştığı şekliyle değil farklı bir pencereden bakmak zorunda. Evet başlıkta dediğimiz gibi sistem çöküyor ve yerine inşa edilmeye çalışılan ise belirsizliklerle dolu. Bizim iş dünyamız ve sözcüleri hala faizleri düşürelim kuru bir miktar artıralım gibi söylemlerle vakit geçirirken yaklaşan kusursuz fırtınayı umarım doğru okurlar. Tüm vergi gelirlerimizin neredeyse %70’ten fazlasını dolaylı vergiler ve ücretlilerden alınan gelir vergileri oluştururken siyaset kurumu da inşallah olup bitenin farkındadır.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Mon, 09 Feb 2026 08:03:47 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Bu hangi demokrasi?</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yazarlar/emrullah-bilgin/bu-hangi-demokrasi/641/</guid>
		   <description>Dünya demokrasi düzeninde ve insan hakları ekseninde daha pozitif yönde insanların ihtiyaç ve beklentilerini karşılamaya yönelik gelişme beklerken,...</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/yazarlar/2021/10/emrullah-bilgin-2808-t.jpg" />
Dünya demokrasi düzeninde ve insan hakları ekseninde daha pozitif yönde insanların ihtiyaç ve beklentilerini karşılamaya yönelik gelişme beklerken, özgürlüklerin önünün açılmasını ümit ederken liderlerin hırsları ve dayatmaları, iktidar kavgaları sayesinde geride kalmaya devam etmektedir.



Ortadoğu ve Doğu Avrupa savaşlarının bitmesini beklerken Venezuela operasyonuyla karşılaştık. Ama bu durduk yerde olmadı tabi. ABD Başkanı Trump’ı derin Amerika ve İsrail azmettirdi. Trump da bu tür popülist yaklaşımlara yatkın karakter zaten.

Gazze’de Türkiye’nin de içinde bulunduğu barış kurulu oluşturdu. Rusya-Ukrayna savaşında Donbas toprakları üzerinde anlaşma sağlanması, İran iç karışıklarında ve politikalarında yumuşama göstermesi, Grönland konusunda taleplerini değiştirmesi ile barış elçisi olma iddiasına devam ediyor. Ancak bu tür operasyonlarla, İran, Grönland çıkışı ile Norveç’in Nobel ödülü vermeme kararına rağmen barış elçisi ödülünü alabilecek mi? İmkansız değil ama kolayda görünmüyor. Venezuelalı muhalif lider Maria Corina Machado, Nobel Barış Ödülü madalyasını Beyaz Sarayda ABD Başkanı Donald Trumpa verdi, tatmin olacak mı bilinmez.

Venezuela’da 2024teki tartışmalı seçimlerde zaferini ilan eden Machadoyu ülkenin yeni lideri olarak desteklemeyi reddetmişti. Trump, Grönlandı satın alma girişiminde Danimarkanın yanında yer alan Avrupa ülkelerine yüzde 10 gümrük vergisi uygulanacağını duyurdu. Bu durum AB ve ABD arasında ki serbest ticaret anlaşmasını riske atacağı ve tarafları ekonomik sıkıntıya düşüreceğinden daha yapıcı bir tutum sergilediği görülmektedir.

Trump, Grönlandın tamamen ve bütünüyle satın alınmasına ilişkin bir anlaşmaya varılmadığı takdirde 1 Şubattan itibaren gümrükte yüzde 10 tarife getireceğini, Haziran ayında ise bu oranı yüzde 25e çıkaracağını söyledi.



Avrupa’yı artık ekonomik ve güvenlik anlamında taşımak istemeyen ABD ve Trump politikaları, Avrupa’nın bir bedel ödemesi gerektiğini belirtmişti. Bu gelişmelerle dünya ısınmaya devam ediyor. Küresel bazda yaşanan negatif değişimler yeni bir çatışmaya ve dünya savaşlarına neden olabileceği düşünülse de Trump’un gümrük vergileri konusunda geri adım atıp, uygulanmayacağını açıklaması liderleri, ülkeleri dolayısıyla piyasaları rahatlatmış görünüyor. Ancak böyle olsa dahi, olası bir savaşta, Avrupa’nın bölgesel olarak buna gücü var mı? tartışılır. Çünkü İngiltere ABD’ye karşı bir savaşı desteklemek istemez. Belki arabulucu rolü üslenebilir. Avrupa ABD olmadan bir savunma hattı oluşturmaya çalışıyor, ancak henüz buna hazır değildir.

Trump, tarifelerin Danimarkanın yanı sıra Norveç, İsveç, Fransa, Almanya, İngiltere, Hollanda ve Finlandiya için geçerli olacağını belirtmişti. Bir çeşit illüzyon olan Davos Dünya Ekonomik formunda bir anlamda anlaşmaya varılmış ve Trump’ın, “Herhangi bir güç kullanmayacağız&quot; beyanı ile an itibariyle yumuşama sağlanmış, jeopolitik tansiyon düşmüş gibi görünmektedir.

Bu arada, “Trump kendisine destek olan çevrelerle kendi demosunu mu yaratmaya çalışıyor?&quot; yorumları yapılmaktadır. Bu durumda NATO’nun varlığını nerede görmek gerekir?, bu ülkeler NATO üyesi ülkeler değil mi? NATO çatısı yara almaya ve dağılma, yönünde irtifa kaybetmeye devam ediyor. Belki de Rusya ve Çin için NATO’nun dağılması noktasında bir fırsat olabilir.

ABD, Alaska’yı da Rus İmparatorluğu’ndan 159 yıl önce 7,2 milyon dolara satın almıştı. Küresel dünyada ekonomik savaşların hızını arttırması ile yeni demokrasi uygulamalarının pozisyonu değişti, tamamen ticari emlak yönetimine dönüştürüldü. Son yüz yıllarda Ülke toprakları alınır, satılır bir taşınmaz emtia durumuna getirilmiştir. Bu gelişmeler sonucu dünya insanın ve ülkelerinin, “Demokrasiye ve İnsan haklarına&quot; inanması beklenemez.

Daha önceki yazılarımızda bahsettiğimiz gibi ulusalcı Trump, küreselci Biden’a göre daha küreselci. Grönland, Kanada ve Panama gibi daha geniş coğrafyaları hedefliyor, sadece Ortadoğu, Ukrayna vb.’leri değil. Sırada başka bölgeler, coğrafyalar var. Küba, Nikaragua ve Kolombiya’dan söz ediliyor. “Demokrasi güney Amerika’ya geri dönecek&quot; diyor, ABD’li senatör Rick Scott’un ifadeleriyle; bu gerçekleşecek mi, gerçekleşirse nasıl gerçekleşecek? süreç içerisinde görülecektir.



ABD’nin Madura operasyonunun ardından Trump’ın tekrar gündeme getirdiği, &apos;Monroe Doktrini’ de yeni değildir. Monroe doktrini, yalnızca Avrupa sömürgeciliğine karşı durmaktan çıkararak Sovyetler Birliğinin Amerika kıtasında etkisini artırma girişimlerini de engellemeyi hedefleyen bir ilkeye dönüştü. Ancak kısa sürede batı yarım kürede ABD politikasının temel ilkelerinden biri hâline geldi ve Latin Amerika’daki birçok müdahaleyi meşrulaştırmak için siyasi ve hukuki bir araç olarak kullanıldı.

19. yüzyılda, ABD’nin 5. Başkanı James Monroe ile başlayan doktrin, John F. Kennedy’den Reagan’a ve Trump’a uzanan süreçte Latin Amerika’daki müdahaleleri meşrulaştıran temel bir araç olarak öne çıktı. Venezuela operasyonu ise tartışmaları yeniden alevlendirdi.

Madura ve eşinin Venezuela daki konutundan ABD Ordusunun anti-terör timi Delta Force ekibi tarafından bir darbe ile alınmasında uluslar arası hukuk kurallarının dışına çıkılmıştır.

Aykırı olan tarafı ise;

Son yüzyılın görülmemiş savaş taktiğiyle, bir başka ülkenin devlet başkanının kural dışı, düzenli ordu olmadan, savaşsız, askeri bir harekatla paketlenip ABD’ye kaçırılması ve Amerikan yasalarına göre yargılanmasıdır.

Bu arada Madura’nın korumalarının Venezuela vatandaşlarının yerine Kübalı olması başka bir çelişkidir. Bu darbede veya arkasında içeriden ihanet veya iş birliği ihtimallerini de içeriyor. Belki de bu çelişkinin iç yüzü burada saklıdır. Maduro vatandaşlarına güvenmiyor veya iç desteği yeterli değildi. Uluslar arası hukuk literatüründe yer alan, “seçimle gelen seçimle gider&quot; kuralının yok sayıldığı ve vekalet savaşlarının da rafa kaldırıldığı bir dönemi yaşıyoruz.



Vekâlet savaşlarıyla varlığını sürdüren İsrail ve Suriye’deki dış kaynaklı PKK/YPG vb. leri derslerini alırlar mı belirsizliğini koruyor. Ancak ABD strateji değiştirerek Suriye’de PKK/YPG’den desteğini çekerek yalnız bırakmıştır. Suriye’de sahayı İsrail’e bırakan yada pozisyon değiştiren, maximalist taleplerinden vazgeçiren ABD, PKK/YPG elebaşılarından Ferhat Abdi Şahin’i (Mazlum Abdi) Suriye’de HTŞ lideriyken kazandığı alan savaşları sonucu kurucu Cumhurbaşkanı olan, Ahmet Şara ile anlaşmak zorunda bıraktı. Ancak 10 Mart 2025 mutabakat metninde PKK/YPG’nin Suriye’ye entegrasyonuyla ilgili 31 Aralık 2025’e kadar süre verilmişti, ABD’nin iki yönlü politikaları, İsrail’in kışkırtmaları ve desteği ile direndi. Bu yeni mutabakat metninde YPG/SDG güçlerinin Suriye savunma Bakanlığına katılması ve enerji kaynaklarının Şam’a bırakılmasını da içeren 14 maddelik bu anlaşmaya uyulmaz ise Suriye geçici hükümeti egemenlik hakkını kullanabilecek mi?

Yoksa Mazlum Abdi’nin söylediği gibi bir taktik çekilme mi? Bir anlaşıp bir vazgeçen ve Şam’a yeni taleplerle gelen Mazlum Abdi’nin PKK/YPG üzerindeki etkisi, nedenleri ve yeni planlar ilerleyen süreçte görülecektir.



ABD’nin Venezuela’yı işgal etmesinin gerçek nedeni, Henry Kissinger’ın 1974’te Suudi Arabistan’la yaptığı bir anlaşma başlangıç noktasını oluşturmaktadır. Bunun aslında ABD dolarının ekonomik piyasalarda ve beşeri hayatta kalması ile ilgili olduğunu düşünmek şaşırtıcı olmayacaktır.

Venezuela gerçeği;

Uyuşturucu değil.

Terörizm değil.

“Demokrasi&quot; hiç değil.

Bu, Amerika’yı 50 yıldır baskın ekonomik güç olarak ayakta tutan petro-dolar sistemi ile ilgili olduğu ve Venezuela’nın bu sistemi bitirmekle tehdit ettiği, petrol satışlarında doları dışladığı, Rusya ve Çin’e ABD’den daha yakın durduğu için gerçekleştirildi.

Aslında olan şey şu;

Venezuela’nın 303 milyar varil kanıtlanmış petrol rezervi var.

Dünyadaki en büyük rezerv.

Suudi Arabistan’dan bile fazla.

Dünya petrolünün yaklaşık %20’si.

Ama asıl önemli kısım ise şu;

Venezuela bu petrolü aktif olarak Çin yuanı üzerinden satıyordu. Dolarla değil. 2018’de Venezuela, “kendini dolardan kurtaracağını&quot; ilan etmişti. Petrol için Yuan, Euro, Ruble — dolar hariç her şeyi kabul etmeye başladılar. BRICS’e katılmak için başvuru yaptılar. SWIFT’i tamamen devre dışı bırakan, Çin ile doğrudan ödeme kanalları kurdular. Yıllarca sürecek dolardan bağımsız bir para birimiyle finanse edecek kadar petrole sahiplerdi.



Peki, bu neden önemli?

Çünkü Amerikan finans sisteminin tamamı tek bir şeye dayanıyor. Petrodolar.

1974’te Henry Kissinger, Suudi Arabistan’la yaptığı bu anlaşmayla dünya genelinde satılan tüm petrol ABD dolarıyla fiyatlandırılacaktı. Karşılığında Amerika askeri koruma sağlayacaktı. Bu tek anlaşma, dünya çapında dolara yapay bir talep yarattı. Dünyadaki her ülke petrol almak için dolara ihtiyaç duyar hale gelmişti. Bu da Amerika’nın sınırsız para basabilmesini, diğer ülkelerin ise bunu çalışarak kazanmasını sağlıyordu.

Orduyu finanse eder.

Sosyal devleti finanse eder.

Bütçe açıklarını finanse eder.

ABD’nin sınırsız para basması;

Bretton Woodsla getirilen bir sistemdi (Altın rezervi kadar para basma) ve 1971 yılına kadar devam etti. ABD, içinde bulunduğu ekonomik güçlükler nedeniyle 1971 yılında doların altına dönüştürülebilirliğinin kaldırılmasıyla, Bretton Woods ile getirilmiş olan altın döviz standardı sisteminin sonu olmuştu.

Petrodolar, ABD hegemonyası için uçak gemilerinden bile daha önemlidir.

İşte ona meydan okuyan liderlerin başına gelenlerle ilgili bir örüntü;

2000 yılında Saddam Hüseyin, Irak’ın petrolü dolarla değil Euro’yla satacağını açıklar.

2003 yılı işgal, rejim değişikliği ve Irak petrolü hemen tekrar dolara döndü. Ancak Saddam linç edildi.

Kitle imha silahları asla bulunmadı çünkü hiç var olmamıştı.

