İnsanın Halleri
Yusuf Alpaslan (Eğitimci - Yazar)

Yusuf Alpaslan (Eğitimci - Yazar)

Düşünceye Saygı

İnsanın Halleri

05 Ekim 2018 - 14:28

Sevgili okur, birazdan okuyacağın satırları daha önceleri, belki de pek çok kereler okumuş olabilirsin, yazıyı akıcı da bulmayabilirsin,  sabrının son raddelerinde ‘hep aynı şeyler’ diye aklından geçirecek de olabilirsin. Canın sağ olsun, keyfin nasıl  isterse öyle de davranabilirsin, eyvallah güzel kardeşim, her şeyine can kurban, senden tek dileğim sabretmen, hızlıca okuyup geçmeden senin, benim, onun hepimizin dünyasında yer etmiş bazı duygu ve düşünceleri şöyle hıfzederek, düşünerek okuman, kendini bir gözden geçirmen emelim, kırmazsın değil mi bu fakiri, daha fazla uzatmadan, seni de kızdırmadan bir an evvel başlayalım diyeceklerimize…
Kalp kırmak
Hayatta hiçbir şey bir insanın kalbini kırmaya değmez. Karşılıklı uzlaşmayla, birbirimizi dinleyerek halledemeyeceğimiz hangi mesele var ki, yok tabi ki dediğinizi duyar gibiyim, zaten eminim ki birçoğumuz da bir an sinirimize hakim olamayarak celallenir, durulunca da yaptığına da, konuştuklarına da pişman olur. Örneklerle havayı yumuşatalım, okumayı rahatlatalım ki, satırların elini bırakma aziz okuyucu!.. Gece vakti, arkadaşınız acıktı, gün içinde ne dediyseniz onu bir şeyler yemeye ikna edemediniz , her yer kapanmış, gece yerin üstünü örtmüş, dayanamayıp uzandığınız yataktan kalktınız, birlikte açık bir yer bulmaya. Yürüyorsunuz ama surat bir karış, sabır tamamen tükenmiş, o korkunç surat ifadenize dozu artan kırıcı cümleler de eklenmiş,  o ise dinliyor sadece, suskun, sesi ürkek bir kuş gibi. Açık bir iki yer buldunuz, oradaki yiyecekleri beğenmedi, aramaya, yürümeye, kalp kırmaya devam. Nihayetinde bir şeyler bulup döndünüz  mekanınıza.  İçiniz hala köpürmekte, ne gerek vardı bu yüke; sohbetle, anılarla, belki de komikliklerle geçirilecek ve tekrar geri gelmeyecek o an’ları öldürmeye, hem siz, hem arkadaşınız, hem mekan, hem saatler, her şey uçtu gitti. Barışmak, gönlü geri kazanmak için ne gerek vardı,  zaten tüketilmiş zamanın, belki de ömrümüzün kalanının saatlerinden de tekrar çalmaya. Birazcık sabır, birazcık empati çözecekti halbuki, aranızdaki bağ, yaptığınız fedakarlık veya destek karşımızdakinin kalbini coşturmaya yetecekti. Burada bir hamiş: Ben gece acıkma üzerine bir örnek verdim, benzer örneklerden olmasın diye, kim bilir belki de örneği zayıf buldunuz, yine canın sağ olsun canım okurum, ben edebiyat parçalamak hevesinde değilim ki, sadece içtenim, yoğun hislerle. Ya da vazgeçtim, hemen geçmeyelim, bir kültür sanat sayfasında olduğumuzu unutmayalım, bu duruma uygun bir başka örnek verelim: Bir kitabı, yazarı veya şairi kritize eden bir eleştiri kaleme aldınız. Ağır bir eleştiri yazdınız, hemen her şeye ‘otur sıfır, otur sıfır’ muamelesi çektiniz. Rahatladınız değil mi, ne salladınız ama herkesin teşvik edici yaklaşımlarına karşılık, siz herkesten farklı oldunuz, acayip hırpaladınız.  Evet ey eleştirmen! Şimdi sana sesleniyorum, ne oldu, ne kazanmış, neyi ispatlamış oldun. Sevdamız, davamız hep aynı değil mi, edebiyat davası gütmüyor muyuz?  Yazdıklarının bir kısmında, veyahut  da tamamında haklıydın,  ama dillendirdiğin  kusurları daha yapıcı bir dille ifadelendirseydin, çok daha güzel olmayacak mıydı? Yazının arkasından gelecek kırgınlığa, belki de kin gütmeye ne gerek vardı, yoktu değil mi? Herkes kaybetti!!!
Ses ve düşünce kaybolmaz
Ağzımızdan çıkan sesin, ya da beyinlerdeki olumsuz düşüncelerin bulunulan mahali terk etmediği, yeni eklenen benzer her söz ve düşüncenin mekanda müteşekkil herkesi ve her şeyi, ruhları da daimi olarak etkilediğini birçok kez duymuş ya da okumuşsunuzdur. Hep şikayet, mazeret, önyargı, olumsuz kanaatler, kötü sözler kaybolup gitmez, ruhlara ve zihinlere yerleşir. Hemen her şeye olumsuz yaklaşan, olumsuz neticelerle senaryolaştıranlar, çevrelerindeki insanların da bakış açılarını ve yaşam tarzlarını mutlak surette negatif etkileyecektir. Kronikleşen bu tavır ve düşüncelerin kaçınılmaz sonucu olarak  elbette kaygı bozuklukları zıplatacak, neticede de  kişi kendini de çevresindekileri de dünyanın dayanılmaz  zindanlarına hapsedecektir.
Her şeyi sen bilmiyorsun, kimse bilmiyor
Karşılarındaki insanların kurdukları cümlelerin daha ilk sözcüklerinde araya girenler, dinlemeye sabrı tahammülü olmayanlar, hemen her konuda fikri olan ve bu fikirleri karşılarına çıkan herkese cakayla satanlar, hem etrafındakilerin içten tepkilerini çekerler, ya da yeni bilgiler öğrenmenin zevkinden mahrum kalırlar. Bu kişilerin tamamına yakınında bir kendine  özgüven eksikliği ve dahi pek çok zaaflar vardı. Bu eksiklerle ya da problemlerle yüzleşmek yerine, içinde yaşattıkları ve farkında oldukları her şeyi bu bilgiçlik havasıyla paspasın altına süpürmek isterler. Bu halin, yukarıda izah ettiklerimiz yanında, kişi gittikçe kendinden uzaklaşarak nefret etmeye, daha da agresifleşmeye başlar. Hem kendi ruhlarını, yaşam enerjilerini, hem de yakınlarındakileri kaybederek yapayalnız bir boşluğa düşerler.