2009 yılında Kaddafi, petrol ticareti için “altın dinar&quot; adı verilen altın destekli bir Afrika para birimi önermişti.

Hillary Clinton’ın sızdırılan e-postaları bunun müdahalenin birinci nedeni olduğunu doğruluyor.

E-posta alıntısı:

“Bu altının amacı, Libya altın dinarına dayalı pan-Afrika bir para birimi oluşturmaktı.&quot;

2011 yılında NATO Libya’yı bombaladı. Kaddafi adeta tecavüze uğrayarak öldürüldü. Libya bugün açık köle pazarı haline getirildi.

“Geldik, gördük, öldü!&quot; diye Clinton kameralar önünde alay ederken, Altın dinar onunla birlikte sona erdi..

Son dönemlerinde de Maduro;

Saddam ve Kaddafi’nin toplamından beş kat daha fazla petrole sahipti.

Aktif olarak Yuan ile satış yapıyordu.

Dolar kontrolü dışındaki ödeme sistemleri kuruyordu.

BRICS’e katılmak istiyor, Çin, Rusya ve İran’la ortak hareket ediyordu.

Küresel dolardan bağımsız para birimiyle finansın başını çeken üç ülke, ayrıca diğer dünya ülkelerini de uyandıranlar. İnce bir ayar.

Bu bir tesadüf değil tabi ki.

Petrodolara meydan okursanız, rejim değişikliği yaşarsınız.

Stephen Miller (ABD iç güvenlik danışmanı) bunu iki hafta önce açıkça söylemişti:

Amerikan alın teri, zekâsı ve emeği Venezuela’daki petrol endüstrisini yarattı. Onun zorbalıkla kamulaştırılması, Amerikan serveti ve mülkiyetinin kaydedilmiş en büyük hırsızlığıdır diyordu.

Bu neyin hırsızlığı? Venezuela’nın kendi yeraltı kaynağı, başka bir ülkenin yeraltı zenginliği ABD için hırsızlık olabilir mi? Amerikanın alın teri, zekası, emeğiyse bunun karşılığını almıştır.

Gizlemiyorlar bile.

ABD şirketleri 100 yıl önce geliştirdi diye Venezuela petrolünün Amerika’ya ait olduğunu iddia ediyorlar.

Bu mantıkla, tarihteki her millîleştirilmiş kaynak “hırsızlık&quot; sayılır o halde.

Ama daha derin bir sorun var:

Petrodolar zaten ölüyor.

Rusya, Ukrayna’dan beri petrolünü Ruble ve Yuan ile satıyor. Türkiye de dış ticareti bazı ülkelerle milli paralar üzerinden yapmaktaydı. Ama Suudi Arabistan da yuan üzerinden uzlaşmayı açıkça tartışıyor. Geri adım atar mı? Muhtemel atacak yada söylem değiştirecek.



İran yıllardır Dolar dışı para birimleriyle ticaret yapıyor. Bu nedenle İran da işaret ediliyor.

İçinde bulunduğumuz zaman diliminde İran da iç karışıklıklar protestolar başlatıldı. Tabi ki CAI ve Mossad’ın marifetleri burada yok sayılamaz. İnsan haklarını başka bölgelerde arka planda bırakan ABD, çıkarları gereği İran’da ön plana alarak müdahalede bulunabiliceğini açıkladı. Müdahale edilirse İran bir rejim değişikliğine gidebilir.

İran iktidarı muhalefet grupları oyuna gelmemeleri hususunda uyarıyor ve toplumsal tansiyonu düşürmeye çalışıyor.

ABD tarafından dünyanın değişik bölgelerinde uygulanan bu olaylar psikolojik baskı göstergesi anlamına mı? geliyor. Bu uygulamalardan nemalanan da ABD ve uydusu İsrail olacaktır.

Çin, 185 ülkede 4.800 bankanın bağlı olduğu, SWIFT’e alternatif CIPS sistemini kurdu.

BRICS, doları tamamen baypas eden ödeme sistemleri inşa ediyor.

Küresel ekonomilerde, finansal para sistemlerinde yaşanacak köklü bir değişim, tarihsel olarak her zaman büyük krizleri ve savaş risklerini beraberinde getirdi..

mBridge projesi; ( diğer adıyla Çoklu CBDC Köprüsü ),(Ulusal paranın dijital ortamda kullanılabilen versiyonu) CBDCleri kullanarak gerçek zamanlı, eşler arası, sınır ötesi ödemeleri ve döviz işlemlerini desteklemek için geliştirilmiş, çoklu merkez bankası dijital para platformudur. Merkez bankalarının yerel para birimleriyle anında işlem yapmasını sağlıyor.

Venezuela’nın 303 milyar varil petrolle BRICS’e katılması, bu süreci katlanarak hızlandırabiliyordu.

Bu işgalin gerçek nedeni olabilir mi?

Uyuşturucuyu durdurmak değil. Venezuela, ABD’ye giren kokainin, ancak %1’inin daha azından sorumlu tutulabilir.

Terörizm değil. Maduro’nun bir “terör örgütü&quot; yönettiğine dair bir kanıt yoktur.

Demokrasi değil. Çünkü aynı ABD, hiç seçim yapılmayan Suudi Arabistan’ı destekliyor.

Bu, Amerika’nın dünyayı çalıştırıp kendisinin para basmasını sağlayan 50 yıllık bir anlaşmayı sürdürme meselesidir.

Ve sonuçları korkutucu:

Rusya, Çin ve İran bunu şimdiden, “silahlı saldırganlık&quot; olarak kınıyor.

Çin, Venezuela’nın en büyük petrol müşterisi. Milyarlarca dolar kaybediyorlar.

Şu an, BRICS ülkeleri, dolar dışında ticaret yaptığı için ortağı bir ülkenin işgal edilişini izliyor.

Belki de Çin temiz, yeşil enerji teknolojisini elektro motor ve güç kaynakları ile geliştirirken ABD karbon ve fosil yakıtlı teknolojiler ile geride kalarak da gücünü kaybedebilir..

Dolar dışında kalmayı düşünen her ülke mesajı almıştır belki de.

Dolara meydan okursan, bombalanırsın veya sonunuz belli.

Ama sorun bu kadarla da bitmez.

Bu mesaj dolar dışı kalmayı durdurmak yerine hızlandırabilir.

Çünkü Küresel Güney’deki her ülke, dolar hegemonyasını tehdit ederse ne olacağını artık biliyor ve tek korunma yolunun daha hızlı hareket etmek olduğunu fark ediyorlar.

Ya da küresel bir güce sahip bir başka küresel güç şemsiyesi bulmak. SSCB’nin dağılmasıyla tek kutuplu dünyayı savunanlara ithaf olunur. İşte size tek kutuplu küresel dünya. Rekabet yok, demokrasi yarışı yok. Özgürlük savunuları yok.

İnsan hakları yok. Dünya ülkeleri artık zaman kaybetmeden bölgesel güçler, bölgesel lider ülkeleri çıkartmak zorundadır. Tek kutuplu dünya yerine çok kutuplu, çok merkezli dünyaya yönelim her konuda rekabeti getireceğinden, Demokrasi ve İnsan Hakları gelişiminde aşama kaydedebilir. Tabi ki küresel savaşlara neden olmazsa..

Zamanlama da inanılmaz:

3 Ocak 2026 da Venezuela işgal edildi. Maduro yakalandı.

3 Ocak 1990 da Panama işgal edildi. Noriega yakalandı.

Aradan 36 yıl geçti, ama neredeyse aynı gün.

Aynı senaryo.

Aynı “uyuşturucu kaçakçılığı&quot; bahanesi.

Aynı gerçek neden! stratejik kaynaklar ve ticaret yolları üzerindeki kontrol ve küresel finans hegemonyasına sahip alabilmektir.

Tarih tekerrür mü? eder, yoksa kafiye mi? yapar. Bunu zaman daha net gösterecek.

Bundan sonra ne olacak:

Trump’ın Mar-a-Lago’daki basın toplantısı hikayeyi belirliyor;

ABD’li petrol şirketleri şimdiden sırada. Politico, “Venezuela’ya geri dönme&quot; konusunda kendilerine ulaşıldığını yazmış bile..

Venezuela da Maduro’ya muhalefet edenler, ABD’nin çıkarlarını gözetenler iktidara getirilecek. Geçiş başkanı ilan edilen Delcy Rodriguez veya bir başkaları. Petrol yeniden dolarla akacak ve Venezuela ile petrol ilişkisi bulunan başta Çin, Küba gibi ülkelerin de ekonomik sistemleri bozulacak. Böylece ABD dünya petrolünün yarısını ele geçirmiş olacak.

Venezuela, bir başka Irak olacak. Bir başka Libya.

Ama sorgulanması gereken ise:

Dolar üstünlüğünü korumak için artık bombalayamadığınızda, darbe yapamadığınızda ne olacak?

Çin misilleme yapacak kadar ekonomik güce sahip olduğunda?

BRICS küresel GSYH’nin %40’ını kontrol edip “artık dolar yok&quot; dediğinde?

Dünya, petrodoların şiddetle ayakta tutulduğunu fark ettiğinde?

Amerika bir başka yüzünü daha gösterdi.



Şimdi asıl sorun;

Dünyanın geri kalanı blöf mü yapacak, yoksa çağıracak mı? Şu an için rest çekebilen yok.

Çünkü bu işgal, doların artık kendi marifetleriyle küresel ekonomide rekabet edemediğinin itirafıdır.

Bir para birimini kullanmaya zorlamak için ülkeleri bombalamak, operasyon yapmak zorundaysanız, o para birimi zaten ölüyordur.

Venezuela bir başlangıç değil.

ABD için umutsuz bir sondur. Belki de sonun başlangıcıdır..!

İslam Aleminin Mübarek Ramazan Ayını tebrik ediyor, bu mübarek ayın İslam alemine ve tüm insanlığa barış ve huzur getirmesini diliyorum.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Mon, 26 Jan 2026 17:16:07 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Duruş Bozuklukları ve Egzersiz Önerileri</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yazarlar/doc-dr-mustafa-turgut-yildizgoren/durus-bozukluklari-ve-egzersiz-onerileri/584/</guid>
		   <description>Bilindiği üzere ülkemizde sınav dönemleri çocuklarımızın yoğun ders çalıştığı dönemlerdir. Özellikle liselere giriş sınavı ve üniversite...</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/yazarlar/2021/11/doc-dr-mustafa-turgut-yildizgoren-4034-t.jpg" />
Bilindiği üzere ülkemizde sınav dönemleri çocuklarımızın yoğun ders çalıştığı dönemlerdir. Özellikle liselere giriş sınavı ve üniversite sınavına hazırlanan gençlerde duruş bozuklukları ve sırt ağrıları nedeniyle fizik tedavi polikliniklerine başvurularda bir artış olduğunu gözlemliyoruz.

Bu yazımızda sık görülen duruş bozuklukları nedenlerine değinmek istedim;



Duruş bozukluklarını genel olarak tıbbi duruş bozuklukları ve kazanılmış duruş bozuklukları olarak ikiye ayırabiliriz. Tıbbi duruş bozuklukları arasında kas hastalıkları, skolyoz, bacak boyu eşitsizlikleri, ekstremite deformiteleri (şekil bozuklukları) sayılabilir. Kazanılmış olanlar ise geçirilmiş kaza ve travmalar sonrası olanlar, özellikle uzun süreli masa başı iş yapan kişilerde görülen yanlış oturma pozisyonuna bağlı duruş bozuklukları olarak sıralayabiliriz.

Gelişimsel Duruş Bozuklukları: Scheuermann hastalığı, Skolyoz, Kifoz, Flat back, Lomber hiperlordoz

Hastalıklara Bağlı Duruş Bozuklukları: Nöromuskuler kifoskolyoz, Spinal kord yaralanmaları

Serebral palsi, Spina bifida, Muskuler distrofisi, Polio sekeli

Kifoz (Kamburluk): Postural kifoz, duruş bozukluğuna bağlı oluşur ve hastadan sırtını düzeltmesini istediğimizde kamburluğunu geçici olarak düzeltebilir. Alışkanlığa bağlı oluşur. Egzersizle tedavi edilebilir. Genelde ağrısızdır.

Lomber Hiperlordoz: Bel kavisinin artmasına denir. Bel ağrısının nedenlerinden biridir. Sık nedenleri hamilelik, yumuşak yatakta yüz üstü yatma, yüksek topuklu ayakkabı (vücudun ağırlık merkezi öne kayar. Tedavi olarak bel kaslarını güçlendirme ve kısalan kasları germe ile uzatma egzersizleri önerilir.

Bacaklardaki Asimetriye Bağlı Duruş Bozuklukları: Düzgün duruşu değerlendirmemizde bacaklardaki asimetriye dikkat edilmelidir. Çeşitli nedenlerle bacak veya kalçalarda asimetri omurganın düzgün gelişimini ve duruşunu önler. Duruş bozukluğunu değerlendiğimizde bacaklarda iki bacak uzunluğunun eşit olup-olmadığına dikkat etmek gerekir.

İki bacak arasındaki asimetrinin nedenleri: Bacaklar arasındaki uzunluk farkı 1 cm’ye kadar, eğer ağrı şikayeti yoksa, normal kabul edilir. İki bacak arasındaki asimetrinin nedenleri; poliomyelitis (çocuk felci), kırık sonrası bacakta eğrilikler, eklemlerde hareket kısıtlılığı, asimetrik bacak kas kısalığı, doğuştan kalça çıkıklığıdır.



Duruş Bozukluğu Neden Olur?

Aşağıdaki etkenler duruş bozukluğu ile ilişkili olabilir:


	Sağlıklı duruş, doğru postür konusunda yetersiz bilgi ve bilinç düzeyi
	Hareketsiz yaşam tarzı
	Eklem katılığı
	Vücut kondisyonunun düşük olması
	Kas kuvvetsizlikleri, kas gerginlikleri
	Bazı kas, sinir veya kemik hastalıkları
	Psikolojik etkenler, kaygı bozukluklar


Duruş bozuklukları çocukluktan itibaren mi meydana geliyor yoksa sonradan mı oluşuyor?

Tıbbi duruş bozukluklarını konjenital (doğuştan olanlar) ve sonradan kazanılanlar olarak ikiye ayırabiliriz. Konjenital olan duruş bozuklukları doğumdan itibaren gözlenmekte ve büyüme ile birlikte artış gösterebilmektedir. Ancak doğumda normal olup gelişim sırasında duruş bozuklukları gözlenebilir. Bunun için en iyi örneklerden birisi çocukluk çağında yanlış ve ağır çanta taşıma olabilir.



Ofis çalışanlarını etkileyen duruş bozuklukları nelerdir, bunları engellemek için neler yapmalıyız?

Uzun süreli masa başında vakit geçiren kişilerde yanlış oturma pozisyonuna bağlı olarak duruş bozuklukları, boyun ağrıları, sırt ve bel ağrıları gözlenebilmektedir. Özellikle oturarak çalışanlarda doğru pozisyonda oturmak önemlidir. Doğru oturma pozisyonu sırt, bacaklar ve dizleri arası açının 90 derece olduğu oturma pozisyonudur, bu pozisyonda boyun hiç bir zaman arkaya ve öne doğru çok eğilmemelidir, oturulan masa yüksekliği ve genişliği masada çalışan kişi için uygun olmalıdır, masa üzerinde bir bilgisayar ile çalışma gerekliliği mevcut ise bilgisayar ekranın göz hizası seviyesinde olması önerilmektedir, mümkün ise ayak altına bir basamak alarak çalışmak oturma pozisyonuna bağlı gelişebilecek ağrıları ve dolayısı ile sonrasında gelişecek duruş bozukluklarını engelleyecektir.



Sağlıklı bir duruş için nelere dikkat edilmelidir?


	Ayna karşısında yapılacak düzeltmelerle başlanmalıdır.



	Baş dik mi?
	Omuzlar eşit seviyede mi?
	İki kol ile vücut arasındaki boşluk birbirine eşit mi?
	Kalçalar aynı yükseklikte mi?
	Diz kapakları tam karşıya bakıyor mu?
	Bacaklar simetrik mi? Ayak bilekleri düz mü?


Bu sorulardan cevabı olumsuz olanlarda, duruş ayna karşısında düzeltmeye çalışılmalı.


	Baş önde, omuzlar aşağıda olmamalı. Baş dik, çene yere paralel, boyun düz; göğüs, karın, gövde ve uyluklar aynı çizgi üstünde düz olmalıdır. Bu duruşu sağlarken omuzlar geriye gitmemeli, göğüs bir askerin duruşu gibi çok fazla öne çıkmamalıdır.
	Oturur pozisyonda, ağırlık merkezi öne doğru ilerlediği için bele aşırı yük biner ve bel ağrılarına neden olur. Kambur oturmak ve masaya aşırı eğilmek daha fazla baskıya yol açar. Sandalyeye otururken bel desteği olan aparatlar kullanılmalıdır. Bel desteği yoksa rulo yapılmış bir havlu beli desteklemek için kullanılabilir. Sandalyenin kollarının olması önemlidir. Ayrıca sandalye ucuna oturulmamalıdır.



	Egzersizler: Duruş bozukluğunun giderilmesi için en etkili yöntemlerden biri vücut kondisyonunun artırılması, kasların esnetilmesi ve güçlendirilmesidir.



	Ayakta iken kollarınızı serbest bırakın. Omurga ve baş sabitken omuzlarla öne ve arkaya doğru daireler çizin.
	Başınızı öne ve geriye esnetin. Sonrasında sağa ve sola esnetin. Başınızla daireler çizin.
	Kollarınızı iki yana açarak daireler çizin.
	Dizleriniz ve elleriniz yerde, kollarınız ve sırtınız düz pozisyonda durun. Bir elinize ağırlık alarak yukarı doğru kaldırın.
	Aynı pozisyonda iken sol kolunuzu vücudunuza paralel olacak şekilde öne uzatın. Aynı esnada sağ bacağınızı arkaya doğru uzatın. Diğer kol ve bacağınıza geçerek hareketi tekrarlayın.
	Yere yüzüstü uzanın. Ellerinizi ensenizde kenetleyerek kollarınızı yukarı doğru kaldırın. Kürek kemiklerinizin bitiştiğini hissedin.
	Aynı pozisyonda ellerinizden destek alarak geriye doğru olabildiğince esneyin, başınız olabildiğince yükselsin.
	Yüzüstü uzanırken ellerinizden destek almadan kollarınızı ve bacaklarınızı yerden kaldırın. Sırt ve bel kaslarınızı geliştirecek, duruş bozukluğuna anında yardımcı olacaktır.



	Günlük yaşamı düzenleyici tedbirler ve egzersiz önerileri ile rahatlayamayan hastalarda Fizik Tedavi hekimi tarafından değerlendirme yapılması gerekmektedir.



	Sağlıklı duruş eğitimleri
	Yumuşak doku masajları, kas gerginliklerinden kaynaklanan duruş bozukluğu tedavisi
	Kuru iğne tedavisi, Lokal ozon tedavisi
	Elektroterapi uygulamaları (yüzeyel ve derin sıcak paketler, analjezik akımlar)
	Eklem sorunlarından kaynaklanan hareket kısıtlanması sorunlarının tedavisi
	Esneklik, kuvvet ve sağlıklı postür (duruş) seviyelerini artıracak egzersiz önerileri




Duruş bozuklukları hangi hastalıklara neden olur?

Vücudun yük taşıyan eklemlerindeki bir bozukluk diğer eklem biyomekaniklerini de bozduğundan dolayı diğer eklemlerde de hasarlanmaya neden olabilir, duruş bozuklukları sıklıkla ileride gelişebilecek omurga eklem rahatsızlıklarına sebep olabileceği gibi kalça, diz ve ayak bileği eklem rahatsızlıklarına (kireçlenme, kıkırdak hasarı vs.) sebep olabilir.

Duruş bozuklukları için egzersiz önerileriniz var mı?

Altta yatan tıbbi bir nedene bağlı olmayan duruş bozukluklarında düzenli ve doğru yapılan egzersizler etkili olacaktır.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Mon, 12 Jan 2026 08:30:00 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Petrolün Laneti</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yazarlar/erdal-kucuksehir/petrolun-laneti/640/</guid>
		   <description>Sahip olduğu kaynaklara coğrafi konumu da eklenince sorunları hiç bitmeyen ya da bilinçli olarak bitirilmeyen bir ülkeden bahsedeceğiz. 19. ve 20. yüzyılda...</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/yazarlar/2021/11/erdal-kucuksehir-5414-t.jpg" />
Sahip olduğu kaynaklara coğrafi konumu da eklenince sorunları hiç bitmeyen ya da bilinçli olarak bitirilmeyen bir ülkeden bahsedeceğiz. 19. ve 20. yüzyılda Amerika kaynaklı 1000’e yakın darbe veya darbe girişiminin yaşandığı Latin Amerika ülkesi Venezuela. Rakamlar abartı değil bizzat kaynaklara dayalı. Arjantin’den Meksika’ya uzanan bu geniş coğrafyada bitmeyen krizler, darbeler, siyasi karışıklıklar, karteller ve daha niceleri yaşandı.



Venezuela, OPEC (Net Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü) 1960 yılında kurulduğunda örgütün günlük bazda üretim lideriydi. Suudi Arabistan 1.3 milyon varil ham petrol üretirken Venezuela 2.8 milyon varil ham petrol üretebiliyordu. 1970’li yıllarda yaşanan petrol krizi petrol gelirlerini öylesine artırdı ki hükümetler kamu harcamalarını 3 kat artırırken Ancak artan kamu harcamaları nedeniyle fazla veren merkezi bütçeler 1978’den itibaren açık vermeye başladı. Devletleştirilen petrol sektörü 1990’larda tekrar dışa açıldı. Hükümetler petrol sektörü için her türlü teşviki taahhüt etmelerine rağmen düşen petrol gelirleri ve darbe girişimleri ülkede istenen istikrarı sağlamadı.



1998 yılında Chavez bu çalkantılı ülkenin lideri oldu. Artık yeni bir başlangıç yeni bir hikâye vardı. Chavez 2001 yılında ülke topraklarında rezerv arama ve petrol satışına kadar tüm petrol endüstrisini tekrar devletleştirdi. Özerk kurumları bakanlıklara bağladı. İzlediği sosyal politikalar sonucu ülke ekonomisi rayına oturmasa bile siyaset istikrara kavuşmuş oldu. O dönemin 32 milyonluk Venezuela’sında 20 milyon insan sosyal yardım almaktaydı.

Chavez’in hastalığı sonucunda onun yardımcısı Maduro iş başına geçti. Fakat petrol endüstrisine yapılmayan yatırımlar sonucu hem gelirler hem üretim devamlı düşmekteydi. Arkasından gelen ekonomik çöküntüler enflasyon rakamları şaibeli seçimler derken bugünün Venezuela’sında en temel gıda ürünlerine dahi sosyal yardım almadan ulaşmak neredeyse imkânsız hale geldi. Ülke nüfusu 20 milyonlara düşerken asgari ücret 1 dolar dahi değil.



2026 yılının başında ülkenin seçilmiş lideri bir gece yarısı üstelik eşi ile beraber Amerika Birleşik Devletleri tarafından kaçırılarak yargılanmak üzere Amerika’ya götürüldü. Suçlamalara gelince uyuşturucu ve örgüt liderliği. Daha geçen haftalarda ülkenin en büyük uyuşturucu kartelinin liderini affeden Sayın Trump bir ülkenin başkanını uyuşturucu gerekçesiyle yargılayacakmış. Uluslararası hukuk, devletlerin egemenlik hakları, uluslararası ilişkiler, diplomasi gibi kavramlar böylece tarihin tozlu raflarına kaldırıldı.

Üstelik bir ülkenin lideri adeta bir film senaryosunun başrolü misali New York sokaklarında ayağında terlik gezdirilip televizyonlarda canlı gösterilirken Trump ara seçimler öncesinde popülaritesini korumaya çalışıyor. Birleşmiş Milletler gibi örgütler bence bu saatten sonra kendi kurumlarını kapatıp başka etkinliklerde bulunabilir. Bu arada hızını alamayan Trump ise başka fanteziler peşinde koşarken Meksika Kanada gibi ülkelere Grönland gibi topraklara da göz kırpıyor.

Haklının yerini kuvvetlinin alacağı, orman kanunlarının geçerli olduğu bir düzende bizi kaostan başka bir şey beklemiyor. Maduro’nun ne olduğu değil başına gelenlere bakılmalı. Küresel düzen uzunca bir süredir kurallara dayalı sistem iddiasından uzaklaşıyor. Trump ise bu tabutun son çivisini çakarak fiilen orman kanunlarına geçmiş oldu. Venezuela’da olup biten sadece demokrasi, otoriter lider, uyuşturucu ile mücadele başlıkları ile izah edilecek bir mesele olmayıp küresel güç dengelerinin ekonomi, para, enerji ve teknoloji ekseninde yeniden kurulmasıdır.

2018 yılından bu yana ham petrol satışlarında doları dışlayan SWIFT dışı ödeme kanallarını arayan diğer para birimleri ile de ticaret yapan Venezuela, Amerika tarafından stratejik bir meydan okumanın tarafı olarak algılandı. Üstelik sadece petrol değil ülke topraklarında değerli metaller ve stratejik mineraller Çin tarafından yapılan yatırımlarla çalıştırılıyordu. Amerika kendi kıtasında bu elementlerin Çin tarafından kullanılmasına müsaade edemezdi. Böylece küçük ve orta ölçekli ülkelere bir mesaj verdiler: Artık kuralları değil güç dengelerini dikkate alın zira uluslararası hukuk sadece güçlü olanlar için geçerlidir.



Venezuela bugün sahip olduğu kaynakların laneti ile yüz yüze. Bu durum, kaynaklar doğru yönetilmez ve yarattığı refah eşit paylaşılmazsa ortaya ne çıkacağının somut bir örneğidir. Ama asıl mesele küresel güç dengelerinin hukuk tanımadan orman kanunları ile oluşturacağı yeni düzende insanlık neyle yüzleşecek?
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Mon, 12 Jan 2026 08:05:14 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Papa&#39;nın İznik ziyareti!</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yazarlar/emrullah-bilgin/papa-nin-iznik-ziyareti/639/</guid>
		   <description>Kasım-2025 sonlarında Türkiye’de bulunan Papa, uluslararası ilişkiler dahilinde, Vatikan devlet başkanı ve Hristiyanlığın ruhani lideri sıfatıyla...</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/yazarlar/2021/10/emrullah-bilgin-2808-t.jpg" />
Kasım-2025 sonlarında Türkiye’de bulunan Papa, uluslararası ilişkiler dahilinde, Vatikan devlet başkanı ve Hristiyanlığın ruhani lideri sıfatıyla Türkiye Cumhuriyeti Devletini ziyarete gelmiştir. Vatikan devlet başkanı vasfı ile de Cumhurbaşkanı onu kabul etmiş ve törenle karşılanmıştır. Bir tören çerçevesinde seremoni gerçekleştirilerek, konser ve bazı gösteriler de düzenlenmiştir.