Farkındalık önemli
Yaşadıkları küçük ya da büyük olayların, daha çok olumsuzlukların etkisiyle bir de sahip oldukları yeteneklerin farkında olmayan, en küçük başarısızlıkta pes ederek, ben yapamam, altından kalkamam diyen tipler vardır . Adım atmak yerine bu karanlık ve kör kuyulara her gün bir taş daha atarak, başarma inançlarını, enerjilerini kendi elleriyle yok ederler. İçinde bulundukları bezginlik, yorgunluk duygularıyla bu süreçte karşılarına çıkan fırsatları da, kaçırırlar, gerçek alemden uzaklaşarak hayal ve erteleme dünyasında ikamet etmeye başlarlar. Daha en başta yıkılmamayı, ayağa kalkmayı başarsak ya da böyle birilerini gördüğümüzde ellerinden tutmuş olsak adeta bir can kurtarmış olacağız.
Para para para
Her müminin üzerinde iman ettiği bir gerçek, rızıkların insanın yaratılışıyla  taksim edildiği ve bu gerçeğin hiçbir şekilde değişmeyeceğidir. Yani taksim edilen nasibimiz ya yasal yollardan, ya da gayri yasal yollardan bize gelecektir her türlü, bu bize kalmış bir şey. Ne denli büyük bir ahmaklık değil mi, hakkımıza razı olmamak, en büyük ve en iyinin sahibi olma hülyasının kölesi olmak, başkalarının haklarına riayet etmeden Rabbena hep bana demek. Çevremizde  pek çok kişiden duyduğumuz; ‘Bana şu kadar gelir yetmezken, falanca kişi benim kazancımın binde biriyle benden çok daha mutlu ve huzurlu’ sedasının ne güzel bir izahı değil mi bu inanç? Belki de anne babamız, teyzemiz, halamız dayımız daha doğrusu çevremizde bazı yaşlılarda şahit olduğumuz hırs, mal ve dünya düşkünlüğünün açıklanır bir tarafı var mı? Kaza geçirmek, yoğun bakımda yatmak, sevdiklerini ansızın kaybetmek, organların erken yaşlardaki gibi kusursuz çalışmaması, ağaran saçlar vesaire hiçbir örnekten ders almamak nasıl bir basiretin, aklın neticesidir acep? Miraslar üzerinden evladın babaya, kardeşin kardeşe duyduğu kin ve nefret, çekişme, cinayete kadar uzanan süreçleri açıklayabilecek bir teorem var mı? Elbette yok, ama hani ibret alan nerede? Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayanlar gırla günümüzde..
Hasılı velkelam, ‘güzel olan güzel görür’ düsturunu şiarımız bellersek yaşamımız çok daha güzel olacaktır.
 

YORUMLAR

  • 0 Yorum