Papa 14. Leo’nun bu ziyareti Türkiye de halkın bir kısmında ve Hristiyan aleminde bazı çevrelerce “ekümenik&quot; çerçevede değerlendirildiği gibi, bu ziyaretlerin “ABD kaynaklı&quot; olduğu da görüşler arasında yer almıştır. Elbette ki bu gelişmelerden ABD haberdardır ve içinde yer almaktadır. Dolayısıyla Pentagon’un planları arasında yer almadığını düşünmekte saflık olur. Ancak, “Ekümenik ziyarete&quot; izin verecek ülke Türkiye’dir ve hiç bir zaman, hiç bir durumda, özellikle bu dönemde ve sonraki dönemlerde de buna izin vermez, vermemelidir. Bu, askersiz, ordusuz Haçlı seferlerinin bir devamı anlamına gelmez mi? Ancak bu ziyareti üst perdeden değerlendirip Papa ve Haçlı ülkelerinin dünya kamuoyunda payelerini arttırmak da doğru değildir, Türkiye’ye zarar verir. Hangi siyasi düşünce yada ideoloji olursa olsun bundan siyasi bir rant sağlanması doğru değildir, mümkün de değildir. Bu Hristiyan dünyasının bir araya gelmesi güçlenmesi anlamını taşır, İslam Ülkeleri Birliği olmasına rağmen, şu an dağınık bir yapı gösteren İslam alemi için bir düşüşün başlangıcı anlamına gelir.

Bunu şöyle açıklamak mümkün olabilir;

Türk ve Müslüman alemi ekümeniklikle ilk olarak Osmanlı döneminde Yavuz Sultan Selim’in 1517 yılında Mısırı fethiyle tanışmıştır. O dönemde Yavuz Selim İskenderiye ve Antakya patrikhanelerini İstanbul’daki Fener Rum patrikhanesine bağlamış Patriği de ekümenik patrik (Dünya patriği) ilan etmiştir. Ancak bu dönemler Osmanlı İmparatorluğu’nun güçlü olduğu, hakimiyet alanlarının geniş olduğu ve İslami inanışın etkin olduğu dönemlerdi. İşte Hristiyanlıkta bu statü; Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra ortadan kalkmıştır. Fener Rum patriğinin bu unvanı kullanma isteği buna dayanmaktadır..

Katolik dünyasının ruhani lideri Papa 14. Leo, göreve geldikten sonraki ilk yurtdışı ziyaretini, Türkiye’ye yapmıştır. Bu ziyaret Hristiyan dünyasına, dindaşlarına birleşme, birlikte olma mesajı vermişte olabilir. Çünkü Hristiyanlıkta Katolik, Ortodoks ve Protestanlık gibi üç ayrı mezhep bulunmaktadır ve her birinin ayrı ruhani liderleri vardır. Papa, bu ziyarette beklendiği gibi İznik Stadyumu’na helikopterle geldi ve İznik Su Altı Bazilikasında ayine katıldı.



İznik Bazilikası aynı zamanda Hristiyanlıkta hac ziyareti sayılan 7 kiliseden biri olduğu kabul edilir. Bir önceki Papa Franciscus, ölmeden önce yaptığı açıklamada “İlk büyük ekümenik konsil olan İznik Konsilinin 1700. yıl dönümünü kutlamak için oraya, Türkiyeye gitmeyi düşünüyorum. Çünkü İznik bir İnanç Bildirgesidir, farklı bölünmeler yaşanmadan önce hepimizin ortak bir inanç beyanında bulunabileceği anlardan biridir" demişti. Halefi olan Papa 14. Leo, Franciscus’un ömrünün yetmediği ziyareti gerçekleştirmiş oldu. Ayrıca Leo Eylül ayında yaptığı açıklamada, “Günümüz Kilise hayatındaki en derin yaralardan biri, Hristiyanlar olarak bölünmüş olmamızdır…&quot; demişti.

Böylece İznik’te, 1700 yıl sonra bir konsil toplanmasının birinci hedefinin, Hristiyanları birleştirmek olduğu açıklanmıştı. Ancak bu bir konsil toplanması değildi. Konsil toplantısı olsaydı buna Türkiye ve İslam çevrelerinde nasıl karşılanırdı, izin verilir miydi? bu ayrı bir değerlendirme konusu olurdu. Katolik ve Ortodoks kiliseleri, 1054te ayrılmıştı.

İznik, Anadoluda Türklerin ilk başkentidir. Kutalmışoğlu Süleyman Şah, İznik’i 1075 tarihinde fethetmiştir. Birinci Haçlı Seferi’nde 600 bin kişilik Haçlı Ordusu, 1097 Mayıs ayında İzniki geri almıştır. Orhan Bey zamanında, 1331’de İznik yeniden fethedilmiştir.



Birinci İznik Konsili ise MS 325 yılında İmparator I. Konstantin tarafından toplanmıştır. İznik Konsilinin ana konusu İsanın gerçek Tanrı olup olmadığıydı. İncil’in dört ana versiyonunun (Matta, Markos, Luka, Yuhanna) dışında kalan yüzlerce versiyonun yakılması ve tek görüşün kabul edilmesinin de bu bazilikada gerçekleştirildiği bilinmektedir.

Türk Ortodoks Patrikhanesi sözcüsü Selçuk Erenerol, İznik’te 1700 yıl sonra konsil toplama girişime tepki göstermiş ve şöyle demişti;

“Fener Rum Kilisesi’nin, İznik Konsili’nin 1700. yıl dönümünü gerekçe göstererek İznik’te gerçekleştirmek istediği ekümenik nitelikli siyasi etkinliği kabul etmiyoruz. Bu tür organizasyonlar, dini tarih üzerinden siyasi bir mesaj verme çabasıdır. 1925 yılında aynı etkinlik yapılmak istenmiş, ancak Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün duruşu net olarak anlaşılınca geri çekilmişlerdir. Bugün de bizler aynı kararlılıkla bu girişime karşıyız. Mesele, bu tarihi olayın bir bahane olarak kullanılması ve Fener Rum Kilisesi’nin siyasi pozisyon elde etme çabasıdır. Bu etkinliğe göz yumanlar, Türkiye Cumhuriyetinin temel değerlerini ve milli iradenin hassasiyetini yok saymaktadır.&quot; ifadelerinde bulunmuştur.

Papa Franciscus da 2024’ün Eylül ayında, Fener Rum Patrikhanesi’ni ve Ayasofya’yı ziyaret etmişti. Papa Franciscus ve Patrik Bartholomeos, birlikte Aya Yorgi Kilisesi’ndeki ayini izledikten sonra birbirlerini yanaklarından öperek, kucaklaşmıştı. Bartholomeos, Papa Franciscus’u takkesinden öpmüştü. Vatikan Basın Sözcüsü Rahip Federico Lombardi, “Papa’nın Ayasofya’yı ziyareti, bir müze ziyaretinden ibaret değildi, buradaki derin tarihin yoğunluğuyla ilgili bir deneyimdi&quot; demişti. Bartholomeos ve Franciscus’un ortak bildirisinde ise, “Hristiyanların olmadığı bir Orta Doğu’ya razı olamayız&quot; ifadesi kullanılmış ve “Başta Katolik ve Ortodokslar olmak üzere bütün Hristiyanların birliğine yönelik gayretleri yoğunlaştırma yönündeki kararlılık&quot; vurgulanmıştı.

Yazar Orhan Dündar’ın “Kıyametin Türkleri&quot; eserinde şöyle deniliyor;

“Papa 3. İnnocentius, tıpkı şimdiki Papa gibi Hıristiyan birliğini sağlamak istiyordu. İstanbul’u Haçlı ordularına işgal ettirmesinin sebebi buydu. İstanbul, 13 Nisan 1204’te düştü. Haçlılar, 1099’da Kudüs’ü ele geçirdiklerinde gösterdikleri vahşeti burada da tekrarladılar.



Auguste Bailly, Doğu Romalı Vakanüvis Nikitas Akominatos’dan alıntılar yaparak Haçlıların Ayasofya’da nasıl derin tarih yöntemleri uyguladığını şöyle anlatır; &apos;Gezginci zevk ve günah dükkanı bir genel kadın, patrik kürsüsüne oturdu; orada açık saçık bir şarkı söyledi ve kilisenin içinde dans etti. Vahşi bir azgınlıkla, bütün kadınlara, en masum genç kızlara, kendilerini Tanrı’ya adamış rahibelere tecavüz ediyorlardı. Bütün şehirde yaşanan umutsuzluk, gözyaşı, feryat ve iniltiden başka bir şey değildi açıklamalarında bulunuyor. 1261 yılında 8. Mihail Palaiologos, kurduğu &apos;Türk Ordusu’ ile İstanbul’u Haçlılar’dan geri aldı. 8. Mihail Palaiologos, taht mücadelesi sırasında Konya Sultanı II. Keykavus’a sığınmış ve destek görmüştü.&quot;

Haçlı Seferleri, 1095-1270 arasında Vatikan’ın planlaması ve kışkırtması üzerine Avrupalı Katolik Hıristiyanların, Müslümanların elinde bulunan ve “kutsal topraklar&quot; denilen Anadolu ve Orta Doğu topraklarını işgal girişimiydi. 1187 yılında Selahaddin Eyyubi, Kudüs’ü Haçlılardan geri aldı. 13. yüzyılın sonlarında Haçlıların Orta Doğu’daki varlığı sona erdi.

Geçen yıl iki mezhep önderinin buluşmasından, “Hristiyanların olmadığı bir Orta Doğu’ya razı olamayız&quot; mesajı çıktığına göre, İznik Konsili’nin asıl hedefi, Anadolu ve Orta Doğu topraklarına geri dönmek hayali olabilir mi? Emperyalizmin çekirdeğini oluşturan Yahudi siyonizminin, bugün Ortadoğu’yu politikalarına, planlarına göre şekillendirme heveslerine Türkiye’yi ve Türk topraklarını da dahil etmesi gibi…Bunu da göz ardı etmemek gerekiyor.

Bir başka tarihi gerçek; Osmanlı Devletinin gazi devleti sıfatı Fatih Sultan Mehmed döneminde her zamankinden daha belirli bir hal almıştır. İstanbulun fethi haberi bütün Avrupada heyecanla karşılandı. Papa V. Nicolas, İtalya devletleri arasında birlik istedi ve bütün hıristiyanları Haçlı bayrağı altına davet etti. Viyanada İmparator III. Friedrich ve Napoli Kralı V. Alfonso bu Haçlı seferinin başına geçmek istediler. Regensburgda imparatorluk meclisinde (Diet) bütün hıristiyanlık aleminde beş senelik genel barış yapılması, Çanakkale Boğazına bir donanma gönderilmesi öne sürüldü. (Nisan 1454)

Fatih Sultan Mehmed Han, bir Haçlı seferinin başlıca desteği olabilecek Venedik Cumhuriyeti ile bir antlaşma imzaladı (19 Rebîülâhir 858 / 18 Nisan 1454). Bu antlaşma ile Doğudaki kolonilerini güvence altına alan Venedik, Haçlı toplantılarına katılmaktan ve padişahı kızdırmaktan kaçındı. Karadeniz ve Ege denizlerindeki Ceneviz kolonileri de haraç ödemeye razı olarak padişahla anlaştılar. Ancak Rodos şövalyeleri papaya bağlı olduklarından padişaha hiçbir zaman haraç ödemeyeceklerini bildirdiler, șavaş halini devam ettirdiler. Fatih, Kuzey Egede Enez ile imroz ve Limniyi aldı, Amasra, Trabzon Pontus Rum. Fetihler devam etti. İşte bunlarda Türk tarihinin unutulmaması ve ders alınması gereken gerçekleri.

Bir başka araştırmacı yazar Kürşat Berkan ve dönemin tanıklarının iddiaları, hakkında “Gizli Kardinal&quot; iddialarının yaygınlaştığı FETÖ liderinin amacı; Vatikan ile gizli bir pazarlığın içerisinde olduğu ve bu nedenle Türkiye’de bulunduğu bildirilen Barnabas incilini bulup Vatikan’a teslim etmekti. 1983 yılında Şırnak’ın Uludere ilçesi Kela Memo mevkiinde ki mağarada Avcılar tarafından bulunduğu bildirilen ve TSK’nin Jandarması eliyle Genel Kurmay’ın Özel harp dairesinin kozmik odasına konulduğundan bahsedilmektedir.

Dönemin başbakanına suikast söylentileri nedeniyle, FETÖ mensubu yargı organları tarafından kozmik odaya girildiği belirtilmektedir. Barnabas incilinde haberdar olan Türkiye’deki bazı önemli kişilerin suikastle susturuldukları da bu iddialar arasındadır. Bazı çevreler bunu komplo teorilerinden biri olarak da değerlendirebilirler. Ancak bu komplo teorilerinin Papa’nın Türkiye’yi ve İznik’i ziyaretiyle ilişkilendirmek hangi çevrelere nasıl bir çıkar sağlayacağını anlamak zordur. Bu ancak Hristiyanlık açısından Barnabas incilinde ki gerçeğin ortaya çıkması anlamını taşır.



Gerçek İncil Hz İsa’ya Allah tarafından vahiyedilmiştir. İçeriği de İslamiyeti ifade eder. Hz Muhammed’i (S.A.V) de son peygamber olarak göstermiştir. Hrıstiyanlar buna inanır mı bilinmez, ancak, Hz İsa’nın konuştuğu dil olan Aramice yazılmış bu incilin ortaya çıkışı ile Hrıstiyan aleminin geniş çaplı bir dağınıklık yaşamasını tahmin etmek zor değildir. Bu açıdan İslami inanç sistemi dışında, siyasi çevrelerin buradan bir menfaat devşirmesi düşünülemez. Bazı tarihçiler ve yorumcular, bu ziyaretin arkasında Vatikan’ın İznik’te bir dini merkez veya küçük bir otonom alan oluşturma planı olabileceği yönünde iddialar ortaya atıyor. Ancak bu görüşler, soyut delillerden ziyade komplo teorisi olarak değerlendiriliyor.

Yine de, tarihten ders alanlar için, böyle “bir taviz gelecekte başka tavizleri doğurur&quot; ilkesi her zaman hatırlanmalıdır. Bazı çevreler ilgi kurmakta zorlanabilirler. Ancak Anadolu’yu Türk’ten başka savunacak millette yoktur. Buna benzer uluslar arası bir senaryo yakın geçmiş tarihimizde yaşanmıştır.

Yeni yılın öncelikle Türk İslam alemine ve insanlığa hayır getirmesi dilerken yeni yılınızı kutluyorum.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Mon, 22 Dec 2025 16:50:03 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Dualar neden cevapsız kalır?</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yazarlar/irem-pekcak/dualar-neden-cevapsiz-kalir/576/</guid>
		   <description>Duayı kendisine ibadet haline getiren Müslümanlara ve Allaha hamd olsun. Maalesef insanlar insanlardan bir şey isteyenlere dilenci diyorlar ve kimse dilencileri...</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/yazarlar/2023/04/irem-pekcak-6177-t.jpg" />
Duayı kendisine ibadet haline getiren Müslümanlara ve Allaha hamd olsun. Maalesef insanlar insanlardan bir şey isteyenlere dilenci diyorlar ve kimse dilencileri sevmiyor. Yüce Allah ise kendisinden dileyenleri seviyor. Hatta bize kendisine sormamızı emretmiş ve dualarımıza cevap vereceğine dair söz vermiştir; “Bana dua edin, duanızı kabul edeyim. Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler, aşağılanmış olarak cehenneme gireceklerdir!&quot; (Mümin Suresi, 60. Ayet)



Rabbimiz duayla ilgili başka bir ayette ise bizlere şöyle buyurmaktadır; “Kullarım, beni sana sorarlarsa, (bilsinler ki), gerçekten ben (onlara çok) yakınım. Dua edenin duasına cevap veririm...&quot; (Bakara Suresi 2/186)

Ne hikmetse bizim acelemiz var, o kadar sabırsızız ki bu sabırsızlığımızla ilgili olarak Rabbimiz Kuranda bizim için şöyle buyurmuştur : “İnsan, aceleci olarak yaratılmıştır. Size âyetlerimi göstereceğim; benden acele istemeyin.&quot; (Enbiya Suresi, 37. ayet)

Yüce Allahtan istediğimiz her şeyi bir an önce almak isteriz. Ebû Hüreyre’den (R.A) Resûlullah’ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Acele etmediğiniz sürece, her birinizin duası kabul olunur. Oysa insan; &apos;Ben Rabbime dua ettim, ama kabul etmedi’ der. (B6340 Buhârî, Deavât, 22; M6934 Müslim, Zikir, 90)

Müslim’in bir diğer rivayetinde, Peygamber Efendimiz (S.A.V.): Bir günahı veya akrabayla dargınlığı gerektiren bir şey dilemedikçe ve bir de acele etmedikçe kişinin duası kabul görmeye devam eder&quot; buyurdu.



Hz. Musanın Firavun İçin Duası

Rabbimizin gönderdiği Peygamberlerden Hz. Musa ve kardeşi Hz. Harun (Allah’ın Rahmeti üzerlerine olsun), her şeyin Yaratıcısı olan Yüce Rabbimizden Firavunu yok etmesini istediklerinde; - Mûsâ, “Rabbimiz!&quot; dedi, “Sen Firavun’a ve adamlarına dünya hayatında ihtişam ve servet verdin; insanları senin yolundan saptırsınlar diye mi Yâ rab! Ey rabbimiz! Artık onların servetlerini silip yok et, kalplerine sıkıntı ver; elem veren cezayı görmedikçe iman etmesinler de görsünler!&quot; (Yunus Suresi, 88.Ayet)

- Allah şöyle buyurdu: “İkinizin de duası kabul edildi; doğruluktan ayrılmayın ve sakın kendini bilmezlerin yoluna uymayın.&quot; (Yunus Suresi, 89.Ayet)

Allah (C.C.) Firavunu cezalandırıncaya kadar bu peygamberlerin ne kadar beklediklerini biliyor musunuz? İbn-i Abbas (R.A.) yukarıdaki ayetin tefsirinde şöyle diyor: "Dua ile cevap arasında 40 yıl vardı."



Eğer Yaradanın günahsız seçilmişleri olan Peygamberler bu kadar bekledilerse, o zaman biz de tüm hayatımız boyunca Allahın takdirinden tevazu ve memnuniyet göstererek beklemeliyiz.

Burada belki şu soru akıllara gelebilir; -Yüce Allah Kuranda soran kişiye cevap vereceğini söyledi, peki neden dualarımızın çoğu cevapsız kalıyor? Cevap: Eğer Yüce Allah istediğimizi vermediyse bu, Onun cevap vermediği anlamına gelmez.

Peygamber Efendimiz (S.A.V. ) bu konuyla ilgili şöyle buyurmuştur: “Bir Müslüman Allahtan dilediğinde, Yüce Allah ona bu dünyada veya ahirette cevap verir veya yaptığı duaların sayısına göre onun günahlarını bağışlar. Tabii haramı istemeseydi. &quot; (“Sahih Tirmizi&quot;)

Yezid El Rakaşi, kıyamet gününde bir Müslümana cevaplanmayan tüm dualarının gösterileceğini söyledi ve Allah (C.C.) ona dönecektir ve “Ey kulum, unutma, falanca günde benden bunu, şunu istedin ama ben cevap vermedim. Bugün bunun için bir ödül alacaksınız. Böylece cevaplanmayan her duanın sevabını alacaktır. Müslüman da şu rüyayı görecektir: "Ah, keşke Yüce Allah dünya hayatımda tek bir duaya cevap vermeseydi !"

Dua, Rahmet Kapılarını Açan Bir Anahtardır

 “Dua, Rahmet kapılarını açan bir anahtardır&quot; (Süyûtî, I, 486) anlamındaki hadis, dua eden kimsenin Allah’ın merhametine mazhar olacağını ifade etmektedir. İnsan içinden gelerek, “Rabbim! Allah’ım! Nimetlerini ihsan eyle, affeyle, yardım eyle, musibetlerden koru&quot; ve benzeri dilek ve isteklerini Allah’a arz ettiği zaman Allah rahmet kapılarını kuluna açar, ona yardım eder. Kısacası etik kurallara uygun olarak yapılan samimi bir dua cevapsız kalmayacaktır.

Tüm dualarınızın Allah (C.C) katında kabul olması dileklerimle.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Mon, 15 Dec 2025 08:15:18 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Artık Zenginiz!</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yazarlar/erdal-kucuksehir/artik-zenginiz/638/</guid>
		   <description>Hatırını kıramadığım bir ağabeyimin ısrarı ile başlamıştım bu satırları karalamaya. Dönüp bakınca 12 yılı aşkın bir süredir bu sayfalarda...</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/yazarlar/2021/11/erdal-kucuksehir-5414-t.jpg" />
Hatırını kıramadığım bir ağabeyimin ısrarı ile başlamıştım bu satırları karalamaya. Dönüp bakınca 12 yılı aşkın bir süredir bu sayfalarda bildiğim kadarı ile aklım erdiğince ekonomi üzerine bir şeyler karalamaya çalışıyorum. Belki mühendis kökenim nedeniyle hep gerçekçi olmaya ve matematiğin yalan söylemeyeceğine inandım. Eski defterleri karıştırdığımda matematiğin yalan söylemediğini ama algıların çoğu zaman sayılara ve gerçeklere galip gelebildiğine şahitlik ettim.

10 yıl önce ota gelir tuzağına düştüğümüzü ve buradan çıkabilmek için nasıl bir yol haritası izlenmesi gerektiğine dair çalışmalarım olmuştu. 2023 yılında ilan edilen Orta Vadeli Program’da ise bu sorunun çözüldüğünü, 2027 yılında yüksek gelirli ülkeler sınıfına gireceğimizi sizlere müjdelemiştim. Şimdi sizlere başka bir müjde vereceğim. 2027 yılını beklememize gerek kalmadı artık ülkemiz yüksek gelir grubuna girmeyi 2025 yılı sonu itibarı ile başarmış olacak.

2024 yılında kişi başına düşen milli gelirimiz 15.000 doları geçmiş durumda iken bu yıl sonunda 17.500 doları geçeceğiz. Alt-orta gelir grubuna 1955 yılında girmeyi başaran ve 50 yıl boyunca üst-orta gelir grubuna girmek için uğraşan ülkemiz buradan kurtularak yüksek gelir grubuna girmeyi çok kısa bir sürede başarmış oldu. Gerek 2025 yılı üçüncü çeyrek büyüme rakamımız gerekse kur seviyesini dikkate aldığımızda yılın sonunda olduğumuzu da hesaba katarsak kişi başına 17.500 doların üzerinde bir gelire sahip olacağız.



Asgari ücret şu kadar, emekli bu kadar alıyor demek bir şey ifade etmiyor. Resmi rakamlara göre bu ülkede kişi başına yılda 17.500 doların üzerinde bir gelir düşüyor. Hane halkı hesabını yaparken bu resmi rakam üzerinden yapmalıdır. Büyüme üzerine onlarca yazı kaleme aldım, büyüme ve kalkınma ne ifade eder yazmaya çalıştım. Teorik olarak bildiklerimiz ile piyasa koşulları son 10 yılda hiçbir araya gelmedi. Kalıcı çözümler aramak yerine kısa vadeli pansumanlarla ekonomiyi çevirdik. Rahmetli milli şairimiz Mehmet Akif’in dediği gibi; “Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey! Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?&quot; mısraları misali şimdi tekrar başa dönüp kredi faizleri tartışması yapılmasını anlamak mümkün değil.

Biz her kredi dağıttığımızda bir anlamda parasal genişleme yaptık. Üstelik enflasyonu filan dikkate almadan dağıttığımız her kredi piyasa dinamiklerini ve fiyat algılarını bozarak tekrar enflasyon yarattı. İstihdam rakamlarımız, yatırım rakamlarımız, ihracat rakamlarımız ortada iken biz bu kredileri nereye kullandık diye soran ve sorgulayan olmadı. O gün biz bu oranlarla kredi dağıtmayalım, zira enflasyon karşısında dağıtılan krediler bedava. Bu istenmeyen sonuçlara sebep olabilir diye şerh düşmeyenlerin bugün yaşananlardan dolayı şikâyet hakları var mı sizce?

Ülkemiz yüksek gelirli ülkeler seviyesini yakalamayı başarmış iken nasıl oluyor da turist için bile pahalı bir ülke olma başarısını da aynı anda yakalıyor? Ya üretimi komşu ülkelere taşıyan sanayicimiz böylesi yüksek gelir seviyesine ait bir ülke yerine altyapı problemlerinin bitmediği işgücü verimliliğinin çok düşük seviyelerde olduğu, enerji tedarikinin bile başlı başına sorun olduğu ülkelere taşınıyor.



Bir de yurtdışında konut alan vatandaşlarımız var. Onlara da sormak lazım, Neden böylesi bir yüksek gelir düzeyini yakalamış cennet ülkemiz yerine Portekiz’de, Yunanistan’da ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde konut almaya çalışıyorlar? Ya böylesi yüksek gelirli bir ülkede iş aramak veya eğitimine devam etmek yerine kamudan iş bekleyen ya da bir gözü yurtdışında olan gençlerimize ne denmeli?

Büyüme rakamları da teyit ediyor ki özel tüketimin, kamu yatırımlarının, inşaat sektörünün öncülüğünde Türkiye büyümeye devam ederken, sabit gelirlinin milli gelirden aldığı pay düşüyor. Son dört yılda Türkiye %71 büyümüş olacak ki bu rakamlarla 2026 yılında büyük ihtimalle G20 içerisinde bir basamak yükselerek 16. sıraya çıkmış olacağız. Öte tarafta açıklanan açlık veya yoksulluk sınırlarının rakamsal olarak bir anlam ifade edip etmediğini kim söyleyebilir ki. Düşürdüğümüz enflasyon ile emeklimize %12 zam vereceğiz ve en düşük emekli aylığı 16 bin lirayı geçerken öte taraftan yüksek gelirli ülkeler seviyesini yakalamanın verdiği mutluluğu yaşayacağız.

Sözün özü, “Zenginiz ama farkında olmayan insanımıza bunu nasıl anlatacağız?&quot; buraya takılıp kaldım.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Mon, 15 Dec 2025 08:02:01 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Ergenlikte sosyal medya bağımlılığı</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yazarlar/psikolog-derya-cicek/ergenlikte-sosyal-medya-bagimliligi/409/</guid>
		   <description>Araştırmalara göre dünya genelinde internet kullanımı konusunda onbeşinci sıradayız. Ergenlerin yüzde 75’inin ise cep telefonu sahibi olduğu biliniyor....</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/yazarlar/2021/10/psikolog-derya-cicek-755-t.jpg" />
Araştırmalara göre dünya genelinde internet kullanımı konusunda onbeşinci sıradayız. Ergenlerin yüzde 75’inin ise cep telefonu sahibi olduğu biliniyor. Hal böyle olunca da çocuklar ve ergenlerde de sosyal medya kullanımı için harcanan zaman oldukça artmış durumda. Öyle ki ergenlerin çoğu, hatta nereyse ilkokul çocukları da interneti açık cep telefonlarıyla okula gidiyorlar.

Elbette ki internetin hayatımıza girmesi ve teknolojinin gelişmesiyle sosyal medya kullanımı fayda sağlamaktadır. Tamamen internet ve sosyal medyadan uzak bir ergenlik düşünülemez. Ayrıca sosyal medya ve internetin ergenler üzerinde bilişsel ve sosyal katkıları da olduğu yapılan araştırmalarla görülmektedir.



Fakat bunun yanında gerçek dünyada olduğu gibi siber dünyanın da tehlikeleri var. Ergenlik dönemi de bu anlamda tehlikelere açık olan en riskli grubu oluşturmaktadır. Nedir bu tehlikeler hepimiz biliyoruz. Cinsel istismar, siber suçlar, intihar, şiddet, madde kullanımı. Çocuklarımız henüz ergenlik döneminde davranışlarının hukuki, toplumsal, sosyal ve bireysel sonuçlarını öngörebilecek düzeyde değildirler. En çok zaman ayırdıkları sosyal aktivite de sosyal medya kullanımı olunca da onları korumak ve bu konuda bilinçlendirmek de biz ebeveynlerin sorumluluğundadır.

Her insan bir üçgen içinde yaşar. Anne - baba - çocuk üçgeni. Bu üçgen hattındaki ilişkilerin karşılıklı ve düzenli bir şekilde akması gerekir. Ailedeki bu hat sağlıklı işliyorsa eğer, aile üyeleri duygusal anlamda başka bir şeye ihtiyaç duymaz. Anne - baba - çocuk hattında çatışmalar varsa eğer, insan bu sefer aile dışında üçgenleşme arar. Kadınlarda bu durum en çok somatizasyon bozukluklar (fibromiyalji, migren, mide ağrıları...), obsesyonlar (temizlik takıntıları daha çok) olarak karşımıza çıkar. Erkeklerde ise üçgenleşme  daha çok işe kaçış yönündedir.

Ergenlerdeki üçgenleşme de arkadaşlaradır. Eskiden bu arkadaş mahallemizdeki bir arkadaştı, komşumuzdu, okuldaki bir arkadaşımızdı. Ama günümüzde bu arkadaş dünyanın her yerinde; parmaklarımızın ucunda, avucumuzun içinde artık. Dil bilmesine de gerek yok, anında çeviri yapabilen programlar var.

Sanmayın ki çocuğunuz oturma odasında ya da kendi odasında ne güzel oturuyor! Rahatım ne güzel diyorsunuz belki de. İyi ama acaba bu çocuk kiminle konuşuyor? Hangi kanalları,  videoları izliyor? Hangi online oyunları oynuyor? Ekranın diğer ucunda kimler var? Nasıl bir tehlike bekliyor acaba bu çocukları?
Anne - baba - çocuk üçgeninde eğer bir kızın ya da erkeğin babayla veya annesiyle  olması gereken diyalog oluşmamışsa, aralarında duygusal bir ilişki yoksa o zaman sanal arkadaşlıklar başlar. Siz anne ya da baba olarak çocuğunuzu haftada bir gün sinemaya götürmüyorsanız, arkadaşlarıyla beraber onu bir kafeye götürüp onlarla sohbet etmiyorsanız ya da arkadaşlarıyla görüşmesine izin vermiyorsanız sizin çocuğunuz daha fazla tehlikelere yakınlaşıyor demektir.



Ergen bireyler ailede kendilerini değerli hissedemiyorlarsa, arkadaşlarının yanında pozitif yanlarını, farklılıklarını  göstermiyorsa tehlike çanları çalıyordur!!

Anne – baba ve ebeveynler olarak nelere dikkat etmeliyiz?
- Ailenizde akıcı olması gereken üçgen ilişkinizi çok iyi korumalısınız.               
- Çocuğunuzla ilişkinizi ve iletişiminizi her daim taze, dürüst, açık ve sevgi dolu kurmalısınız.
- Kesinlikle ailenizin kurallarınızı oluşturup, başta anne - baba olarak siz bu kurallara uymalısınız. Bu kuralların olmazsa olmazı; her akşam yemek sofrasında tüm aile bireylerinin bir arada olması ve hiç kimsenin elinde cep telefonu vb. olmaması. Yemek dışında da aile üyeleri bir aradayken bu kural geçerli olmalıdır. Anne sosyal medyada, baba sosyal medya da ise çocuk da sosyal medyada olur.



16 yaşına kadar kullanılan teknolojik cihazlarda mutlaka çocuk koruma programları kullanılmalı. Çocukların yaşlarına uygun olmayan içeriklerin bulunduğu sitelere girişi engellenmeli ve şifreler konulmalı.
Yapmanız gereken en önemli davranışlardan biri de çocuğunuzu karşınıza alıp, açıkça onunla konuşup bilgilendirmektir.

“Seni takip etmek bizim görevimiz. Senin tüm sosyal medya hesaplarını takip edeceğiz. Seni cezalandırmak ya da kızmak için değil, sana doğruyu ve yanlışı göstermek adına bunu yapacağız. Bizim için değerli ve önemlisin. Sen kendini koruyabilecek yaşa gelene kadar bu bizim görevimiz.&quot;

Sonrasında da sosyal medya kullanımı ile ilgili kurallar anlatılmalı, kimlerle yazışılır, kimlerle yazışılmaz? arkadaş olarak kimler eklenebilir, kimler eklenmez? sanal ortamlarda sizin de tanıdığınız kişiler ya da okul arkadaşları dışındaki kişilerle online oyunlar oynamaması ve konuşmaması gerektiği, oynuyorsa ya da konuşuyorsa da kesinlikle adres, telefon, kredi kartı, yaş, cinsiyet, gerçek isim bilgisi vermemesi konusunda bilgilendirilmelidir.

Fotoğraf paylaşımlarına çok dikkat edilmeli, asla yatak odasında fotoğraf çekip paylaşmamalı, özel ve mahrem bölgelerinin göründüğü ya da cinsellik çağrıştıran fotoğrafların paylaşımına ise kesinlikle izin verilmemelidir.

İlköğretim çağındaki çocuğunuzun cep telefonuna ihtiyacı yoktur çünkü gittiği yer bellidir. Sadece haberleşmeye ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaç için de akıllı kol saatlerinden temin edebilirsiniz. Ortaokul çağındaki çocuklarınızın interneti açık cep telefonuna da ihtiyacı yoktur. Günümüzde sınıflar birbirleriyle whatsapp uygulaması üzerinden grup kurup öyle iletişim kuruyorlar. Ne kadar yanlış bir uygulama. Konuşmalarına baksanız küfürlü, oldukça açık seçik cinsellik içeren konuşmalar görürsünüz çoğunda. Ergen bireyler zaten cinsellik konusunda cahil oldukları ve meraklarının üst seviyede olduğu bir dönemdeler. Hal böyle olunca da hepsi birer, “klavye kahramanı" yazarken her şey o kadar kolay ki!
Bütün bunların yanında en önemlisi; çocuklarınızın içinden çıkamayacakları ya da kendi başlarına baş edemeyecekleri bir durumla karşılaştıkları zaman bu durumu rahatlıkla anlatabilecekleri anlayışlı ve güven veren anneleri ve babaları olduğunu bilmeleridir.
ALLAH (c.c.) hepimizin evladını korusun.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Wed, 26 Nov 2025 23:53:28 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Dünyayı Yöneten Merkezler-2</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yazarlar/emrullah-bilgin/dunyayi-yoneten-merkezler-2/637/</guid>
		   <description>Yeryüzündeki mevcut kaynakların paylaşımı bakımından değerlendirildiğinde, emperyal güçlerin kaynak savaşlarının yönetimini belirlenmiş noktalardan,...</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/yazarlar/2021/10/emrullah-bilgin-2808-t.jpg" />
Yeryüzündeki mevcut kaynakların paylaşımı bakımından değerlendirildiğinde, emperyal güçlerin kaynak savaşlarının yönetimini belirlenmiş noktalardan, merkezlerden yaptıkları görülemeyebilir.

Dünyayı yöneten merkezler ve diğer ülkelerde halk ve meclisten olsa da, bilinen ve kabul edilmiş hakimiyetleri bulunan mikro alanlar vardır. Nihai kararlar buralarda alınıyor, uygulamak için gerektiğinde meclis veya siyasi algı yönetimi başlatılıyor.

-Washington D.C.

-City of london

-Vatikan City

Orduları yok, seçim yok, sınır yok. Ama birlikte paranızı, zihninizi ve ahlakınızı kontrol eder. Gölgelerden nasıl faaliyet gösterirler. Bunlar normal şehirler değildir. Çalışma şekilleri de farklıdır.

Devlet içinde egemen bir devlet,

Ulusal kanunlara karşı bağışık,

Sembolizm, gizlilik ve ağlarla korunmaktadır. Üçü birlikte modern imparatorluğun “Kutsal olmayan üçlüsü&quot;nü oluştururlar.

Washington D.C. Başkent Washington içerisinde bulunmasına rağmen oldukça farklı bir etkisi ve yapısı vardır. Bu yüzden hiç bir ABD eyaletinin parçası değildir.

Kendi bayrağı, mührü yasaları vardır.

Tamamen mason mimarisine göre inşa edilmiştir.

Savaşların çıkartıldığı, darbelerin planlandığı, rejimlerin değiştirildiği yer burasıdır.

Federal rezerv uygulamalarının önce ABD toplumunda ki karşılığını ve sonuçlarını kontrol etmektedir.

City of London,

İngiltere’nin başkenti Londra ile asla karıştırılmamalıdır.

Yaklaşık 2 km kareden oluşan bir bölgedir.

Kendi polis gücü var. Onunla korunur.

İngiltere parlamentosu yönetimi altında değildir.

İngiltere merkez bankası Lloyd’s ve Rothschild genel merkezine ev sahipliği yapıyor. Bankacılık, sigortacılık, döviz manipülasyonu elitlerin servet aklamasının küresel merkezi konumundadır. Bu alanların kendine göre adalet ve ticaret anlayışı vardır. Ülkede yasalar yapılırken bu görüşler gözetilir.



Vatikan, Dünyanın en küçük devleti ancak en güçlülerinden biridir.

Tam egemenlik, İtalyan yargı yetkisi altında bile değildir.

1,3 milyardan fazla insanın inançlarını kontrol ediyor.

Paha biçilmez topraklara, sanat eserlerine, altına ve nüfusa sahiptir.

Bir şehir bir çekirdek sütunu kontrol ediyor.

Washington D.C. Savaşları,

City of London Zenginlikleri,

Vatikan City İbadet, İnançları kontrol eder.

Biri uluslara komuta eder.

Biri bankaları kontrol eder.

Biri ruhları şekillendirir.

Rekabet etmiyorlar, sessizce hükmetmek için iş birliği yapıyorlar.

Üçünün ortak özellikleri;

Hepsi özel statüye sahip egemen varlıklardır.

Hepsi sıkı bir şekilde korunan, sembollerle dolu gizlidir.

Hepsi ulusal denetim üstünde faaliyet gösteriyor. Ve hepsi tek bir hedefte birleşiyor; yanılsama yoluyla kontrol.

Dünyayı onlar yönetmiyor, dünyayı yöneten sistemleri onlar yönetiyor.

Washington NATO’yu, IMF’yi ve BM’i yönetiyor.

City of London küresel borç zincirlerini yönetiyor.

Vatikan doktrin yoluyla okulları, aileleri ve seçimleri etkiliyor. Açıkça hükmetmelerine gerek yoktur. Gerçekliği yönlendiren araçları yönetiyorlar.

Tarihsel kökenleri asla tesadüf değildir.

Washington D.C. Antik Babil şebeke sembolizmi üzerine inşa edilmiştir.

City of London, Tapınak şövalyeleri ve kraliyet bankacılık kartellerine bağlanmıştır.

Vatikan City, Roma İmparatorluğunun son kalesi üzerine inşa edilmiştir.

Bu sadece güç değil, bu yöntem ve şekil değiştirmiş ata imparatorluğudur.

Özgürlük illüzyonu yaratıyorlar.

Dünya insanı oy verebildiği için kendinin özgür olduğunu sanıyor, bunun adını da demokrasi koyuyor.

Ancak,

Paranız Londra’dan yönetiliyor,

Ordunuz Washington’a karşı sorumludur.

Etik anlayışınız Vatikan’ın filtresinden geçiyor. Bu görünmez bir imparatorluktur.

Gerçek küresel yönetişim sistemidir.

Gerçek başkentinin üç yüzü vardır.

Bunlar

Sorumsuzluk,

Dokunulamazlık,

Sorgulanamazlık

Birlikte çoğu hükümetin var olduğu süreden, daha uzun bir süredir dünyayı yönetiyorlar.

Bu bir komplo değil, bu küresel kontrolün mimarisidir. Güçlerini de yalnız içinde bulunduğu ülkelerden değil tüm dünya ülkelerinden alıyor ve tüm dünya ülkelerinde ki sistemleri yöneterek etkili oluyorlar. Böylece uzun yıllardır varlıklarını sürdürmektedirler. Yönetim sistemlerini yöneten bu üçlü silahsız silahşörlerin 1700’lü yılların ikinci yarısından sonra etkilerini göstermeye başladıkları bazı çevrelerce belirtilmektedir. İngiltere’den önce Avrupa’ya sonra Amerika’ya yayılmış ve daha sonra tüm dünya ülkelerinde etkilerini göstermişlerdir.



Bu emperyal güçlerden destek alan Refahta ateşkesi bozmaya çalışan İsrail ve Rusya’dan kendini korumaktan aciz Avrupa, güvenliklerini ve ekonomilerini ABD ve NATO’ya teslim etmiş durumdadır. Öyle ki dünya ülkeleri Hitler döneminde olduğu gibi bugün de Gazze, Ukrayna, Suriye, Yemen, Sudan vb. bazı bölgelerde bir tür etnik narsisizmle karşı karşıyadır. Savaşların durması emperyalist güçlerin silah satış gelirlerini düşüreceğinden çokta istekli değildirler. Zaten bu savaşlar yönetenlerle, yönetilenler arasında değil mi?

Üstün ırk, seçilmiş halk gibi kötü inançlar meşrulaştırıyor. Bu anlayışla yetişen nesiller, karşı tarafı insan olarak görmüyor. Bu da zulmü normalleştiriyor.

Ancak, Rusya geçmiş tarihte önce kendi içinde daha sonra diğer Asya ve Avrupa ülkeleri ile olan sorunları ve anlaşamazlıkları sonucu, belki de çok sıkı Katolik olduğu için bu denklemin ya dışında yada gerisinde kalmıştır.

Birinci dünya savaşında Çarlık Rusya’sından Sosyalist SSCB’ne dönüş ve ikinci dünya savaşı yıllarında da Avrupa’ya destek politikaları ile Almanya’yı bölmüş, bazı doğu Avrupa ülkelerini hakimiyeti altına almasına rağmen bunu sürdürememiştir. Buna benzer bazı dönemlerde araya girmek veya dahil olmak istemiş ancak bunu sürdürememiştir.

Diğer dünya ülkeleri adeta bu süper güçlerin gölgesinde varlıklarını sürdürüyorlar. ABD tarafından öne çıkarılan İsrail ve Ukrayna ve hatta bağımsız görünen İran bile öyledir.

Çin, Hindistan ve Rusya’dan aldığı güçle dünyaya kafa tutan Kuzey Kore’de.

Bu denklemin değişmesi için dünyayı yöneten merkezlerin ve buna paralel olarak finansal kaynakların el değiştirmesi veya blok değiştirmesi gerektiğinin tespiti zor değildir.

İnsan oğlunun, dünya ve ülke kaynaklarının adil ve etkin bir şekilde paylaşıldığı bir gelecek umut etmek en doğal hakkıdır..!

Sağlık ve esenlikler diliyorum..
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Mon, 24 Nov 2025 14:31:18 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Virüs ve aşılardan sonraki sağlık problemleri ve çözüm yolları</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yazarlar/ahmet-efendi/virus-ve-asilardan-sonraki-saglik-problemleri-ve-cozum-yollari/599/</guid>
		   <description>Corona virüsü sonrası danışanlarımızla istişarelerimizde özellikle erkeklerde bazı sorunların ortaya çıkmaya başladığını tespit...</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/yazarlar/2021/10/ahmet-efendi-6583-t.jpg" />
Corona virüsü sonrası danışanlarımızla istişarelerimizde özellikle erkeklerde bazı sorunların ortaya çıkmaya başladığını tespit ettik. Bu sorunların bazıları çok önemli, mesela sık sık idrara çıkma, unutkanlık, kalp krizi, cinsel problemler gibi. Aslında bu sorunların altında stres ve sinir bozukluğu da yatmaktadır.



Öncelikle Vücudu Detoks Etmeliyiz

Bazı sirke çeşitleri mesela alıç sirkesi, elma, ananas, enginar, nar sirkesi gibi doğal sirke çeşitleriyle vücudu detoks yapabiliriz. Bu arada yine Corona ve salgın aşılama sonrası çok sayıda öksürük, balgam atama gibi problemlerin de yaşanmaya başladığını gözlemledik. Yine bunun altındaki asıl sebebi araştırdığımızda da bağışıklık sisteminin oldukça düşük vaziyette olduğunu tespit ettik. Bağışıklığı güçlendirmek için de ekinezya bitkisi, kuşburnu, ıhlamur ve tıbbi adaçaylar içerek veya gargara yaparak boğaz temizliği yapılmalı öksürük ve soğuk algınlığı için de kozalak şurubu ve kozalak pekmezi gibi doğal ürünlerle akciğerimizin temizliğini yapabiliriz.



Sık idrara çıkma problemine baktığımız zaman da idrar kesesi sinyalizasyonunun hassaslaştığı ve magnezyum ya da kalsiyum gibi vitaminlerle bu şikayetin üstesinden gelebileceğinizi belirtmek isterim.

Unutkanlıkta maalesef Covid salgınının verdiği strese bağlı olarak yaşanan diğer önemli problemlerden biri. Bunda da tiroit bezleri ve enzim sistemi tahribat görmüş olabilir. Unutkanlığı da iyotlugol, melisa, papatya, ginkobiloba, ginseng gibi bitkilerle destekleyebiliriz.



Kalp krizi sorunları gelince, üzüm çekirdeği tozu, çörek otu, aspir tohumu ya da bunların yağını kullanabiliriz. Cinsel sorunlarla alakalı da; ginseng, çinko, kabak çekirdeği yağı, çörek otu yağı, üzüm çekirdeği, çakşır otu, demir dikeni otu gibi doğal ve organik bitkilerle çözüme ulaşabiliriz.

Yoğun iş temposu yüzünden strese bağlı yorgunluk ve vitamin eksikliğinden kaynaklı olarak D, C ve B vitaminleri, Q enzim, Q vitaminlerini kullanabiliriz. Yoğun stres yaşayanlarda da kantaron bitkisi ya da yağı, papatya, melisa gibi bitkilerin kullanımını önerebiliriz.



Bayanlardaki problemler de aslında aynı ama yoğun olarak miyom, kist, idrar yolları iltihabî, adet düzensizliği, hormonal bozukluklar ortaya çıkmıştır. Bununla alakalı yine detoks ürünleri olarak vücudu temizleyici sirkeler, civanperçemi bitkisi, hayıt otu tohumu, aslan pençesi bitkisi kullanılabilir.

Bütün okuyucularımıza önerim, yazın mutlaka çıplak ayaklarınızla toprağa basın, üzerinizdeki negatif enerjiyi bu sayede atmış olursunuz. Tuz olarak doğal Himalaya tuzu kullanın. Yemek öğünlerini üç yerine iki yapın. Günde bir öğün hayvansal gıda tüketin ve her gün bir bardak suya bir tatlı kaşığı karbonat karıştırarak için, sorunlarınız olursa da bize danışmaktan çekinmeyin, her zaman yanınızdayız.

Sağlıcakla kalın.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Mon, 24 Nov 2025 09:28:59 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Nadir Toprak Elementlerinin Stratejik Önemi</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yazarlar/erdal-kucuksehir/nadir-toprak-elementlerinin-stratejik-onemi/636/</guid>
		   <description>19. yüzyılın sonlarında keşfedilen petrol 20. yüzyılda birçok bölgesel çatışmanın ve savaşın ana kaynağını oluşturmayı başardı. Büyük...</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/yazarlar/2021/11/erdal-kucuksehir-5414-t.jpg" />
19. yüzyılın sonlarında keşfedilen petrol 20. yüzyılda birçok bölgesel çatışmanın ve savaşın ana kaynağını oluşturmayı başardı. Büyük rezervlere sahip ülkeler adeta bu kaynaklarının lanetini yaşamak zorunda kalırken bunu işleyip pazarlayanlar dünyaya yön verdiler. Bu yüzyılın popüler kaynağı ise Nadir Toprak Elementleri. Küresel güçlerin daha şimdiden çatışmalarının ana eksenini oluşturan nadir toprak elementleri nedir ne işe yarar neden bu kadar büyük bir gündem oluşturdu bakmaya çalıştım;



Bu elementler dünyanın kabuğunda tıpkı bakır, demir, boksit misali çokça bulunabilen elementler gibi olsalar dahi daha az bulunmaları sebebiyle Nadir Toprak Elementleri olarak adlandırılmışlardır. Misal Neodimyum dünya kabuğunda demir madenine kıyasla 1000 kat daha az olduğu gibi, demiri saflaştırırken 1000 kg’da sadece 1 gr elde edebiliyorsunuz.

Amerika Birleşik Devletleri 2000’li yılların başlarında bazı eyaletlerinde bu konuda yatırımlar yapıp bu elementleri elde etmeye başlasa dahi çevreye olumsuz katkısı ve elde ettiği ekonomik değerin yetersizliğini gerekçe ederek tesislerin çoğunu kapatmayı tercih etti. Zira bu elementleri çıkarmak ve rafine ederek % 100 saflıkta bir nadir element elde etmek büyük bir enerji ve maliyet gerektiriyordu.

Dijitalleşme, yapay zekâ, blok zincirler ve elektrikli araçlar derken 20 yıl sonra bu elementler sahip oldukları süper güçler sayesinde küresel aktörlerin kavgasına sebep oldu. Enerji transferini bu kaynaklara borçluyuz. Bu elementlerin fiziksel ve kimyasal özellikleri çok küçük miktarlarda olağanüstü verimlilik yaratıyor. İlk üretilen cep telefonlarında kullanılan ana metaller artık kullanılmıyor onun yerini nadir elementler aldı. Uçaklar, mikroçipler, roketler, arabalar daha aklınıza gelebilen birçok alanda bu elementler vazgeçilmez olduğu gibi bu elementlere sahip olan topraklar ise şimdiden büyük aktörlerin hedefi haline geldi.



Bugün, nadir toprak elementlerine dayalı endüstriyel ürünlerin pazar hacminin 1 trilyon doları aştığı kabul edilirken Çin tek başına cevher üretiminin %61’ine sahip. Rafine ve ayrıştırma kapasitesinin ise %92’sini Çin kontrol ediyor. Endonezya ve Vietnam’ın çıkardığı cevherleri de Çin ayrıştırıp rafine ederek Avrupa’ya ve Amerika’ya gönderirken Bazı Avrupalı ve Amerikalı şirketler de bu cevherleri alarak rafine ediyor. Avrupa ya da Amerika kendi coğrafyasındaki elementleri çevre kirliliği ve insan sağlığı faktörü nedeniyle çıkarmayı düşünmese dahi bu kirli işi dünyada yaptırabilecekleri toprakların sahibi olmaya çalışıyorlar.

Durup dururken Grönland’ı almak isteyen Trump, bunu tesadüfen söylemiş değildi. Ya da Ukrayna - Rusya savaşına yıllarca seyirci kalanların şimdi barış tesis etmeye çalışmaları ama Ukrayna’dan tazminat adı altında Nisan 2025’te 500 milyar dolarlık ortak fon kurarak Nadir Toprak Elementleri rezervlerine erişim imkânı yakalamaları tesadüf değildi. Ukrayna dünyadaki Nadir Toprak Elementleri rezervlerinin % 5’ine sahip. Amerika Birleşik Devletleri 2020-2023 döneminde ihtiyaç duyduğu Nadir Elementlerin %70’ini Çin’den ithal etmiş. Kendi kaynaklarında sadece hafif toprak elementleri çıkarabilirken ağır toprak elementlerinde tamamen dışa bağımlı.

Bir F-35 savaş uçağında 410 kg nadir element kullanıldığını ya da Virginia sınıfı bir nükleer denizaltında 4 ton Nadir Toprak Elementi kullanıldığını söylersem, bunların Amerika için ne ifade ettiği daha iyi anlaşılabilir. Amerika’nın caydırıcılık politikasının ya da mimarisinin ana unsuru olan Donanması, seyir füzeleri ve hava kuvvetlerinin Nadir Toprak Elementlerine bu denli bağımlı olması belki bu konunun bu denli tartışılmasını bize izah edecektir.



Bu endüstriye sahip ülkelerin savunma sanayi, yapay zekâ, uzay teknolojileri gibi alanlarda liderlik pozisyonu elde edebilecekleri ayrıca lazer sistemleri, füze güdüm teknolojileri ve uydu iletişimi gibi stratejik alanlarda Nadir Toprak Elementleri olmadan hiçbir ilerleme sağlayamayacaklarını bilmek lazım. Bu açıdan baktığımızda Nadir Element arzının jeopolitik bir silaha dönüşmesi ve çatışmalara sebep olması kaçınılmazdır.

Türkiye ciddi bir rezerv alana sahip olmakla beraber bunu rafine ederek ve saflaştırarak tedarik zincirinde yerini almalıdır. Türkiye ile beraber Ukrayna, Grönland gibi ülkelerinde işleyici üretici aktör olabilmeleri sonucu tedarik zinciri çeşitlenmelidir. Bu gerçekleşmese yeni çatışmaların ana kaynağını Nadir Elementlerin oluşturacağı bir gerçektir.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Mon, 10 Nov 2025 08:20:44 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Dünyayı Yöneten Merkezler-1</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yazarlar/emrullah-bilgin/dunyayi-yoneten-merkezler-1/635/</guid>
		   <description>Yer yüzündeki süper güçlerin varlığı, üretim, sermaye ve finansman kaynaklarının paylaşımı ve yönetiminde bazı devletleri öne çıkarmaktadır....</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/yazarlar/2021/10/emrullah-bilgin-2808-t.jpg" />
Yer yüzündeki süper güçlerin varlığı, üretim, sermaye ve finansman kaynaklarının paylaşımı ve yönetiminde bazı devletleri öne çıkarmaktadır. ABD, İngiltere(B.B.), Rusya, Çin gibi bazı ülkeler bilgi ve teknolojik gelişmelere paralel olarak dünya ekonomisinde ki yerlerini son yıllarda daha etkin olarak göstermişlerdir.

Burada Rusya’nın halen bazı hususlarda devam eden Türk Cumhuriyetlerine uzun yıllar hakimiyet baskıları ve Çin’in Doğu Türkistan’a devam eden insanlık dışı politikaları, ABD’nin Türkiye’ye NATO üyesi olmasına rağmen uyguladığı ambargolar ve yaptırımları yok saymak mümkün değildir. Ancak Amerika ve Büyük Britanya’nın ilişkileri diğerlerine göre farklıdır. Her iki ülke ortak bir tarih, ortak bir dil, dini inançlar ve yasal ilkelerdeki örtüşme ve yüzlerce yıl öncesine dayanan akrabalık bağlarıyla birbirine bağlıdır. Bugün, çok sayıda gurbetçi diğer ülkede yaşamaktadır.



21. yüzyılın başlarında, Britanya, Birleşik Devletler ile ilişkisini, mevcut İngiliz dış politikasındaki, "en önemli ikili ortaklık" olarak teyit etti ve Amerikan dış politikası da Britanya ile ilişkisini en önemli ilişkisi olarak teyit etti. Bu durum uyumlu siyasi ilişkilerde, ticaret, finans, teknoloji, sosyal akademi, sanayileşme ve bilim alanlarında karşılıklı işbirliğinde; hükümet ve askeri istihbarat paylaşımında ve Birleşik Devletler Silahlı Kuvvetleri ile İngiliz Silahlı Kuvvetleri arasında yürütülen ortak muharebe operasyonlarında ve barışı koruma görevlerinde kanıtlanmıştır.

Ocak 2015 itibarıyla Birleşik Krallık ihracat açısından beşinci, mal ithalatı açısından ise yedinci büyük ABD ticaret ortağıydı. Uzun vadeli perspektifte, tarihçi Paul Johnson, Birleşik Krallık-Birleşik devletler ilişkilerini, “modern, liberal demokratik dünya düzeninin temel taşı" olarak adlandırmıştır.

İki ülke, birbirlerinin yanı sıra diğer birçok ülkenin kültürleri üzerinde de önemli bir etkiye sahip olmuştur. 2019da toplam nüfusu 400 milyonun biraz altında olan Anglosfer’in (İngilizce konuşan ülkeler) iki ana düğümüdürler. Birlikte, İngilizce diline modern dünyanın birçok yönünde baskın bir ortak dil rolü vermişlerdir. Ancak bilim, bilgi ve teknolojik gelişmeler dikkate alındığında öyle olmadığı anlaşılmıştır. Paul Johnson’un belirttiği o modern, liberal demokratik dünya düzeni içerisinde Çin, Rusya, Japonya, Hindistan ve Güney Kore gibi bir çok ülke yer almıştır. Bu bilgi ve teknolojik gelişmeler sonucu ortaya çıkan bu yeni ülkelerle İngilizce konuşan Birleşik krallık ve ABD’nin etkisi azalma eğilimi göstermiştir.

Birleşik Krallık , 19. ve 20. yüzyılın başlarında özellikle de sözde “Pax Britannica" (İngiliz barışı Pazartesi Romana’dan türetilmiştir) döneminde dünyanın önde gelen gücüydü. Bu dönem, 1800lerin ortalarından sonlarına kadar süren, rakipsiz bir üstünlük ve benzeri görülmemiş bir uluslararası barış dönemiydi ancak bu dönem Osmanlı İmparatorluğunun güç kaybına neden olmuş ve bazı gruplar ayrılarak bağımsızlıklarını ilan etme yolunu tercih etmişlerdi. Ülke, 1956 Süveyş krizi ve Britanya İmparatorluğu’nun dağılmasıyla Birleşik Krallıkın küresel meselelerdeki baskın rolünün giderek azalmasına kadar yaygın olarak bir süper güç olarak görülmeye devam etti. Yine de Birleşik Krallık, büyük bir güç olmaya devam ediyor ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi, AUKUS, Commonwealth, Avrupa Konseyi, G7, G20, NATO, OECD, AGİT ve DTÖ’nün kurucu üyesidir. Dünyayı yöneten ülkelerden olan bu ülkelerin BM ve diğer oluşumlarda alınan kararları veto hakkı bulunmaktadır. Bu da dünya dengelerini zaman, zaman olumsuz etkilemekte ve demokratik açılımların önünü kesmektedir. İnsan hakları, eşitlik ve demokrasi ilkeleriyle uyuşmamaktadır. Bu hak değil, diğer ülkelere göre tamamen haksızlıktır.



Öte yandan tarihin çok önemli dönemlerini oluşturan Roma İmparatorluğu’nun merkezi olma niteliğinden ve Bizans imparatorluğu gibi daha doğuda bulunan imparatorluklarla yönetim ve kültür ortaklıkları ve Rönesans’ın doğuşu ile Avrupa’da ve dünyanın gelişmesinde Roma-İtalya’sı da önemli bir yer tutmaktadır. Tarihin daha gerisine gidildiğinde ise Kuzey doğudan Avrupa’ya gelerek İtalya kıyılarına kadar ulaşmış ve Roma’nın bilim ve kültürüne önemli katkılar sağlamış, Türk boyları olarak bilinen Etrüskler bu tarihi gelişmelerin dışında bırakılamaz.

İtalya devlet sınırları içinde bulunan Vatikan, resmî adıyla Vatikan Şehir Devleti (İtalyanca; Stato della Città del Vaticano; Latince; Status Civitatis Vaticanae), İtalya’nın Roma kentiyle çevrili, denize kıyısı olmayan bir ülke, şehir devleti, mikrodevlet ve anklavdır. Anklav; Siyasi coğrafyada, tamamen başka bir siyasi bölgenin sınırları dâhilinde yer alan siyasi bölgeye anklav (fra. enclavedan) toprak denmektedir.



1929 yılında Laterano Antlaşması ile İtalyadan bağımsızlığını kazanmış olan bu toprak parçası, Kutsal Makam’ın mülkiyeti, münhasır egemenliği ve yargı yetkisi altında bulunan müstakil bir bölgedir. Kutsal Makamın kendisi ise uluslararası hukuk nezdinde egemen bir tüzel kişilik olarak tanınmakta; şehir-devletin dünyevi otoritesini, yönetsel işlevlerini, diplomatik ilişkilerini ve ruhani bağımsızlığını muhafaza etmektedir. Vatikan aynı zamanda Papa, Kutsal Makam ve Roma Kuriyası’nın da mecaz-ı mürselidir.

Dini ve ruhani yönetimde İtalya’da Vatikan, finansmanın yani paranın yönetiminde İngiltere, savaş ve darbelerin yönetildiği yer de ABD’dir. Savaşların durması emperyal güçlerin çokta istediği bir durum değildir çünkü bu pastadan elde ettikleri kazançlarını olumsuz etkilemektedir.

İnsanın, insan olduğundan, katliamlardan ve savaşlardan uzak bir dünya ve farkındalık yaratması dileğiyle..



Cumhuriyetimizin kuruluşunun 102. yılını kutluyor, sağlık ve esenlik temenni ediyorum.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Thu, 23 Oct 2025 17:13:25 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Psikoterapi nedir? Ne değildir?</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.konyaaktuel.com.tr/yazarlar/psikolog-derya-cicek/psikoterapi-nedir-ne-degildir/419/</guid>
		   <description>Bu ay ki yazımda...</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.konyaaktuel.com.tr/images/yazarlar/2021/10/psikolog-derya-cicek-755-t.jpg" />
Bu ay ki yazımda bir farkındalık oluşturmak adına psikoterapi nedir, ne değildir? konusunu ele almak istedim. Sosyal medyada ya da sosyal hayatımızda hepimiz son yıllarda psikoterapi ya da terapi kelimesini çok duyar olduk. Bazıları psikoterapinin ne olduğuna dair doğru farkındalığa sahipken, edindikleri eksik veya yanlış bilgilerden ya da terapi deneyimi olan bir tanıdığının aktardığı olumsuz sonuçlardan dolayı kimi insanlar da ihtiyaçları olmasına rağmen hala önyargıyla yaklaşmaktadırlar.
 



Bir de cesaret edemeyen başka bir kesim vardır. Terapiye gittikleri zaman eleştirileceklerini, terapistin kendilerini yargılayacaklarını düşünürler ve bu önyargıları nedeniyle destek almaktan çekinirler. Sorunlarıyla yaşamaktan başka çareleri olmadığına inanırlar. Bir gün bir mucize olmasını ve o mucizenin sorunlarını halletmesini beklerler. Aslında bir bakıma onlara hak vermiyor değilim. Neden? derseniz ne yazık ki bu işi yapmaya yetkin olmayan, kendilerine gelen insanları eleştirip, yargılayarak terapi yaptığını zanneden çürük elmaların da bu işi yaptıklarını ve insanlara ne kadar zarar verdiklerini biliyorum da ondan. Ülkemizde ne yazık ki bu konuda belirgin bir yasa  yok. O nedenle kendi ruh sağlığınız konusunda kendi tedbirinizi kendiniz almalısınız. Psikolojik bir sorun yaşıyorsanız ve bu konuda terapi desteği alacaksanız kime gideceğinize dikkat etmelisiniz. İyi bir üniversiteden mezun olmuş, gerekli eğitimleri almış terapi yapabilme yeterliliğine sahip olan terapistleri seçmelisiniz. Bu önemli uyarıyı da yaptıktan sonra psikoterapi hakkında oluşmuş önyargılardan devam etmek istiyorum.
Toplumun bir kısmı psikoterapinin karşılıklı konuşmadan ibaret olduğunu düşünerek, sadece konuşmanın sorunları çözemeyeceğine inanırlar. Öyle ya sorunlarını, dertlerini zaten eşe dosta anlatarak bol bol konuşuyorlardır ama bu konuşmalar sorunlarının hiç birini çözememektedir! 
Bu ve benzeri pek çok yanlış edinilmiş bakış açıları ve önyargıları mevcut. Muhtemelen siz de psikoterapiye karşı benzer şekilde önyargıları olan insanlar tanıyorsunuzdur. Belki de destek almayı düşünen ama bu konuda kararsız olanlardansınız. Psikoterapi nedir? Terapi sürecinde terapist nasıl yardım eder?...vs. bunun gibi soruların cevaplarını  merak edenler için kısaca bunları  açıklamak istiyorum.



Psikoterapi Nedir?
Psikolog, psikolojik danışman veya psikiyatr gibi ruh sağlığı alanında çalışan bir uzmanın desteği ile birlikte, yaşanılan sorunları konuşma sürecidir. Fakat bu konuşma eşle, dostla, arkadaşla konuşmaya benzemez. Normal bir sohbetten çok daha öte bir şeydir. 
Terapist ile danışan kişi arasında güvene dayalı bir ilişki söz konusudur. Terapi odasında konuşulan mutlaka terapi odasında kalır. Terapist asla yargılamaz, eleştirmez, nasihat vermez. Terapist ve danışan arasında şeffaf ve kaliteli bir ilişki oluşturulur. Terapist, danışanın kendisiyle ilgili gözlemlerini kişide farkındalık oluşturmak ve sorunlarının oluşmasına neden olan durumları keşfetmesi için açık bir şekilde  geri bildirim  verir. Normal hayattaki ilişkilerde ise durum böyle değildir. Çoğunlukla açık bir şekilde ilişkide bulunduğumuz kişilerden kendimizle ilgili açık ve net geribildirimler almadığımız gibi, biz de onlara karşı açık ve net olamayız. 
Terapist danışanla konuşurken, gözlemleriyle ilgili geri bildirimler verirken, kişinin problemlerini anlayıp çözebilmesi için bilimsel olarak kanıtlanmış bazı teoriler, terapi teknikleri ve bilgiler kullanır. İlaçla tedavi yönteminden farklı olarak, kişinin yaşadığı sorunlarıyla ilgili semptomları ortadan kaldırmak yerine var olan soruna ve semptomlara bir bütün olarak bakılır. Sorunun oluşmasına neden olan düşünceler duygular, inançlar, yaşanılan olaylar ve kişilik özellikleri uygun terapi teknikleri ve teoriler açısından belirlenir ve kişinin sorunlarını çözebilmesi için gerekli içsel ve zihinsel kaynaklarını fark edip kullanabilmesi sağlanır. Kişinin yaşadığı sıkıntı neyi işaret ediyorsa, o sorunun kaynağına odaklanılır. Psikoterapi ciddiye alınması gereken, kişinin motivasyonu ve terapistiyle kurduğu iş birliği ölçüsünde, verimli olabilecek bir süreçtir. Terapiste duyulan güven, açık ve dürüst olabilmek terapinin etkinliği açısından oldukça önemlidir. Bu süreçte kişinin yaşam koşulları, destek aldığı kaynaklar da sürecin verimliliğini etkiler. Hangi terapinin uygulanacak olmasından ziyade danışanda olması gereken bu faktörler terapinin faydalı olabilmesi için çok daha gereklidir. Nihayetinde sorunlarını kişi kendisi çözecek, terapistte bu süreçte ona rehberlik edecektir.
Psikoterapi Uygulama Yöntemleri
Psikoterapiyi bireysel olarak kendi sorunlarınız ile ilgili alabileceğiniz gibi, ilişkide bulunduğunuz kişiyle birlikte  yaşadığınız  sorunlar için, Çift Terapisi şeklinde karı koca olarak ya da sevgili olduğunuz kişiyle birlikte de alabilirsiniz. Sorunlarınız aile içi ilişkilerle ilgiyse aile üyelerinizle birlikte hep birlikte Aile Terapisi de alabilirsiniz. Bir diğer seçenek benzer sorunları olan kişilerin bir araya getirilerek yapıldığı grup terapisi yöntemidir.
Psikoterapi ne kadar sürer? 
Psikolojik sorunlar kişiye özgüdür. Her insanın baş etme mekanizması, sorunlarını değerlendirme ve yaşama biçimi  farklıdır. Nasıl ki fiziksel hastalıkları birebir aynı seviyede yaşamıyorsak, psikolojik sorunlar da kişiler arasında farklılık gösterir.  Sorununuz olduğunu fark edip, çözme isteği ve motivasyonuyla ertelemeden terapiye başladığınızda elbette ki sorunlarınızı çözme süresi ona göre daha kısa sürecektir. Eğer kronik olan uzun süreli devam eden sorunlarınız varsa da bu süreç daha uzun sürecektir. 
Nasıl ki var olan sorunlar kısa bir süre içinde oluşmadıysa, çözümü de o oranda kısa bir süre içerisinde olmayacaktır. Böyle bir bakış açısıyla üç beş seansta çözülmesi gerekir beklentisiyle terapiye başlamak, boşuna ve yanlış bir beklentidir. Eğer uzun süredir var olan kronik sorunlarınız varsa elbette ki bu süreç kısa olmayacaktır. Terapistinizle yapacağınız karşılıklı anlaşma sırasında, bu süreçle ilgili sizin beklentiniz, terapistinizin durumunuz ile ilgili önerisi, ne kadar süre ayırmayı planladığınız gibi konular karşılıklı konuşulur. Bu doğrultuda da terapi planı ve görüşme sıklığı ayarlanır. Genellikle terapi süreçleri haftada bir seans olacak  şekilde ayarlanır.
Terapistlerin kullandığı teknikler benzer olsa da her terapistin kendine özgü terapiyi yürütme becerisi, iletişim ve yaklaşım şekli vardır. Danışanlarıyla kurdukları ilişki biçimleri farklılıklar gösterebilir. O nedenle herkes her terapistle aynı  ilişki frekansı içerisinde olmayabilir. Her birey kendine özgüdür.
Psikoterapi insanın kendisini keşfettiği;  kendisiyle ve terapistiyle ilişki içerisinde olduğu bir yolculuk gibidir...
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Mon, 20 Oct 2025 08:02:17 +0300</pubDate>
		   </item>
			</channel>
</rss>